• Portal Hakkalyakin BoardSON YENi KONULAR
  • Forum Hakkalyakin Board FORUMA GiR
  • Search FORUMDA ARA
  • HelpSUPPORT>
    • Calendar Calendar
    • Members JAMPS Members
    • Forum Team Forum Team
    • Forum Statistics Forum Statistics
  • LinklerLiNK>
    • PIXIZ
    • EZGIF
    • PEXEL
    • PIXABAY
    • BLOGIF
    • FREEPIC
    • OIEDiTOR
    • FOTOBEAR
    • COOLTEXT
Tunca Board
Giriş Yap
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Şifremi Unuttum?
 

Tunca Board > Portal >

MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemize gönderi yapmadan önce kayıt olmanız gerekmektedir.

Kullanıcı Adı
  

Şifre
  





Forum İstatistikleri
Toplam Üye:» Toplam Üye: 27
En Son Üye:» En Son Üye: Fahriye
Toplam Konular:» Toplam Konular: 19,589
Toplam Yorumlar:» Toplam Yorumlar: 21,307

Ayrıntılı İstatistikler Ayrıntılı İstatistikler

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)


BÖLÜME GiR


AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)



Raşit Tunca Salavatı Meşîşiyye yi Okuyor


Raşit Tunca Salavatı Meşîşiyye yi Okuyor
Read More Read More / Comment Comment
Raşit Tunca Salavatı Zatı Muhammediye yi Okuyor


Raşit Tunca Salavatı Zatı Muhammediye yi Okuyor
Read More Read More / Comment Comment
Raşidi Tarikatında Zikirlerin Hikmeti ve Kaynağı
Raşidi Tarikatında Zikirlerin Hikmeti ve Kaynağı

Biz Raşidi tarikatında zikirlerimizi gelişi güzel değil, Kur’an-ı Kerim’in iç yapısına uygun bir şekilde düzenledik. Esmaü’l-Hüsna’yı, Kur’an’da geçtiği ayetlerle birlikte zikretmeyi esas aldık. Yani bir esmayı tek başına değil, o ismin geçtiği ayetin bağlamı içinde, yerinde ve hikmetiyle zikretmeyi tercih ettik. Bu sebeple zikirlerimizi, ayetlerin ve surelerin içinden seçerek, derleyerek ve bir bütün hâline getirerek inşa ettik.

Elbette bazı yerlerde esmaları tek başına zikrettiğimiz de olur. Ancak genel usulümüz; esmanın Kur’an’daki geçtiği yerle birlikte okunmasıdır. Çünkü o isim, o ayetin içinde bir anlam, bir maksat ve bir hikmet taşır. Dua da, zikir de bu bütünlük içinde daha derin bir mana kazanır.

Bunu bir örnekle açıklayalım: İnsan bir ilaç alır. O ilacı almasının bir sebebi vardır. Rastgele ilaç kullanılmaz. Vücudun bir ihtiyacı olur ve o ihtiyaca uygun ilaç seçilir. Kur’an ayetleri ve esmalar da böyledir. Her birinin okunmasının bir sebebi, bir hikmeti vardır.

Mesela insanın canı bazen bir şey ister; diyelim ki elma. Bu aslında basit bir istek değildir. Vücudun o an ihtiyaç duyduğu bir vitamin vardır ve seni o gıdaya yönlendirir. Sen “canım elma çekti” dersin ama hakikatte bedenin sana ihtiyacını bildiriyordur. İşte zikirler ve esmalar da böyledir. İnsan okur, tekrar eder ama bunun arkasında bir sebep, bir ihtiyaç ve bir hikmet vardır.

Bu yüzden zikirlerimizi sebepsiz, gelişigüzel okumayız. Sebebini bilmeden yapılan zikir eksik kalır. Nasıl ki aspirin ne işe yarar bilmeden alınmazsa, zikir de hikmeti bilinmeden yapılmamalıdır. İşte bu anlayışla zikirlerimizi Kur’an ayetlerinden oluşturduk ve her birinin ayrı bir hikmeti olduğuna inanıyoruz.

Örnek olarak “Vehhâb” ismi, Kur’an-ı Kerim’de Âl-i İmrân Suresi 8. ayette geçmektedir: “İnneke entel Vehhâb” (Şüphesiz sen çok bağışlayansın, karşılıksız verensin). Biz de bu esmayı zikirlerimize bu ayetle birlikte dahil ettik.

Geçmişte bazı rivayetlerde, bu ismin geçtiği ayeti okuyan kimselerin ömür boyu geçim sıkıntısı çekmeyeceğine dair bilgilerle karşılaşmıştım. Ancak günümüzde bu tür rivayetlere ulaşmak zorlaşmış durumda. Daha önce gördüğümüz, okuduğumuz bazı kaynakları artık bulamıyoruz. İnternet ortamı değişti, bilgiye ulaşmak zorlaştı. Aradığınız birçok şey ya kaybolmuş ya da görünmez hâle gelmiş durumda.

Sonuç olarak, zikir bir bilinç işidir. Esma ve ayetler, rastgele tekrar edilecek sözler değil; hikmeti olan, yerinde okunması gereken ilahi kelamlardır. Biz de bu anlayışla zikirlerimizi Kur’an’dan alarak, hikmetine uygun bir şekilde yaşamaya ve yaşatmaya gayret ediyoruz.

Raşit Tunca

Schrems, 29.07.2026
Read More Read More / Comment Comment
NEHC'ÜL - BELÂGA HZ ALi NiN HUTBELERi VE SÖZLERi
HAZRET-İ EMİR  ALİ İBN-İ EBİTALİB

NEHC'ÜL - BELÂGA

TAKDİM
Fasâhat ve belâgatta, gerçekten de eşi bulunmayan, mevzû' bakımından İslam dininin esaslarına, o esasların gerektirdiği hükümlere, hükümlerin teşrii sebeplerine değinen, bunları İslam Peygamberinden (s.a.a) tevârüs ettiği sınırsız bilgi kudretiyle açıklayan, içtimâî ve iktisadi meselelere, İslâm dininin insanî görüşüne aydınlatıcı, şüpheleri giderici ışıklar tutan, ayrıca da tarihi olayları, sebepleri ve sonuçlarıyla belirten "Nehc'ül Belâga", Emir'ül- Mü'minîn Ali b. Ebi-Talib'in (a.s) hutbelerinin, sözlerinin, öğütlerinin, vasiyetlerinin, mektuplarının ve vecîzelerinin toplanmasından meydana gelmiştir. Bunları, Şerif Radıy Muhammed b. Huseyn, toplayıp kitap haline getirmiş, üç bölüme ayırmıştır. Birinci bölüme hutbelerini, bâzı sözlerini, duâlarını almış, ikinci bölüme, bilhassa mektuplarını üçüncü bölümeyse vecîzelerini dercetmiştir.
Şerif Radıy diye tanınan Ebu'l-Hasan Muhammed b. Ebi- Ahmed'il-Huseyn, Aliyy b. Ebi-Tâlib'in (a.s) oğlu İmâm Huseyn'in (a.s) oğlu İmâm Zeyn'ül Âbidîn Ali'nin (a.s) oğlu İmâm Muhâmmed'ül Bâkır'ın (a.s) oğlu imâm Ca'fer'us- Sâdık'ın (a.s) oğlu İmâm Mûsâ'l Kâzım (a.s) oğlu İbrahim oğlu Musâ oğlu Muhammed oğlu Mûsâ oğlu Ahmed Huseyn'in oğludur. Soyu, annesi Fâtıma vasıtasıyla da imam Huseyn'e (a.s) dayanır ve ana ve baba tarafından siyâdet şerefine sahiptir.1 Hicrî 359 da (969- 970) doğmuş, usûl ve edebiyatta pek yüce bir mevki elde etmiş, 383'te (993) Bağdat'ta seyyidlerin nakaabet hizmetini deruhde eylemiştir. "Kitâb'ül-Müteşâbih fi'l-Kur'ân, Mecâzât'ül - Âsâr'in - Nebeviyye, Telhis-ül Beyân an Mecâzât'il - Kur'ân, Kitâb'ül-Hasâis, Ahbâr-u Kuzât-i Bağdad" adlı eserleri, babasının ahvâline ait bir kitabı, üç cilt risâleleri, Ebû- Abdillâh Huseyn b. Ahmed b. Haccâc'ın (ölm. 391 H. 1000) şiirlerinden seçmeleri ve dîvânı vardır. En meşhur eseri, "Nehc'ül- Belâga" adıyla topladığı, Hz. Ali'nin (a.s) hutbe, mektup ve sözlerini ihtivâ eden telifidir (Umdet'üt- Tâlib, s.196-197). Hicretin 406. yılı Muharreminin altıncı günü (26 Haziran 1015) Bağdat'ta vefât etmiş, Kerh'teki evine defnedilmiştir (Hâc Şeyh Abdullâh'il - Mamakaanî: Tenkıyh'ul-Makaal fî Ahvâl'ir-Ricâl, Necef-Murtazaviyye mat. 1352 H.c.111, s.107).
Seyyid Radıy, bu hutbe, mektup ve vecîzeleri toplarken bir hayli kaynağa sâhipti. İlk olarak Ebû-Ca'fer Muhammed
b. Hasan b. Aliyy'it- Tûsi'nin (460 H. 1067) rivâyet ettiği gibi Kûfeli Zeyd b. Veheb'il-Cühenî, toplum-larda, bayramlarda ve başka vakitlerde, Hz.
Emir'in (a.s) okudukları hutbeleri yazmıştır. Bu zat, Emir'ül-Mü'minî'nin ashabındandı; Nehrevan'a giderlerken de maiyetlerinde bulunmuştu (aynı, 1, 1329 H. s.471-472). Tûsî, bu kitabı, Ebû-Mıhnef Lût b. Yahyâ'dan, o, Ebû- Mansûr-ı Cühenî'den o da Zeyd b. Veheb'den rivâyet etmiştir; Zeyd'se rivâyet ettiği hutbeleri, bizzât Emir-ül Mü'minîn'- den (a.s) duymuştur. İbn-i Hacer, Zeyd b. Veheb'in Câhiliyye devrini ve Asr-ı Saâdeti idrâk ettiğini, fakat Hz. Resûl-i Ekrem'le (s.a.a) görüşemediğini,
1 - Umdet'üt-Talib fî ânsâbi Âl-i Ebi Talip. Necef'ül- Eşref- 1337
H. 1918; s.193-200. Muhammed Abduh: Şerhu Nehc'il- Belağa; Beyrût; Müesseset'ül-A'lemî basın; M. Abduh'un önsüzü; s.6.
Tâbiinin uluların-dan olduğunu, Kûfe'de yerleştiğini, hicri 96. yılda vefât ettiğini (714) kaydediyor. Zeyd Hz. Peygamber'in (s.a.a) bi'setinden evvelki zamanı idrâk ettiği takdirde yüzyıldan fazla yaşamış demektir. Câhiliyye devrinden maksat, Hz. Peygamber'in (s.a.a) dâvete başlamasından sonra bir müddet İslâm'ı kabul etmediğini bildirmekse, gene yüz yaşını geçkin olarak vefât ettiğini kabul etmek icâp eder. Hâsılı Kûfeli Zeyd, Hz. Emirin hutbelerini ilk toplayan zattır ve kitabı da Seyyid Radıy'nin zamanına intikal etmiştir. Ehli Sünnet de Zeyd b. Veheb'i sıkadan saymış, Sıhâh'larda ondan rivâyette bulunmuştur.
Hz. Emirin (a.s) hutbelerini zaptedenlerden biri de
İbrâhim b. Hakem b. Zuhayr'il- Fezârî'dir. Hakem b. Zuhayr,
127 hicrîde (744) vefât eden İsmâîl b. Abdürrahman'is- Süddi'nin tefsîrini rivâyet eden zattır. Şii olduğu halde, hiç bir tefsir yoktur ki, bu tefsirden, rivayette bulunmasın; Tirmizî de Sahîh'inde bu zattan rivâyette bulunmuştur. Hakem b. Zuhayr, 180 sularında (796) vefât etmiştir. Oğlu İbrahim'inse, Hz. Emir'in (a.s) hutbelerini ihtivâ eden bir kitabı vardır (Tenkıyh, 1, s. 15. İsmâil b. Abdurrahmân b. Ebi
-Kerîmet'is- Süddî için aynı cildin 137. sahifesine bk.).
Hutbeleri toplayanlardan biri de İsmâil b. Mihrân'is- Sekûnî'dir. Bu zat, İmâm Ca'fer'üs- Sâdık'la (a.s 148 H. 765) İmâm Aliyy'ür- Rıza'nın (a.s 202 H. 817) zamanlarında yaşamış, onlarla müşerref olmuş, birçok kitaplar yazmış, bu arada Hz. Emir'in (a.s) hutbelerini de toplamıştır ki Ali b. Hasan b. Faddâl ondan rivâyet etmiştir (1, s. 142- 146; 11,
s. 278- 280).
Hz. Emir'in (a.s) ashabının ileri gelenlerinden ve İmâm Hasan'ın (a.s) zamânına erişenlerden Asbag b. Nübâte; Mâlik'ül -Eşter'i Mısır'a vâli tayin buyurdukları zaman, ona yazdıkları "Ahd- Nâme"yi ve Muhammed'ül- Hanefiyye'ye vasiyetlerini rivâyet etmiştir. Mâlik'ül- Eşter'le gönderilen ve Mısırlılara hitâben yazılan mektuplarını da, Cemel
savaşında Hz. Ali (a.s) ile bulunan ve ashabının ileri gelenlerinden olan Sa'saa b. Sûhan rivâyet etmiştir. (1, s. 150-151; 11, 98-99).
İmâm Aliyy'ün -Nakıyy'ül -Hâdî'nin (a.s) zamanına erişen (254 H. 868) Sâlih b. Ebi- Hammâd Ebü'l- Hayr-ı Râzî de hutbeleri ihtivâ eden bir kitap telîf etmişti (11, s. 91). Hutbeleri toplayanlardan biri de gene aynı İmâm'ın zamânına erişen, İmâm Hasan'ın (a.s) oğlu Zeyd'in oğlu Hasan oğlu Abdullah'ın oğlu Abd'ül Azîm'dir (11, s. 157- 158).
Bunlardan başka 283'te (896) vefât eden ve Muhtâr b. Ebi-Ubeydet'üs- Sakafi'nin amcası Sa'd'in soyundan olan İbrâhim b. Muhammed b. Said-i Sakafî (c.1; s.1), 330 dan (844) sonra vefat eden, iki yüze yakın kitabı bulunan Abdül'Azîz b. Yahya'l -Celûdiyy'il- Bısrî (c.11; s.156-157), 260'ta (873) vefât eden ve babası, İmâm Sâdık'ın (a.s) zamânını idrâk etmiş olan Hişâm b. Muhammed b. Sâib de (260 H. 873-874) hutbeleri toplayanlardandır. Hişâm'ın babası, bütün tefsir kitaplarında rivâyetleri yer alan bir zat olduğu gibi kendisinin de tarih ve ensâba dâir birçok kitabı vardır (111, s.303). İmâm Aliyy'ün- Nakiy'nin (a.s) zamanına erişen ve Kitâbu Mahâsin sâhibi Ahmed'in babası olan Muhammed b. Hâlid'il - Barkıy'nin (111, s. 113- 114), aynı yüzyılda yaşayan Muhammed b. İsâ b. Abdullah b. Sa'd'il - Aş'arî'nin (aynı, s. 167), fıkha dâir birçok eseri bulunan Muhammed b. Ahmed'il-Cu'fî'nin (11; İkinci bölüm, s. 65- 66)de Hz. Emir'in hutbelerini ihtivâ eden kitapları vardır. Bunlardan başka, Şîîlikle ilgisi bulunmayan birçok eseri olan meşhur müverrih Ebü'l- Hasan Aliyy b. Muhammed-i Medâinî de (225 H. 839), Emir-ül Mü'minîn Ali'nin (a.s) hutbelerini ve âmillerine yazdığı mektupları bir kitap haline toplamıştır.2 Bunlardan, Hişâm ve Celûdî'nin, Hz. Emir'in
2 - İbn'ün- Nedîm: El- Fihrist; Mısır, Rahmdniyya Mat. 1348;
(a.s) hutbelerini topladığını İbn-i Nedîm de kaydeder (s. 140, 160). Aynı zamanda İbn-i Nedîm, hatiplerden bahsederken ilk olarak Aliyy b. Ebi-Tâlib'i (a.s) anar (s. 181).
Bunlardan başka tarih, siyer, magaazî ve ensâb kitaplarının çoğunda, Ali'nin (a.s), Cemel, Sıffîn, Nehrevan savaşlarından bahsedilir ve şehadeti anlatılırken, münasebet düştükçe sözleri de nakledilmiş, ayrıca Ya'kubî, Taberî ve diğer tarihçiler, kitaplarında, sözleriyle istişhadlarda bulunmuşlardır. Mes'ûdî (346 H. 957), Hz. Ali'nin dört yüz seksen hutbesini elde etmişti. Muhammed
b. Ya'kub-ı Küleynî'nin "Kâfî"sinde ve Hz. Ali'nin zamanından İmâm Muhammed-ül Bâkır'ın (57- 114 H. 677- 733) zamânına erişen Süleym b. Kays-ı Hilâlî'nin kitabında da Hz. Emir'in (a.s) sözleri geçmektedir.3
Görülüyor ki Seyyid Radıy, Hz. Ali'nin (a.s) hutbelerini, mektuplarını, vecîzelerini toplarken, çağından önceki birçok kaynağa sâhipti; çağdaşları da onun topladıklarını bu kaynaklarla karşılaştırmak imkânına mâliktiler; Şerif Radıy'nin kardeşi Alem'ül- Hüdâ Seyyid Murtazâ'nın (436 H. 1044) kütüphanesinde seksen bin cilt kitap vardı; Mu'cem'ül Büldân, bu kütüphanenin dünyâda eşsiz olduğunu, kitaplarının hepsinin de, bilginlerin el yazmaları bulunduğunu bildirmektedir.4
Bağdat'ın Kerh kısmında Şîa için kurulan Şâh-pur Kütüphanesinde de bir hayli kitap mevcuttu. Hiç şüphe yok ki Hz. Emir'in hutbelerini ihtivâ eden kitaplar da bu
s.149.
3 - Süleym için b. Tenkıyh; 2. s. 52- 55; İbn-i Nedîm: Fihrist; s. 307- 308, Küleynî için bk. Tenkıyh; 3, 201- 202; Muhammed Ali Müderris: Reyhânet'ül Edeb; 3, Çâp-hâne-i Şirket-i Sehânî-i tab'ı Kitâb; 1369 H. 1329 Ş. H. s. 379- 381-
4 - Mısır- 1323 H. 2, Beyn'es- Sûreyn mad. s. 343.
kütüphanelerde vardı. Fakat bütün bu kitaplar, 447 deki (1055) yangında yanıp kül olmuştur. Seyyid Radıy'nin, bu bakımdan hizmeti, gerçekten de pek büyüktür; "Nehc'ül Belâga"yı tedvîn etmeseydi belki de bu hutbelerin, bu mektupların ve vecîzelerin çoğu, bize intikal edemeyecekti.
Hz. Emir'e (a.s), "Nehc'ül-Belâga"da bulunmayan bâzı hutbeler de atfedilmiştir ki "el-Lû'lü', El- İftihâr (Hutbet'ül- Beyân olacak), el-Vesîle" gibi hutbeler bunlardandır; nitekim İbn-i Şehrâşub da (588 H. 1192) "Manâkıb"ında bunlardan bahsetmektedi. Çağımızda, Âlu Kâşif'ul-Gıtâ'dan Şeyh Hâdî, "Nech"de bulunmayan hutbeleri toplayıp bastırmıştır.5 Şüphe yok ki Hz. Ali'nin (a.s) "Nehc'ül-Belâga"da toplananlardan başka hutbe ve mektupları da vardı. Nitekim Âmidî'nin "Gurer'ül- Hikem"- indeki kısa sözleri ve vecîzeleri, 11050 yi bulmaktadır. Ancak "Hutbet'ül- Beyan" gibi bâzı hutbelerde, gulüvve kaçanların inançlarını besleyecek sözlerin bulunması, bu hutbelerin, Hz. Emir'e (a.s) ait olduğunda haklı şüpheler uyandırmıştır.6
"Nehc'ül-Belâga"ya çok etraflı bir şerh yazan ve bu sûratle tarih bakımından da pek değerli bir eser meydana getiren İbn-i Ebi'l hadîd Abdülhamîd (655 H. 1275), "Nehc'ül- Belâga"da bulunan sözlerin, Hz. Ali'ye (a.s) âiddiyyetinde şüphe edilemeyeceğini, çoğunun tevâtürle sâbit olduğunu öbürlerinin de aynı edâ ve üslûpta bulunması dolayısıyla Hz. Ali'ye (a.s) âidiyyeti muhakkak bulunduğunu söylemekte, edebiyâta âşinâ olanların, üslûp özelliklerini bilenlerin, şâir, hatip ve münşîlerin şiir, hutbe ve yazılarını kolayca anlayıp ayırabileceklerini, meselâ
5 - Âkaa Bozorg-i Tehrânî Muhammed Muhsin: E'z-Zeria ilâ Tasânif'iş- Şîa; 7, 1329 Ş. H. Tehran; s. 187- 193.
6 - Bütün bu hususların tafsîli, "E'z- Zerîa"nın 7. cildinde, yukarıda, belirtilen sahîfelerdedir.
"Kitâb'üt- Tâc"ın Câhız'a ait olduğunda, üslûp özelliği bakımından şüphe etmeyeceklerini bildirmektedir.7
"Nehc'ül-Belâga"nın Seyyid Radıy tarafından meydana getirildiği, yâni bu kitaptaki hutbelerin, sözlerin, Seyyid Radıy'e ait olduğu hakkındaki şüphe, nahv, lügat, şiir, tefsir, hadis, fıkıh, ensâb, kırâat, hattâ hesap, hendese ve hikmette zamânının eşsiz bir bilgini olan İbn-i Haşşâb Abdullah'a (567 H. 1172) söylenince, Seyyid Radıy-yahut başkası, nereden bu kudrete sâhip olacak; biz Seyyid Radıy'nin risâlelerini görmüşüz; mensûr sözlerindeki üslûbunu da biliyoruz demiştir. İbn-i Haşşâb'ın, "Hutbe-i Şıkşıkıyye"yi, Seyyid Radıy'nin doğumundan iki yüzyıl önceki kitaplarda gördüğünü İbn-i Ebi'l-Hadîd, üstâdı Musaddık b. Şebîb'den rivâyet eder.8
Bâzı kimseler, hiçbir delile dayanmadan bu sözlerin, sonradan uydurulduğunu, hattâ bu kadar hutbenin ezberlenip yazılmasına, dört yüz yıla yakın bir zaman sonra da Seyyid Radıy'e ulaşmasına imkân olmadığını söylemişlerse de bunların, Arapların özelliklerini bilmedikleri meydandadır. Arap müverrihleri, Haccâc, Sahbân, Vâil gibi Câhiliyye devrinin ve İslâm çağının hatiplerinin sözlerini, Hâlid b. Abdillâh, Mu'tasım, Ziyâd gibi halîfe ve emirlerin hutbelerini nakletmişlerdir ki bunlar, tarih kitaplarında mevcuttur. Câhiliyye devri şâirlerinin şiirleri, râviler tarafından bellenmiş, ezberlenmiş, onların rivâyetleriyle tesbit olunmuştur; okuma-yazma bilmeyen toplumlarda hâfızanın büyük bir önemi vardır. Ayrıca da Arap, fasâhat ve belâgata âşıktır, düşkündür. Fasâhat ve belâgatta örnek olan şiirleri, sözleri ezberlemek, Arap'ta bir
7 - İbn-i Ebi'l Hadîd'in hâl tercemesi ve eserleri için "Reyhânet'ül- Edeb"e bk. 5, s. 216-217.
8 - Reyhânet'ül-Edeb; 5, s. 216-218.
gelenektir. Hattâ 132 hicrîde (570) son Emevî halîfesi Mervan'la öldürülen meşhur Abdülhamîd-i Kâtib'e, yazılarındaki bu belâgatı nasıl elde ettin diye sorulduğu vakit, Asla'ın (başının ön tarafında saç olmayanın, Hz. Ali'nin) hutbelerinden yetmiş hutbe ezberledim, onlarla bu belâgatı elde ettim dediği meşhurdur. Abdulhamîd hakkında, "yazı Abdülhamid'le başlamış, İbn'ül- Amîd'le tamamlanmıştır" denmiştir. Birçok kişilerin hitâbe ve hutbelerinin ezberlenip söylenmesi, yazılması, Emir'ül- Mü'minîn (a.s) gibi fasâhat ve belâgatta eşi olmayan, bilhassa İslâm'da mümtaz bir mevkii olan bir zâtın hitâbe ve hutbelerinin ezberlenmemesi, rivâyet edilmemesi, yazılmaması mümkün değildir, nitekim zamanlarından, Seyyid Radıy'nin çağına kadar geçen müddet içinde hutbelerini, mektuplarını, sözlerini zaptedenleri arzettik.
Bir de, "Nehc-ûl- Belâga"daki hutbelerde, "ezel, ezeliyyet, ma'lûl" gibi devrinde kullanılmayan, daha ziyâde felsefî düşünceden doğmuş, bulunan sözlerin mevcûdiyeti, bu hutbelerin, Hz. Emir'e (a.s) ait olmadığını, yahut hiç olmazsa, hutbelere eklentiler yapıldığını göstermektedir deyenler olmuştur. Oysa ki "ezel", "Sıhâh, Esâs'ul-Luga, Lisân'ül-Arab" sâhiplerinin ve diğerlerinin dedikleri gibi, "lem yezel"den türemiştir ve zamanla, "lem" söylenmez olmuş, "ezel"sözü kullanılmıştır. Sonradan felsefî terim olan sözlere gelince: Hz. Emir'in (a.s) bilgisi, Hâce-i Kâinât'tandır (s.a.a); Ali, O'nun bilgi kapısıdır; O'ysa, Rabbinin emriyle "Şedîd'ül- kuvâ"dan taallüm etmiştir (Kur'ân; 53, 5). Bu bakımdan O, hem tevhîdin, hem hilkatin, dünyevî işlerin künhüne ermiş, sebeplerini, sonuçlarını tahlîl ve îzâh etmiş bir mûrebbî-i âlem, bir hâce-i külldür. Mevlânâ'nın,
Râh-ı istidlâliyan çûpin buved
Râh-ı çûpin seht bî temkin buved*
dediği gibi onun bilgisi istidlâlî değil, yakıynîdir; onu, onun bilgisini gene Mevlânâ'nın diliyle söyleyelim:
Ez Ali âmuz ihlâs-u amel
Şîr-i Hak'ra don munezzeh ez dagal Çün tu bâbî on medîne'y ilmrâ
Çün şuâî âftâb-ı hilmrâ
Bâz bâş ey bâb-ı rahmet tâ ebed Bârgâh-ı mâ lehû küfven ahad
Der şecâat şîr-i Rabbânîstî
Der muruvvet hod ki dâned kîstî**
(Mesnevî, Nicholson basımı; 1, s.229-231)
Bu bakımdan filozoflar, ona muhtaçtır, o, filozoflara değil.
Burada şunları da söylememiz gerek:
Bâzı "Nehc'ül-Belâga" nüshalarında, hutbelerin ihtisâr edilmesi mümkündür; istinsâh eden, kendi zevkine, neşesine, ihtiyâcına, gördüğü lüzuma göre bâzı cümleleri yazmayabilir; bu yüzden bir kitabın birkaç nüshasında bu
* - İstidlâlle yürüyenlerin yolu tahtadandır; tahta yolsa pek dayanıksızdır.
** - İhlâsı da, ameli de Ali'den öğren; Allah arslanını hîleden, hud'adan münezzeh bil. Değil mi ki (yâ Ali) sen, o bilgi şehrinin kapısısın; değil mi ki ilim güneşinin ışığısın; ey rahmet kapısı, ey eşi, dengi olmayan Tanrı bârigâhı, kapanma, ebedî olarak açık kal. Yiğitlikte Tanrı arslanısın; erlikteyse kimsin; kim bilebilir ki?
çeşit eksikliklere, fazlalıklara daimâ rastlarız. Bu, fazla cümlelerin, sonradan eklendiğine değil, bâzı sözlerin, istinsâh eden kişi tarafından yazılmadığına delâlet eder. Sözgelimi, "Şakaaık-ı Nu'mâniye"nin basma nüshası, İst. Üniv. K. Türkçe yazmaları arasında bulunan yazmaya nispetle hayli eksiktir. Bir de ezberlenen sözlerde, ezberleyenlerin, mânayı değil, fakat bâzı kelimeleri değiştirmeleri, yazanların, zamâna göre bâzı kelimeleri, kendi çağlarına uyup, aynı mânayı veren kelimelere çevirmeleri mümkündür. Mevlânâ'nın, semâ' esnasında irticâlen söylediği gazeller, rubâîler, çeşitli tarzlarda yazılmıştır; aynı beyitler, aynı vezin ve kafiyedeki birkaç şiirde geçer; bir şiirde bulunmayan beyitler, öbür şiirde bulunur; fakat esas mânâda hiç bir değişiklik görülmez. Yunus Emre'nin şiirlerindeki sözler, dîvânının muahhar nüshalarında çok defâ vezin bozulmadan, zamânın söylenişine uydurulmuş, meselâ "ayıttın", "buyurdun" olarak yazılmıştır. Fakat "Mesnevî"yi Mevlânâ, Çelebi Husâmeddîn'e yazdırdığı; yazıldıktan sonra okutup düzelttiği için bu eserde, hele eski ve sağlam nüshalarda bu çeşit değişiklikler görülmez. Hadisleri nakledenler bile, "Hz. Peygamber böyle buyurdu, yahut buna benzer bir sözle buyurdu ki" diye naklederler. Sahâbeden, hadisleri yazmalarına müsâade edilen kişilerden başkalarının rivâyetlerinde, mânâsı ve mevzûu aynı olan bir hadis, söz bakımından farklı rivayetlerle tahrîc edilmiştir. Fakat "Kur'ân-ı Mecîd" de, kırâat hususiyetleri müstesnâ, böyle farklar yoktur ve bütün Müslümanlarca bir tek sözü bile değişmeyen, bir sözü bile eksik, yahut fazla olmayan tek bir kitap, Kur'an'dır. Kitâb-ı İlâhîdir.
* * *
"Nehc'ül-Belâga"daki bâzı hutbeler, vaziyetler, kısa sözlerin bir kısmı, ayrıca şerhedilmiştir. "Hutbet'üş- Şıkşıkıyye"nin on altı terceme ve şerhi vardır.9
İmâm Hasan'a (a.s) vasiyetleri, asıllarıyla ve diğer iki vasiyetle Farsça olarak İstanbul'da 1329 da, gene Farsça olarak "Hediyyet'ül- Ümem" adıyla 1381 de Necef-i Eşref'te, 1961 de "Menşûr'ül- Edebi İlâhî ve Düstûr'ül-ameli kârgahî, Kitâb'ül -Ahlâk'ın - Nefîse fî Şerhi Hutbet'il -Vasıyye" ve "Nazm'ül- Vasıyye" adlarıyla İran'da basıl-mıştır. Bu vasiyetin, Türkçe'sinden başka altı şerhi vardır; Ebû Ca'fer Muhammed b. Ya'kub-ı Küleyni de bu vasiyeti rivâyet etmiştir.10
Mâlik'ül Eşter'e yazdıkları Ahd- Nâme, "Âdâb'ül-Mülûk, Tuhfet'ül-Mülûk, Tuhfe-i Süleymânî, Düstûr-ı Hikmet, İnvân'ür-Rıyâse, E'r-Râî ve'r- Raiyye, Şerh'ül- Ahd, Nasâyih'ul
- Mülûk, Nazm'ül-Ahd, Hidâyât'ül-Husâm fî Acâib'il-hidâyâtı ve'l-hukkâm, Tuhfet'ül-Velî,Tercemet'ül-Ahd, (iki cüz olarak) Şerh-i Ahd-Nâme, Esâs'üs-Siyâse fî Te'sis'ir-Riyâse, Dirâsât'ün-Nehc, Rumûz'ül-Emâre" gibi adlarla şerhedilmiştir; bu Ahd-Nâme'nin şerhi yirmiden fazladır.11
Hemmâm Hutbesi diye tanınan ve ittikaayı, mütitakıy- leri, bildiren hutbelerinin on beş şerhi vardır.12
9 - E'z-Zerîa ilâ Tasânîf'iş- Şia, 4, Tehran- 1320- 1322; s. 99-
100, 384; 7, 1329 Ş. H. s. 203-204; 12; Necef 1378 H. s.214-
215; 14, Necef- 1381- 13961; s. 117-118, 130, 141-142.
Terceme ve Şerhimiz, Târîhî hutbeler, 7.
10 - aynı, 10. Çâphâne-i Meclis - 1375 H. 1956, s. 239; 13, s.
146, 14, s. 122, 129. Bizde, 2. Bölüm; Savaş sırasın-daki
hitâbeliri; 11.
11 - 4, s.119, 14, s. 144-148, 152. Bizde 3. Bölüm; İdârî mektupları emir-nâme ve ahd-nâmeleri, 21.
12 - 13, s.225-226; 14, s.114-115, 122- 124,133, 145.
Bunların biri de Küçerat diliyledir. Bizdeki 4. bölüm, İçtimâî-
Kaasıa hutbesi (Bizde aynı bölümün 26. hutbesi), İstiskaa hutbesi, dînin evvelinin ma'rifet, yâni Allah'ı tanımak olduğuna dâir hutbe (Bizde 1. kısmın 1. Bölümü- nün ilk hutbesi), cenâb-ı Fâtıma'nın (a.s) defnindeki sözleri (5. b. Târîhî hutbeler, 4.) ve bâzı hitâbeleri de ayrı ayrı şerhedilmiştir.13 Bu şerhlerin bâzılarına ayrıca adlar da verilmiştir.
"Nehc'ül Belâga"nın tam olarak, ihtisâr edilerek, lügatleri tavzîh olunarak, yahut tâlikaat tarzında şerhleri, yetmişi aşmaktadır. Bunlardan başka üç tanesi manzum, otuz yedi tanesi nesirle kırk adet Farsça, beş Orduca, bir Küçerat diliyle şerhi vardır (aynı, s. 111-161).
Bunlardan başka, Hz. Emir'in (a.s) vecîzelerini, kısa sözlerini meşhur Câhiz (225 H. 869), "Mie Kelime- Yüz söz" adıyla toplamıştır ki bu eseri, Safaviyye devri şâirlerinden Âdil ve gene aynı devir ricâlinden Muham-med b. Ebi- Tâlib-i Esterâbâdî, Farsça'ya çevirmişlerdir. Âdil'in eseri, Tehran'da 1304'te basılmıştır.
Ebû- Aliyy-i Tabersî, yahut Aliyy b. Seyyid Fazlullâh-ı Râvendî (573 H. 1178), "Yüz Kelime"yi, harf sırasınca otuz bâba ayırmış ve adını "Nesr'ül-Leâlî" koymuştur. Bu kitap, 1312 de basılmıştır. Hicrî 14. yüzyıl ricâlinden Şeyh Abdüsselâm Ahmed. "Merâku'n-Necâb fî Kavâid'il-kitâbe" de, "Nesr'ül-Leâlî"deki sözleri almıştır.
Reşîdüddîn Muhammed b. Muhammed'il-Vatvât (552 H. 1157), "Tuhfet'us-Sıddıyk, Fasl'ül-Hitâb, Uns'ul-Lehfan" adlarıyla ilk üç halifenin yüzer sözünü topladığı gibi "Matlûbu külli tâlib" adiyle Hz. Emir'in (a.s) de sözünü toplamış, her birerini Farsça bir kıt'ayla terceme etmiştir.
İktisâdî hutbeler; 27.
13 - E'z-Zerîa, 13, s.144, 209; 14, s. 118, 126, 133-134.
Bunlardan ve Seyyid Radıy'nin "Nehc'ül-Belâga" sonuna aldığı kısa sözlerden başka on tane daha manzum, mensur, Arapça ve Farsça, hatta Fransızca, kısa sözlerinin ve vecîzelerinin şerh ve tercemesi vardır.14
Hz. Ali'nin (a.s) kısa sözlerini, bilhassa, "Gurer'ül- Hikem ve Dürer'ül-Kelim" adıyla toplayan, Nâsıhuddin Abdülvâhid
b. Muhammed-i Temîmiyy-i Âmidî'dir. 588 yılından on gün önce vefât eden (1192 sonları) İbn-i Şehr-âşûb, Âmidî'yi üstâdlarından gösterdiğine, "Gurer'ül-Hikem"i rivâyet ve nakle ondan icâzet aldığını söylediğine göre, Âmidî'nin, 510 hicrîde (1116) vefât ettiği hakkındaki rivâyetin doğru olması îcâb eder (Reyhânet'ül-Edeb, 1, 2. basım; Çâp-hâne-i Şirket-i Sehâmî-1335, s. 28).
Âmidî, Gurer'ül-Hikem"de, Emir'ül-Müminîn (a.s) 11050 sözünü toplamıştır (6, 1342 Ş. H. s. 493).
* * *
738 de (1337) vefat eden Savcızâde, "Nesr'ül-Leâlî"yi, "Budret'ül-Maâli fi Tercemet'il-Leâlî" adıyla ve her sözü, "mefâîlün mefâîlün feûlün" vezninde Farsça bir beyitle terceme etmiş. Şipâhizâde Ali Galib, Farsça beyitleri birer beyitle Türkçe'ye çevirmiştir ki bu kitap, Nahcuvânîzâde Muhammed'in yazısıyla taşbasması olarak 1315 te Mat. Osmâniye'de basılmıştır. Bu Nahcuvânîzâde'nin, Savcızâde olmasına ihtimâl veremedik.
953'te (1546) yazdığı "Tezkire"sinde 7. yüzyıldan zamanına dek gelen şâirler hakkında, gerçekten de pek değerli bilgiler veren Latîfî Abdûllatîf de (990 H. 1582) "Ners'ül - Lâlî"yi, "Nazm'ul - Cevâhir" adıyla nazmen türkçeye çevirmiştir (Osmanlı Müellifleri; 3, s.135).
14 - Cemâlüddîn Muhammed-i Honsârî'nin "Gurer'ül-Hikem" şerhine Mîr Celâlüddîn'il - Huseyniyy'il - Urumavî Muhaddis'in yazdığı "Önsöz"e bakınız; Tahran Üniv. Yayın. 1. 1339 Ş. H. 1380 H.
Ulemâdan Rusçuk'lu Fethî Ali Osmanzâde, kısa sözlerden kırkını seçip "Terceme-i Kelâm-ı Erbaîn-ı Ali" adıyla Türkçe'ye çevirmiştir. Bu zât, Halvetiyyenin Şa'bâniyye kolundan Kuşadalı İbrâhîm'e (1264 H. 1848) mensuptur; 1274 te (1857) vefât etmiştir (aynı, 1, s.395).
Hazîne-i hâssa müsteşarlığında bulunmuş olan ve kütüphânesi, İst. Üniv. K.nin bir kısmını teşkil eden Hâlis Muhammed de "Gurer'ül-Hikem"den bir seçme meydana getirmiş, küçük boyda 52 sahîfeyi tutan bu eser, taş basması olarak basılmıştır.
Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhlerinden Nesîb Yusuf Dede (1126 H.1714). lügatleri tahlîl, sözleri terceme ve şerhetmek sûretiyle "Nesr'ül Leâlî"yi Türkçe'ye çevirmiştir. Bu esere verdiği "Rişte-i Cevâhir" adı, bizzat kendisi tarafından kitabın yazılış târîhi olarak bildiriliyorsa da bu terkîp, 1121 yılını ifâde etmektedir. Nesîb Dede, "Rişte-i Cevâhir"e, "Mevnevî"den beyitler, Arapça Farsça şiirler katmış, kendi şiirlerini eklemiş, âdetâ "Nesr'ül-Leâlî"yi yeniden yazmış, yeni bir kitap meydana getirmiştir. "Rişte-i Cevâhir", İst. da, Takvîm-i Vakaayyi'Mat.asında 1257 de basılmıştır.
Meclis-i Kebîr-i Maârif Dâire-i İlmiyyesi âzâsından Mustafa Vehbi (Osmanlı Müellifleri, 2, s.19-20), Hz. Ali'nin (a.s) kısa sözlerinden yüz sözü "Mahsûl-i Âlî fî Şerh-i Kelimâtı Ali" adıyla ve her sözden sonra, o sözde geçen kelimeleri gramere tatbıyk edip şerhetmek suretiyle terceme etmiştir. Bu eser, 1288 de Mat. Âmire'de basılmıştır.
Manisa Şer'iye Mahkemesi hâkimi Ali Haydar (1333 H. Osm. Müellif. 1, s.217). "Budret'ül-Maâlî fî Tercemet'il- Leâlî"yi, "Marâsıd'ül-Hikem" adıyla şerhetmiş, "Mesnevî"- den aldığı beyitlerle de îzâhlarda bulunmuştur ki bu eser, 15 Şâban 1298 de taşbasması olarak basılmıştır.
Aynı zât, "Şemmet'ül-Esrâr" adıyla ve Manisa Mevlevîhânesi şeyhi İbrahim Fahreddin Çelebi'nin (1305 H. 1887) emriyle Hz. Emir'in (a.s) yüz sözünü, 18 Şevval 1297 de şerhetmiş ve bu şerh, taşbasması olarak Manisalı Mehmed Tâhir adlı birisinin yazısıyla iki kere basılmıştır; ikinci basımı. 1 Muharrem 1299 dadır.
İst. Burhân-ı Tarakkıy Mektebi, lisan ve Belagat-i Osmânî, fârisî, aruz ve Akaaid Muallimi Hocazâde A. Cevdet tarafından, "Külliyyât-ı İmâm Ali'den birinci kitap -Birinci kısım; Terceme-i Sad Kelime-i Abdullâh-ı Herevî" adıyla, sonunda Hz. Emir'in "yüz sözü, Nesr'ül-Leâlî, Dîvan, Mektûbât, Cümel ve fıkarât" olmak üzere altı kitap çıkacağını vaadettiği bir kitapta yirmi yedi vecîzeyi Farsça "feilâtün mefâilün feilât" vezninde, Türkçe olarak da "fâilâtün fâilâtün fâilât" vezninde kıt'alarla şerhetmiştir. Ancak "Abdullâh-ı Herevî"nin böyle bir kitabı olduğunu bilmiyoruz. Bu eser de matbûdur. Bir kere de, aslı, Câmî'ye atfedilerek Cemâlî adlı birinin tashîhiyle ve Mustafa İzzet'in hurûf-ı cedîdesiyle 1286 da basılmıştır.15
Muallim Naci Merhum (1310 H. 1893)da, "Emsâl-i Ali" adıyla Hz. Emir'in (a.s) 283 sözünü, asıllarıyla terceme etmiştir ki bu eser de İst. da, Mat. Ebüzziyâ'da 1303 te tab'edilmiştir.
Hz. Emir'in (a.s), Mâlik'ül-Eşter'e yazdıkları "Ahd- Nâme"leri, Mehmet Celâleddin tarafından, sağdaki kolonda metin, soldakinde tercemesi olmak üzere hazırlanmış, "Şerh-i Ahd-Nâme-i Ali" adıyla, İst. da Şirket-i Mürettibiyye Mat. da 1304'te basılmıştır.
Seyyid Abdülkaadir-i Belhî'nin (1341 H. 1923) oğlu Seyyid Ahmet Muhtar'ın (1352 H. 1933), "Hânedân-ı Seyyid'ül-Beşer Eimme-i İsnâaşer" adlı ve Hz. Emir'in hâl
15 - Câmî'nin "Sad Kelime"si için b. Zerîa, 15,1384-1965, s.30.
tercemelerine ait 192 sahîfelik kitabında da, bâzı sözleri, hutbeleri ve sonunda, bu "Ahd-Nâme" terceme ve şerhedilmiştir. Adından da anlaşıldığı gibi, On iki İmâm'ın hâl tercemelerini ihtivâ edecek olan bu kitabın 1. cildinden başka ciltleri, maalesef yazılamamış, 1 kitap, İst. da, 1327 de Ahmet Sâkıy Bey Mat.ında basılmıştır.
Ayrıca Mehmet Âkif Ersoy (1936), Hz. Ali'nin bir devlet adamına Emir-nâmesi" adıyla "Ahd-Nâme"yı Türkçe'ye çevirmiş, Diyanet İşleri tarafından Ankara'da, Ayyıldız Mat. da 1959 da 3. basımı yapılmıştır. 1963'te de Doğangüneş yayınevi tarafından tab'edilmiştir.
Konya Mevlânâ Müzesi yazmaları arasında 650 No. da kayıtlı ve Reşîdüddîn Vatvât'ın "Sad Kelime-i Çhâr yâr-ı güzîn"inin, devrinin çok güzel Türkçe'siyle bir çevirisi vardır. Başta Hz. Peygamber'in (s.a.a) hadisleri olduğundan Envanter'e ve Kataloğ'a "Ahâdîs-i Nebî ve Sad Kelime-i Çhâr Yâr-ı güzin" diye kaydedilen bu eserin son kısmı eksiktir
125. a. sonunda, Hz. Peygamber'in (s.a.a) hadislerinin sonunda, bu kitabı, Bedrüddîn b. Himmet-Yâr'ül-Mevlevî'nin 838 yılı Ramazan ayında, Edirne'de (1435) yazdığına dâir bir ketebe vardır ve bu ketebe mütercime aittir; eser, kendi elyazısıdır. 193. a da, üçüncü Halîfe'nin yüz sözü ve tercemeleri bittikten sonra aynı yaprakta, "Kitâb-u Matlûbı Külli Tâlib min Kelâmı Aliyy b. Ebû-Tâlib" başlamaktadır.16
Biz de 1940 küsürde, başta Hz. Emir'in (a.s) doğumlarından şehâdetlerine dek hâl tercemeleri olmak üzere 54 hutbe ve hitâbelerini, biri İmâm Hasan'a (a.s) vasiyetleri, biri Mâlik'ül-Eşter'e (r. h.) Ahd-nâmeleri olarak 17
16 - Sonu eksik olan ve bilhâssa dil bakımından çok değerli bulunan bu kitabın tevsîfi için, tarafımızdan hazırlanmakta olan "Mevlânâ Müzesi Yazmalar Kataloğu'nun 1. cildine bk. Millî Eğitim Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü Yayınlar, Seri: 3, No, 6. Ankara; Türk Tarih Kurumu Basımevi-1967; s. 82-84.
mektup, emir ve vasiyetlerini, 44 hikmet ve vecizeleriyle Dîvan'larından 48 şiirlerini terceme etmiştik. Ankara'da, Emek Basım-Yayınevi tarafından, basıldığı yıl dahi kaydedilmeksizin "İmam-ı Ali Buyruğu" adıyla yayınlanan bu kitabın mevcudu kalmadı.
Elimize, 1956 da, İst. da, Saidi Borak'ın önsözüyle Ege Mat.ında basılan "Hazret-i Ali (a.s) ve Muaviye arasındaki Mektuplar" adlı 46 sahifelik bir kitap geçti. Gevrekzade Hafız Hasan adlı birisi tarafından, Arapça'dan Türkçe'ye çevrilmiş olan bu kitap, Hz. Emir'in, Tırımmah b. Adiyy ile Muaviye'ye gönderdiği mektubu, Tırımmâh'ın Muaviye'yle konuşmasını hikâye ediyor. Baştan sona dek bir masaldan ibaret olan, yazarının ve müterciminin, "Nehc'ül-Belâga"dan bile haberi olmayan, ismi haslar bile yanlış yazılan bu kitabı, Hz. Ali adına yazıldığı için zikretmek zorunda kaldık; özür dileriz.
Türkçe'de Hz. Emir'in (a.s) hutbeleri ve sözleri üzerinde bulabildiğimiz bu çalışmaları bildirdikten sonra artık okuyuculara sunduğumuz bu eseri nasıl hazırladığımızı da biraz anlatalım:
Seyyid Radıy, "Nehc'ül Belâga"yı, önceden de arzettiğimiz gibi iki kısma ve üç bölüme ayırmış, ilk bölüme bilhassa hutbelerini, ikinci kısmın birinci bölümüne, mektuplarını, ikinci bölümüne de vecîzelerini almıştır. Biz de aynı esâsı kabûl ettik. Ancak bu bölümler içinde, mümkün olabileceği kadar konu husûsiyetine ve kronolojik tertibe riâyeti denedik. Tercemede, Şeyh Muhammed Abduh'un "Nehc'ül-Belâga" şerhinin son basımı olan ve Beyrut'ta, "Müesseset-ül-A'lemiyy lil-Matbûât" tarafından geçen yıl yayınlanan son basımını esas ittihâz ettik; bu basım, dört kısma ayrılmıştır. Birinci ve ikinci kısımda hutbeler, çeşitli vesîlelerle söylenen sözler, üçüncü kısımda mektuplar, dördüncü kısımda hikmetler ve vecîzeler var. Kendi tertîbimize göre her hutbe, hitâbe ve mektubun, aslının
bulunabilmesi için, başına ilk Arapça cümleyi, cilt ve sahîfe numarasıyla aldık. Ancak son kısım olan hikmetler ve vecîzelerde, buna ihtiyaç görmedik. Bu kısma da numara koysaydık, hele Arapça ilk cümleyi alsaydık, hem tertip, hem basım bakımından kitap pek karışık olacaktı. Biz, tercememizi üç kısma ayırdık. Birinci kısmı hutbe ve hitabelere, ikinci kısmı mekputlara, üçüncü kısmı da hikmet ve vecîzelere hasrettik. 1. kısmı beş bölüme ayırdık. 1. bölümde "Allah, Hz. Muhammed (s.a.a), İman-İslâm ve Kur'ân-ı Mecîd", 2. bölümde "Kendileri ve Ehl-i Beyt", 3. bölümde, "Dünya ve Ahiret", 4. bölümde "İçtimâî-İktisadî karakterde olan", 5. bölümde "İlk üç Halîfe ve kendilerinin zamanlarına ait" olan ve târîhi aydınlatan hutbe ve hitâbelerini dercettik. Bu kısımdaki hutbe ve hitâbelerin sayısı 192'dir.
İkinci kısma, mektuplarını, emir-nâme ve vasiyetlerini aldık. Bu kısımda da kronolojik tertîbi gözettik ve bu kısmı dört bölüme ayırdık. 1. bölümü, Cemel savaşından önceki ve sonraki devirlere ait hitâbelerine, 2. bölümü, Muâviye'ye gönderdiği mektuplara, 3. bölümü savaş sırasındaki hitâbelerine ve vasiyetlerine, 4. bölümü, idârî mektuplarına, emir-nâme ve ahd-nâmelerine hasrettik. Bu kısımda da 63 hitâbe, mektup, emir-nâme ve vasiyet var.
Üçüncü kısma kısa sözlerini, hikmet ve vecîzelerini aldık. Bu kısımda da konuya göre bir tasnîf yapmaya çalıştık. 1. bölüme "Din, İman, Mü'min, Müslim, Kur'ân ve İbâdet", 2. bölüme "Hz. Muhammed (s.a.a), kendileri ve Ehlibeyt", 3. bölüme "Dünyâ-Âhiret", 4. bölüme "Akıl-Bilgi",
5. bölüme çeşitli konulara ait vecîzeler, 6. bölüme târihi ilgilendiren, 7. bölüme de "gerçek, adalet, geçim, insanlık ve savaş" hakkındaki sözlerini aldık. Bu kısmın her bölümünün sonlarına, "Nehc'ül-Belâga"da bulunmayan ve "Gurer'ül- Hikem"de olan sözlerinden de katkılarda bulunduk ve 325 söz seçtik. Böylece hutbeler 192, mektup ve emir-nâmelerle
vasiyetler 63, bahisler ve vecîzeler 325, hepsinin tutarıysa 580 oluyor.
Şunu da söyleyelim ki bu tasnîf, sözlerdeki üstün karakterlere göredir. Yoksa meselâ, îman ve Kur'an'dan bahsedilen bir hutbede, dünyâdan, ahiretten, dünyâ ve âhiretten bahsedilen bir hutbede, Hz. Muhammed'den, Ehlibeyt'ten, içtimâî-iktisâdî bölüme aldığımız bir hutbede tarîhî bir olaydan, yahut İslâm'dan bahsedilmiştir; yâni hutbelerde, hattâ mektuplarda ve vecîzelerde, seçtiğimiz tasnîf, tekrâr edelim ki üstün karaktere göredir; yoksa tedâhül, dâima vardır.
Hutbelerde, hitâbelerde, mektuplarda, emir ve vasiyetlerde, hattâ vecîzelerde bir âyet, bir hadise, bir olaya işaret edilmişse, yahut birisine hitapsa, birisinden bahis varsa, o hutbe ve hitâbenin, o sözün altına, işaret edilen numaralarla o âyet ve hadis, o olay, yahut gereken hâl tercemesi, yahut îzah yazılmış, kaynağı da gösterilmiştir ki bu, oldukça etraflı bir şerh mâhiyetini taşımaktadır.
Şeyh Radıy'nin topladığı hutbe ve hitâbeler, 233'ü buluyor. Bunların bir kısmı, çeşitli rivâyetlerden meydana gelmiştir; bir kısmı, duâlarını, bir âyeti ve yâ sûreyi okuduktan sonraki sözlerini, yağmur duâlarını, ashabını mekârim-i ahlâka, ibâdet ve itâata teşviklerini, yahut hilkatteki hikmet ve kudretleri tazammun etmektedir ve çoğu da birbirini tamamlar. Bir hutbede zikredilenler, başka bir hutbede, fakat başka bir tarzda tekrarlanır. Biz, Hz. Emir'in (a.s) hutbelerinin özünü, 192 hutbede bulduğumuz için bunların terceme ve şerhiyle iktifâ ettik.
S. Radıy'nin ikinci bölümünde 76 mektup, vasiyet ve söz vardır. Bunların bir kısmı, ayrı rivâyetlerle gelmiştir. Biz, ikinci, kısımdaki son vasiyetlerini birinci kısma aldık; bu kısımda 72 hitâbe, mektup, emir-nâme ve vasiyet var ki eksiğimiz hiç yok demektir.
Üçüncü kısımdaki sözler ve vecîzeler de "Gurer'ül- Hikem"den seçmelerimizle, diyebiliriz, ki anlamda tekrar olmamak üzere tamdır. Şerhlerde ve sonraki "Bibliyoğraf- ya" da kaynaklarımızı bildirdiğimiz için bu hususta söz söylemeye lüzum görmüyoruz.
İlk olarak "Nehc'ül-Belâga"yı Türkçe sunduğumuzdan, bizi bu emr-i hayra muvaffat ettiğinden dolayı Allah'a hamd- ü senâlar eder, Rasûlüne ve onun Ehlibeytine sonsuz salât-ü selâmlar ihdâ eyler, sözümüze son veririz.
2 Safar'ül-muzaffer 1390
Abdülbâki GÖLPINARLI
Read More Read More / Comment Comment
Hz. Ali den Özlü Sözler
Hz. Ali den Özlü Sözler

* Kendi bildiğine göre danışmadan iş gören, helâk olur gider; insanlarla danışansa onların akıllarına eş olur.
* İnsanlar, bilmedikleri şeylere düşmandırlar.
* İnsanın kendini beğenmesi, aklına haset eden bir sıfattır.
* Yüce kişinin en iyi huylarından biri bildiğini bilmezlikten gelmesidir.
(Akıllı kimdir, anlat denince buyurdular ki:)
fıkrayı mağlûb edince de memnuniyetlerini izbâr buyurmuşlardır. Bir gün Hz. Emir'le giderlerken birisinin, 39. sûrenin (Zümer), "Hiç o, âhiretten sakınarak ve Rabbinin rahmetini umarak geceleri secde eden, kıyamda bulunan ve böylece itâat ve ibâdet eden kişiye benzer mi" meâlindeki 9. âyet-i kerîmesini hüzünle, yanık bir sesle okuduğunu duymuş, o adamın kötülüğünü de bildiği hâlde okuyuşunu beğenmiş ve şaşmıştı. Hazreti emir, Kümeyl'in zamirini keşfederek, inanma buyurmuşlardı, o adam cehennem ehlindendir. Sonradan o kişi, Nehrivan'da öldürülen Hâriciler arasında bulunmuştu. Sıffin'de ve Nehrivan'da Hazreti Emir'in maiyetinde bulunan Kümeyl, Haccâc'ın vâliliği sırasında Kûfe'de saklanmış, fakat Haccâc, Kümeyl'e mensup olanlara verilen parayı kesince onların zarar görmemesi için gidip Haccâc'a teslim olmuş, zâten benim ömrüm sona erişti, Emir'ül-Mü'minin, beni senin öldüreceğini bana haber verdi demişti. Haccâc, sen, Osman'ın katillerindensin deyip Kümeyl'in başını kestirerek şehit ettirmişti. Kabr-i mübârekleri Kûfe Mescidi civârındadır (Tenkıyh, 2, İkinci bölüm, s.42; Sefinet'ül-Bihâr, 2, s. 496-97 ve 602-603; Ma'sûm-Alişâh; Tarâık'ul-Hakaaık, Muhammed Ca'fer Mah-cûb teshihi ve haşiyeleriyle, Tehran-1339- 1345, 2, s.83- 90)
* Her şeyi lâyık olduğu yere koyandır. (Câhili anlat dediler; buyurdular ki:) anlattım ya.
* Öfke delilikten bir kısımdır. Çünkü sâhibi nâdim olur; nâdim olmuyorsa deliliği adamakıllı pekişmiş demektir.
* Hikmet sâhibi kişilerin sözleri doğruysa devâdır, yanlışsa hastalık.
* Bilginizi bilgisizlik, yakininizi şüphe hâline getirmeyin. Bildiniz mi amel edin; yakıyne erdiniz mi ayak direyin.
* Allah bir kulu alçalttı mı, ona bilgi başarısını men eder.
* Ahmakla eş dost olma; kendi yaptığını sana güzel gösterir, seni de kendine benzetmek ister.
* İbret alınacak şeyler ne de çok, ibret alanlarsa ne
az.
* İlim ikidir: Yaratılıştan olan, duyup bellenen.
Duyulup bellenen bilgi, yaratılışta bilgi kabiliyeti yoksa fayda vermez.
* İlim amelle eşittir; bilen amel eder. İlim, amelle seslenin; amel cevap verirse ne âlâ, cevap vermedi mi ilim de göçer gider.
(Câbir b. Abdullah-i Ansârî'ye buyurdular ki:)
* Yâ Câbir, dünyâ dört şey üstünde durur: Bilgisiyle amel eden, halka da öğreten bilgin; öğrenmekten utanmayan, çekinmeyen bilgisiz, varlığında nekeslikte bulunmayan cömert, âhiretini dünyâsına satmayan yoksul. Bilgin, bilgisini yitirirse, bilgisiz de öğrenmekten çekinir. Zengin, malında nekeslik ederse yoksul da âhiretini dünyâsına satar.
Yâ Câbir, kime Allah'ın nimetleri çok gelir, kimin malı fazlalaşırsa insanların ona ihtiyacı artar; kim, Allah'ın verdiği nimetlerde kendisine vâcip olanı yerine getirirse o nimetlerin devâmına, sebep olur; kim, vâcip olanı ifâ etmezse o malı mülkü zevâle atmış, yok etmeye başlamıştır.293
* Seni azgınlık, yolundan alıkor, doğru yola sevk ederse bu, aklına delâlet eder, akıllı olduğuna delil olarak bu yeter sana.
* Nice kişiler vardır ki haklarında güzel sözler söyleyen kişilerin sözlerine kanarlar, aldanırlar.
* Hüküm verişte susmakta hayır olmadığı gibi bilgisiz söz söylemekte de hayır yoktur.
* İki haris vardır ki doymaz da doymaz: Bilgi isteyen, dünyâ dileyen.
* Her kaba bir şey koyunca daralır; ancak bilgi kabı müstesnâ. Ona bilgi kondukça genişler.
293 - Câbir b. Abdullah. Ansâr'ın Hazreç boyundandır. İkinci Akabe biatinde bulunanlardandır. Emir'ül-Mü'minin'e (a.s) ve Ehlibeyte izhâr-ı sadâkat eden ashab-ı kirâmdandır. Kendisine, Aliyy ibn-i Ebi Tâlib hakkında sorulunca: O insanların hayırlısıdır. Biz, Rasulûllah'ın (s.a.a) zamanında münâfıkları, ona buğuzlarından tanırdık demiştir. İmam Muhammed'ül- Bakır'a (a.s) Hazreti Rasûlullah'ın (s.a.a) selâmını tebliğ ettiği meşhurdur. Hicretin yetmiş sekizinci yılında vefât etmiştir (r.a; Tenkıyh, 1, s.199-201).
Gurer'ul-Hikem'den
* Âlim ölü olsa bile diridir. câhil diri olsa bile ölü.
* Bilgi, tükenmeyen bir hazinedir; akıl, eskimeyen, yıpranmayan bir elbise.
* Bilgin, kadrini bilen kişidir; bilgisiz, yaptığını bilmeyen kişidir. Akıllı, ameline dayanır, câhil, emeline dayanır. Bilgin, kalbiyle, gönlüyle bakar görür; câhil, gözüyle bakar görür.
* Akıl gurbette yakın bulmaktır; ahmaklık vatanda gurbete düşmektir.
* Cahiller çoğalınca bilginler garip olurlar.
* Hilim hikmetin meyvesidir; gerçekse dalları, budaklarıdır.
* Allah rahmet etsin kadrini bilene, haddini aşmayana.
* Bilgin kişinin rütbesi, rütbelerin en yücesidir.
* Bilgin kişinin bilgisinden dolayı şükrü, bilgisiyle amel etmesi ve o bilgiyi, müstahak olana belletmesidir.
* İki şey vardır ki sonu bulunmaz; Bilgi, akıl.
* Akıllının zannı, câhilin yakininden daha doğrudur.
* Şer işle hayır dileyenin aklı da bozulmuştur, duygusu da.
* Az ilmi olup da onunla amel eden, çok ilmi olup da amel etmeyenden hayırlıdır.
* Ölç, biç, sonra kes; düşün, taşın, sonra söyle; anla, bil, sonra yap.
* Kendini bilmeyen, başkasını nasıl bilir?
* Ya söyleyen, işrâd eden bilgin ol, ya dinleyen, belleyen kesil; üçüncüsü olmaktan sakın.
* Kişinin gönderdiği elçi, aklının tercemânıdır; mektubuysa sözden daha anlatışlıdır.
* Seni ıslâh etmeyen bilgi, sapıklıktır; sana faydası olmayan mal, vebâldir.
* Câhil dostundan ziyâde akıllı düşmanına güven.
* Görmek yalnız gözle olmaz; görüşler, görenleri aldatabilir.
* Kullar, bilmedikleri şeylerde duraklasalardı ne kâfir olurlardı, ne dalâlete düşerlerdi.
* Kendini bilen rabbini bilir.294
* İnsanın, kendisindeki noksanı bilip anlaması, olgunluktan ve ileri üstünlüğündendir.
* Renkten renge giriş, inançtan inanca geçiş, ahmağın alâmetlerindendir.
* Bilgiyle dirilen ölmez.
* Bilgiyi, ehil olmayana veren, bilgiye zulmetmiştir.
* Söyleyene bakma, söylenene bak.
* Kendi reyinle hareket etme; kendi reyine uyan, helâk olur gider.
* * *
294 - Bu sözü, hadis olarak da naklederler (Sefinet'ül-Bıhâr, 2, s.603) Kendini, nefsini acizle bilen, noksanla bilen, suçla bilen, şerle bilen, Rabbini, kudretle, kemâlle, afivle, hayırla bilir tarzlarında şerhedenler vardır.
5. Bölüm
ÇEŞİTLİ KONULARA AİT VECİZELERİ
* Tamaha yapışan kendini alçaltır. Zarara düştüğünü açıklayan alçalmaya razı olur. Dilini kendisine buyruk sâhibi eden, diline geleni söyleyen, kendisine zarar verir.
* Nekeslik ayıptır; korkaklık noksan. Yoksulluk, delil getirmede aklı dilsiz eder; yokluğa düşen, şehirde garip olur gider. Âciz kalmak âfettir; sabır yiğitlik. Çekinmek zenginliktir; sakınmak kalkan.
* Allah'a razı olmak ne güzel eş dosttur; bilgisiyle büyük bir miras. Edeplere riâyet, boyuna yenilenen elbisedir, düşünceyse saf bir ayna.
* Uzaklaşmak ayıpları örter. Yaptığı işi beğenen kişiyi kınayan çok olur.
* İnsanlarla öyle geçinin ki öldünüz mü ağlasınlar size; sağ kaldınız mı sevgiyle çağrışsınlar sizin için.
* İnsanların en âcizi, insanlardan kardeş edinemeyenidir; ondan daha âcziyse kardeş edindikten sonra onu yitirenidir.
* En yakını yitiren, en uzağı da yardımcı olarak bulamaz.
* Dileğine uyup koşan, eceline kavuşur.
* Korku ümitsizliğe eş olmuştur; utanç mahrûmiyete. Fırsat bulut gibi geçip gider; hayırlı fırsatları elde etmeye çalışın.
* Ettiği iş ağır olan kişinin soyu boyu da onunla tezce yürüyemez.
* Büyük günahların kefâreti, zulme düşenlere yardım etmek, acze düşenleri ferahlandırmaktır.
* Zâhitliğin en üstünü, zâhitliği gizlemektir.
* Hayrı yapan, hayırdan da hayırlıdır; şer işleyense
şerden de kötüdür.
* Cömert ol, nekeslikte ileri gitme; saygılı ve sıralı ver, ihsan ederken, vermemişe de dönme.
* Zenginliğin en yücesi dilekleri terk etmektir.
* Halka istemediği, hoşlanmadığı şeyleri söyleyen kişi hakkında halk da, bilmediği şeyleri söyler.
* Kimin dileği uzar giderse kötü işleri de çoğalır gider.
* Seni gama, gussaya sokan kötülük, Allah katında sana benlik veren iyilikten daha hayırlıdır.
* İnsanın değeri, himmetincedir; gerçekliği, adamlığıncadır, erliği, yaptığı kötülükten utancı kadardır; temizliği ve nâmusu da kıskançlığı derecesindedir.
* Üst olmak, ihtiyâta riâyetle olur. İhtiyata riâyet, düşü-nüp taşınmakla mümkündür, düşünüp taşınmak da sırları gizlemekle olur.
* Yüce kişinin aç kalınca, aşağılık kişinin, karnı doyunca saldırısından korkun.
* İnsanların gönülleri ürkektir; kim onları elde ederse ona alışırlar.
* Devlet sana yâr oldukça ayıbın gizli kalır.
* İnsanların en fazla bağışlaması gerekeni, cezâ vermeye en fazla gücü yetenidir.
* Cömertlik, istemeden vermektir. İstendikten sonra vermekse utançtandır ve kötüdür.
* Sabır ikidir: İstemediğin, hoşlanmadığın şeye sabretmek; sevdiğin, dilediğin şeye sabretmek.
* Zenginlik gurbette yurttur; yoksulluk yurtta gurbet.
* Zanaat tükenmez maldır.
* Mal, isteklerin temelidir.
* Seni çekindiren kişi, sana müjde verene benzer, ona eşittir.
* Dil yırtıcıdır; yuları bırakıldı mı salar, parçalar.
* Dostları yitirmek, gurbete düşmektir.
* İhtiyacı olan şeyi elde edememek, ehli olmayandan istemekten ehvendir.
* Kim bir işte halka, öncü olursa, başkasını terbiyeye kalkmadan kendisini terbiye etmeli; bu terbiye de diliyle öğüt vermeden önce huyuyla öğüt vermek sûretiyle olmalı. Nefsine muallim olup kendini terbiye eden kişi, insanlara muallimlik edip onları terbiye edenden daha fazla ululanmaya değer.
* Her sayılı şey biter; her beklenen gelip çatar.
* İhtiyarın reyini, gencin yiğitliğinden çok severdim.
* Tövbe etmek elindeyken ümidini kesene
şaşarım.
* İnsanda bir et parçası vardır ki bedenine bir damarla bağlanmıştır. Bu da kalptir ve pek şaşılacak bir uzuvdur bu. Onun hikmete ait şeyleri ve bunlara aykırı zıt şeyleri vardır. Ümide kapıldı mı tamah alçaltır
onu. Tamah onu heyecana düşürdü mü hırs helâk eder onu. Ümitsizlik ona sâhip oldu mu keder öldürür onu. Kızgınlık onu kavradı mı öfke de kavrar onu. Hoşnût oldu mu korunmayı unutur gider. Korkuya kapılınca korunmaya başlar. Esenleştiğini sanınca gaflete düşer. Bir musibete uğradı mı kararsız bir hâle gelir. Bir mal buldu mu zenginlik azdırır onu. Yoksulluk onu ısırdı mı belâ kavrar onu. Açlığa düşünce zayıflık çökertir; fazla doyunca da mîde dolgunluğu rahatsızlığa uğratır onu. Her hususta geri kalış zarar verir ona; her işte ileri gidiş bozguna düşürür onu.
* Noksan sıfatlardan münezzeh Allah'ın emri, rüşvet almayan, aşağılanmayın, tamah yoluna gitmeyen kişiyle doğrulur, yerine gelir.
* İki iş arasında ne kadar da uzaklık var; İş var, tadı gider, vebâli kalır; iş var, zahmeti geçer, sevâbı kalır.
* Dost, kardeşini üç halde korumadıkça tam dost olamaz; Düşkünlüğünde, kendisi bulunmadığı vakit, ölümün-den sonra. Dört şey verilene dört şey harâm olmaz: Duâya koyulan icâbetten, tövbeye başarı ihsan edilen kabûlden, istiğfara yöneltilen bağışlanmaktan, şükretmeye fırsat ilhâm edilen, nimetin ziyâde olmasından mahrûm kalmaz. Bunu da Allah'ın Kitabı gerçeklemektedir. Yüce ve Ulu Allah buyurur ki "Dua edin, icâbet edeyim size." 40, Mü'min, 60) "Kötülük eden, yahut nefsine zulümde bulunan, sonra istiğfar ederse Allah'a, Allah'ı suçları örtücü ve inananlara acıyıcı olarak bulur." 4, Nisâ, 110) Şükür hakkında da "Şükrederseniz nimeti çoğaltarım size" buyurmuştur. (14, İbrâhim, 7) Tövbe hakkında da "Tövbe, ancak
bilgisizlikle kötülük edip sonra hemen tövbe edenlerden kabûl edilir. Onlardır Allah'ın, tövbelerini kabûl ettiği kişiler ve Allah herşeyi bilir, hüküm ve hikmet sâhibidir" buyurmuştur. (4, Nisâ, 17).
* Dert ve gam ihtiyarlığın yarısıdır.
* İnsan, dilinin altında gizlidir.
* Kadrini bilmeyen kişi helâk olur gider.
(Birisi, kendisine öğüt vermesini isteyince buyurdular ki:)
* Amelsiz âhireti dileyenlerden, olmayacak ümitler besleyip tövbe etmeyi isteyenlerden olma. Hani kişi vardır, dünyâda zâhitlerin sözlerini söyler, dünyâya rağbet edenlerin işlerini işler. Dünyânın malından mülkünden verilse doymaz; verilmese kanmaz. Verilenin şükründen âciz olur; verilmeyenin fazlasını ister durur. Halkı kötülükten men eder, fakat kendisi kötülükten kaçınmaz; emreder, kendisi emre uymaz. Temiz kişileri sever, işlediklerini işlemez. Suçluları sevmez, oysa ki onlardan biridir o. Günahlarının çokluğundan ölümden çekinir, ürker; ölümden kendisini ürküten şeyi yapmakta ısrar eder. Hastalanırsa nedâmete düşer; iyileşirse nedâmeti unutur gider. Âfiyet buldu, nimet elde etti mi mağrur olur; belâya uğradı mı ümidini keser, perişanlığa sataşır. Belâya düşerse âciz olur, duâya koyulur; ferahlığa erişirse kendine güvenir, aczini unutur, zannına uyar, aldanır; gerçek bildiğine kanmaz, kalakalır. Kendi suçundan az suç işleyenin âkıbetinden korkar; kendisineyse yaptığı iyilikten fazlasını ister umar. Kimseye ihtiyacı olmazsa böbürlenir, fitnelere kapılır; ihtiyaca düşünce ümit keser, yayılır. Kulluk
ederse gevşek davranır; isteğe, özleme kapılırsa isyânı öne alır, peşinden gider; tövbeyi geriye atar; bir mihnete uğrasa da din hükümlerinden dışarı çıkar. Başkalarına ibretler gösterir; örnekler getirir, kendisi ibret almaz. Öğüt verir de verir, kendisi öğüt tutmaz. Sözle kılavuzluk eder, ameldeyse herkesten geri kalır. Geçici nimeti elde etmekte ileridir; kalacak nimetleri elde etmekte geri. Suçu, isyânı ganimet sayar, ganimeti ziyân sanır. Ölümden korkar, ama fırsatı yitirir gider. Başkasının az suçunu kendi yaptığı suça nispetle çok görür; başkalarının az gördüğü kulluğu kendi kulluğuna nispetle az bulur. İnsanları kınar durur, kendisineyse dalkavuklukta bulunur. Zenginlerle oyuna dalmak, onca yoksullarla Allah'ı anmaktan daha sevimlidir. Kendisince başkaları aleyhine hükmeder; başkalarının iyiliğine bakıp kendi kötülüğünü görerek kendisini mahkûm etmez. Başkalarını doğru yola sevk etmeye uğraşır; nefsiniyse azgınlığa atmaya savaşır. Ona itâat edilir; oysa isyân eder. Ona vefâ gösterilir; o vefâ etmez. Allah için Allah yolunda korkmaz da halktan korkar, çekinir; fakat hakla muâmelede Allah'tan korkmaz, korku nedir, aklına bile gelmez.295
* Herkes için tatlı, acı bir son vardır.
* Her gelip çatan dönüp gider; her dönüp giden gelmemişe, olmamışa döner.
295 - Seyyid Radıyy, Allah ondan razı olsun, der ki: Bu kitapta yalnız bu sözler olsaydı tam faydalı öğüt, tam yerinde hikmet, can gözü açık olana basîret, okuyup düşünene ibret olarak yeterdi.
* Zaman uzasa, sonu gecikse bile sabreden, mutlaka zafer ulaşır.
* Bir toplumun yaptığına razı olan, onlardan sayılır. Onlardan sayılan her kişinin de iki suçu vardır: O işi işlemek suçu, o işe razı olmak suçu.
* Birbirine aykırı olarak çağrılan iki yolun biri, mutlaka sapıklık yoludur.
* Her zulme başlayan, yarın pişman olur, elini ısırır, kemirir.
* Töhmetlenecek yere varan kişi, hakkında kötü zanna düşeni kınamasın.
* Yoksulluk en büyük ölümdür.
* Kendini beğenmek ilerlemeye engel olur.
* Gözleri görene sabah ışımıştır.
* Büyüklük, ululuk, gönül genişliğiyle, tahammülle mümkündür.
* Kötülükte bulunanları iyilik edene mükâfat vererek payla, yola getir.
* Kötülüğü, şerri kendi gönlünden çıkarmak suretiyle, başkalarının gönüllerinden sök çıkar.
* Tamah ebedi köleliktir.
* İleri gidişin meyvesi nedâmettir. İhtiyatın meyvesi selâmet.
* Hikmetle hüküm vermek hususunda susmakta hayır olmadığı gibi bilgisizlikle söz söylemekte de hayır yoktur.
* Ey âdemoğlu, ihtiyacından fazla kazandığın şeyi başkası için biriktirmedesin.
* Cömertlik, şerefleri koruyan bir sıfattır; hilim, kötü kişilerin ağızlarını bağlar; bağışlamak, üstün olmanın zekâttır; hıyânet eden dosttan ayrılış, teselli
bulmaktır; danışmak, doğru yola gitmektir. Kendi aklıyla iş gören, kendini tehlikeye atar; sabır, düşmanları oklara hedef eder; sızlanmak, zamâne cefâlarına yardımcı olur. Zenginliğin en üstünü dileği terk etmektir. Nice akıl vardır, hevâ ve hevesin buyruğuna uyar, esir olur. Güzel tecrübe, başarıdandır; dostluk, insana fayda veren yakınlıktır; usanıp daralan kişiye emniyet etmemek gerektir.
* Kim hayâ libâsına bürünürse halk, onun ayıplarını görmez.
* Soruya verilen cevap çoğalınca doğru gizli kalır.
* Senin hakkında iyi zanda bulunanın zannını gerçekleştir.
* Ey âdemoğlu, kendi nefsinin vasîsi ol da malında, senden sonra ne yapmalarını istiyorsan sen yap.
(Kümeyl b. Ziyâd'a buyurdular ki:)
* Ey Kümeyl adamlarına, akşam çağına dek iyi huy kazanmalarını buyur; uyuyanın hâcetlerini gidermekle akşam etsinler. Çünkü andolsun bütün sesleri duyana, hiç bir kişi yoktur ki bir gönlü sevindirsin de Allah o sevinç yüzünden ona bir lütufta bulunmasın. Suyun biriktiği havuzda yabancı dereler nasıl sürülür, kovulursa o lütuf da sâhibine bir belâ gelip çattı mı, o belâyı kovar, giderir.
* Hâin kişilere vefâda bulunmak, Allah'a hıyânette bulunmaktır; hâinlere gadretmekse, Allah'a vefâ etmek demektir.
* Dostunu ihtiyatla sev, olabilir ki birgün sana düşman olur: Düşmanınla da ihtiyata riâyet ederek düşmanlıkta bulun, olabilir ki birgün sana dost kesilir.
(Doğu ile batı arasındaki yol ne kadardır diye sorulunca buyurdular ki:)
* Güneş için bir günlük yol.
* Dostların üçtür, düşmanların da üç. Dostların, dostundur, dostunun dostudur, düşmanının düşmanı. Düşmanların da düşmanındır, dostunun düşmanı, düşmanının dostu.
* Kıskanç olan, gayret sâhibi bulunan, kesin olarak zinâ etmez.
* Babaların dostluğu, oğulların yakınlığını meydana getirir. Dostluk yakınlığa muhtaçtır, onunla tamamlanır; fakat yakınlık dostluğa, sevgiye daha ziyade muhtaçtır; yakınlık sevgiyle olur.
* Taşı nereden geldiyse oraya atın; çünkü şerri ancak şer giderir.
(Kâtibi Ubeydullah b. Ebi-Râifi'e buyurdular ki:)
* Kalemini düzelt, ucunu keskin kes, satırların arasını aç, harfleri birbirine yakın yaz; bu, yazının güzelliğini sağlar.
(Oğulları Muhammed b. il-Hanefiyye'ye buyurdular
ki:)
* Oğulcuğum, yoksul düşmenden korkarın;
yoksulluktan Allah'a sığın; çünkü yoksulluk dini noksanlaştırır, aklı şaşırtır, dostluğu giderir.
* Günaha alt olarak üstünlük bulan üstünlük elde etmemiştir; şerle üst olan alt olmuştur.
* Her kişinin malında iki ortak vardır: Mirasçı, olaylar.
* Zâlime gelip çatan adalet günü, mazlûmun uğradığı cevir ve cefâ mihnetinden çetindir.
* Bir kişiyi lâyığından fazla övmek riyâdır, dalkavukluktur; lâyığından az övmekse ya dilsizlikten ileri gelir, ya hasetten.
* Suçların en çetini, sâhibine ehven ve ehemmiyetsiz görünenidir.
* Kendi ayıbını gören, başkalarının ayıbıyla oyalanamaz; isyan kılıcını kınından sıyırın, onunla öldürülür. Kim bütün gücüyle bir işe sarılırsa helâk olur gider. Kim, kendisini zarar ve tehlike denizine atarsa garkolur, batar. Kötü bellenen şeylere sarılan kötülükle kınanır. Kimin sözü çoğalırsa yanlışı da çoğalır. Kim fazla yanılırsa utancı azalır, utancı azalanın çekinmesi de azalır; çekinmesi azalanın gönlü ölür, gönlü ölen kişi ateşe girer. Kim halkın, ayıplarını görür, onları kınar, fakat kendisi de o işleri yaparsa ahmağın ta kendisidir. Kanaat tükenmez maldır. Ölümü fazla anan, dünyânın az nimetine de razı olur. Sözünü, amelinden bilen kişinin sözü azalır; o, ancak gereken sözü söyler.
* Zâlim kişinin üç alâmeti vardır: Günaha dalıp kendisinden üstün olana zulmeder; kendinden alt olana, kendisi üst olduğu için zulmeder; zulmeden bölüğe yardımcı olur, zulmeder.
* Şiddet son dereceyi buldu mu ferahlık gelir çatar
. Belâ halkaları tam daraldı mı, genişlik yüz gösterir.
* Ayıbın en büyüğü, ona benzer bir ayıp sende de varken başkasını ayıplamandır.
* Düşünce sâf bir aynadır. İbret almak korkutan bir öğütçü, başkasında görüp de hoşlanmadığın şeyden çekinmense edep olarak yeter sana.
* Gerçekten de hak ağırdır, fakat tatlıdır; batılsa hafiftir, fakat insanı helâk eder.
* Söz, söylemezsen senin hükmüne tâbîdir; ama söylemeye başladın mı sen ona mahkûm olursun. Paranı pulunu nasıl gizliyorsan sözünü de gizle; nice söz vardır ki nimeti giderir, zahmeti, mihneti getirir.
* Bilin ki yoksulluk, belâlardan bir belâdır; yoksulluktan da çetini beden rahatsızlığıdır; ondan çetin olansa gönül rahatsızlığıdır. Bilin ki mal genişliği nimetlerdendir; fakat mal genişliğinden daha üstün olan şey beden sihhatidir; beden sihhatinden daha üstün olansa gönül huzûrudur.
* Konuşun da tanışın, çünkü insan, dilinin altında gizlidir.
* Nice söz vardır ki saldırıştan daha da tesirlidir.
* Gerçekle savaşan elbette altolur gider.
* Yumuşaklıkla hareket etmek, insana soy boydur.
* Hayır işleyin, hayrı azımsamayın, küçümsemeyin; çünkü onun küçüğü de büyüktür; azı da çoktur. İçinizden biri, başkası bu hayrı işlemeye benden daha lâyık demesin; çünkü andolsun Allah'a, sonra o da sizin için böyle der. Hayır işleyecek kişi de vardır, şer işleyecek kişi de. Siz bu ikisini terk ettiniz mi, işleyecek, işler o işi.
* Gizli işlerini, özünü temizleyen, ıslâh eden kişinin dışını da temizler Allah ıslâh eder onu; dîni için iş işleyenin dünyâ işlerini de düzene kor Allah. Allah'la arasını düzelten kişinin Allah, insanlarla da arasını düzeltir.
* Hilim insanı örten bir örtüdür; akılsa keskin bir kılıç. Huylarından kötü olanlarını hilminle ört. Hevâ ve hevesini de aklınla öldür.
* Emir sahibi olmak, insanların özlerinin sınanmasıdır.
* İçinde bulunduğun şehirden daha lâyık şehir yoktur sana. Şehirlerin hayırlısı, içinde geçimini sağlayabildiğin şehirdir.
* Bir insanda güzel bir huy varsa, bekleyin o huya benzer başka güzel huylarını da.
* Hilim ve düşünceyle hareket etmek, acele etmeden iş başarmak, ikiz çocuklardır; bunlar yüce himmetten doğarlar.
Gurer'ul-Hikem'den
* Tecrübe sâhibi kişi, hekimden daha bilgindir.
Garip, dostu olmayandır.
* Kadınların kötülerinden çekinin; hayırlılarından sıkının.
* Nice zengin vardır ki yoksuldan da yoksuldur; nice büyük kişi vardır ki her aşağılık kişiden de aşağıdır; nice yoksul da vardır ki bütün zenginlerden daha zengindir.
* Müminin şükrü amelinde görünür. Münâfıkın
şükrüyse dilindedir ancak.
* İki şey vardır ki yitirmeden kadri bilinmez: Gençlik ve âfiyet.
* Batıla yardım eden, hakka zulmeder.
* Büyük kişilerin zaferi bağışlamaktır, ihsanda bulunmaktır. Aşağılık kişilerin zaferiyse ululanmaktır, azgınlık etmektir.
* Nefsine hâkim olman, en üstün güç, kudrettir.
Ona buyruk yürütmen en hayırlı emârettir.
* Şehvetle kul olan parayla alınmış köleden de aşağılıktır.
* Utancın üstünü, insanın kendinden utanmasıdır.
* Nice kan vardır ki onu dil döker.
* Nefsine zulmeden, başkasına karşı nasıl adaletle muâmele edebilir?
* Mazlûma yardımcı ol, zâlime düşman kesil.
* İyiliği emret, kötülükten nehyet. Senden kesileni dolaş, sana vermeyene ver.
* Yüce kişiden ona ihânette bulunduğun zaman çekin; aşağılık kişiden de ona ihsanda bulunduğun zaman; ihsan sahibindense onu daralttığın zaman sakın.
* Soylar boylar, babaların, anaların mensûp oldukları soyla boyla değil, övülecek üstünlüklerledir.
* Gözle görmek bir şeyi duymaya benzemez.
* Yaptığın ayıbı öven, sana dalkavukluk eden, bulunmadığın yerde seni ayıplar, kınar.
* Allah'ın nimetlerini düşünene Allah başarı verir; Allah'ın zâtı hakkında düşünense zındık olur.
* İnsanda dil olmasa, insan söz söylemese, sûrete bürünmüş bir varlıktan, yahut başı boş bırakılmış otlayan bir hayvandan başka ne olabilir ki?
* Birinin aleyhinde söylenen sözü dinleyen, o sözü söyleyen gibidir.
* Şerden çekinen kişi, hayır yapana benzer; suçtan sakınan kişi, iyilikte bulunana döner.
* Babaların dostluğu oğulları arasında soy sop birliği demektir.
* Sözün dikildiği yer, gönüldür; ısmarlandığı yer düşüncedir, onu kuvvetlendiren akıldır, meydana çıkaran dildir; bedeni harflerdir, canıysa anlamı; süsü, düzenli söylenmesidir; düzgünlüğüyse doğru oluşu.
* Can gözü kör olunca gözle görüşün faydası yoktur.
* Allah'ın sana verdiği nimetleri yitirme; onun verdiği nimetleri eseri, sende görülmelidir.
* Suçluyu meyûs etme; nice suç işleyen vardır ki sonu bağışlanmakla biter. Nice kulluk eden vardır ki sonunda kulluğu bozulur, ömrünün sonunda cehenneme gider.
* * *
6. Bölüm
TARİHİ İLGİLENDİREN SÖZLERİ
(Savaşta kendilerine ve düşmanlarına katılmayanlar hakkında buyurmuşlardır ki:)
* Gerçeği horladılar, batıla yardım etmediler. (Habbâb b. el-Eretti için buyurdular ki:)
* Allah Habbâb'a rahmet etsin, dileyerek Müslüman olmuştu; İsteyerek, razı olarak hicret etmişti; eline geçene kanâat ederdi: Allah'tan razı olurdu; savaşarak yaşamıştı.296
296 - Habbâb ibin'il-Erett sahâbeden ve muhâcirdendir. İlk İslâm'a gelenlerden olup Bedir ashabındandı. İslâm olduktan sonra, müşrikler tarafından kendilerine işkence edilen sahâbeden biridir. Bütün işkencelere rağmen müşriklere kar-şı durmuş, onların söyletmek istedikleri sözleri söyleme-miştir.
Cemel ve Sıffin savaşlarında Emir'ül-Mü'minin'in maiyetinde bulunmuşlar, Nehrivan savaşından birkaç gün önce Hâriciler tarafından şehit edilmişlerdi. Şehâdetleri hicretin otuz yedinci yılındadır. Yaşları altmış dokuza varmıştı. Namazlarını Emir'ül- Mü'minin kılmış, Kûfe dışında defnedil-mişti. Kûfe dışındaki mezarlığa ilk defnedilen sahâbi Habbâb'dır (Tenkıyh, 1, s.395- 396).
(Harûriyye'den (Haricilerden) birisinin teheccüd namazı kıldığını, Kur'an okuduğunu duyunca buyurdular ki:)
* Yakin ile uyku, şüpheyle namazdan hayırlıdır. (Sehl b. Huneyf'il-Ansârî297 vefât edince
buyurmuşlardı ki:)
* Bir dağ bile beni sevse musibetlere uğrar. (Haricilerin, hüküm ancak Allah'ındır sözünü
duyunca buyurdular ki:)
* Doğru bir söz. Fakat bu sözle batıl murât edilmekte.
(Talha ve Zübeyr, bu işte sana ortak olmak üzere biat ediyoruz dedikleri zaman buyurdular ki:)
* Hayır, fakat kuvvette, yardımda ortaksınız; aciz görür, işte bir aksamaya rastlarsanız yardımcı olursunuz.
(İmam Hasan aleyhisselâma buyurdular ki:)
* Savaşta birisini savaşmaya çağırma; fakat seni çağıran olursa icâbet et; çünkü savaşa çağıran âsidir; âsîninse ölmesi gerek.
(Muâviye'nin adamları Anbâr'ı yağmaladıkları zaman bizzat yaya olarak Kûfe'den çıkıp Nuhayle'ye geldiler. Halkın bir kısmı arkalarından gidip kendilerine ulaştı ve Yâ Emir'el-Mü'minin, biz onların zararlarını gideririz dedi. (Hazret buyurdular ki:)
* Ben sizin zararınızdan kurtulamıyorum; beni başkala-rının zararlarından nasıl kurtaracaksınız? Benden önce halk kendilerini idâre edenlerden şikâyet
297 - Sehl b. Huneyf için 2. kısımdaki 4. bölümün 3. Mek- tubunun notuna bakınız.
ererdi, bense bugün idâre ettiğim kişilerden şikâyet ediyorum. Sanki ben idâre edilenim de beni idâre edenler onlar; yahut ben emre tâbiim de onlar âmir.
(Bu sırada iki kişi, huzurlarına gelip biri, Yâ Emir' el- Müminin, ne emrin varsa buyur, biz gidelim; benim sözüm ancak kendime ve bu kardeşime geçer dedi. Hazret buyurdular ki:)
* Dilediğim şeyin iki kişiyle yapılabilmesine imkân mı var?
(Sıffin'den dönüşte yolları Şamlıların bulunduğu yere uğradı. Kadınların Sıffin'de öldürülenlere ağlaştıklarını duydular. Bu sırada o boyun ulularından Harb b. Şurhahabîl geldi. Hazret ona buyurdular ki:)
* Duyduğuma göre, size kadınlarınız üstolmuş, öyle mi? Neden onları bu feryattan men etmiyorsunuz?
(Harb maiyetlerinde yaya olarak yürümek istedi.
Kendileriyse ata binmişlerdi; buyurdular ki:)
* Geriye dön, senin gibi yaya olarak yürüyen birinin benim gibi bineğe binmiş kişinin maiyetinde yürümesi buyruk sâhibine bir fitnedir, müminlereyse alçalış.
(Nehrivan günü savaşta öldürülen Haricilerin yanlarından geçerlerken buyurdular ki:)
* Beter olun, sizi aldatan, sizi zarara soktu. (Kim aldattı onları Ya Emir'el-Müminin diye sorulunca buyurdular ki:) Yol azdıran Şeytan ve kötülüğü buyuran nefisleri onları ümitlerle aldattı; onlara isyan yollarını açtı, genişletti; üst olacaklarını vaad etti onlara, derken onları birden ateşe attı gitti.
(Muhammed b. Ebi-Bekr'in şehâdetini duyunca buyurdular ki:)
* Allah ona rahmet etsin, ona olan hüznümüz, şehâdetinden sevinenlerin sevinçleri kadar. Ancak onlar kendilerini sevmeyen birini yok ettiler; bizse bir dost kaybettik.
(Ashabıyle otururlarken güzel bir kadın geçti, herkesin gözü o kadına takıldı. Bunu görünce buyurdular ki:)
* Bu erkeklerin gözleri şehvete kapıldıklarını belli ediverir, bu bakış şehvetin coşkunluğunu gösterir. İçinizden biri, beğendiği, hoşlandığı bir kadına gözü kayınca hemen gidip kendi zevcesine yaklaşsın; çünkü bu da kadındır, o da kadın.
(Haricîlerden biri "Allah öldüresice kâfir (Hâşâ), ne de fakih" dedi. Ashabı bunu duyunca o adama kastetti, üstüne saldırdı. Hazret buyurdular ki:)
* Yavaş olun hele, bu ancak bir sövüş, ona ya sövmeyle karşılık verilir, yahut da aldırış edilmez, suçu bağışlanır gider.
(Mâlik b. Eşter'i överek buyurdular ki:)
* O, Allah'ın bir kılıcıdır ki, vurmakla körleşmez; kör de değildir zâten. Bid'at onu yolundan alıkoymaz; sapıklıksa onu hiç saptırmaz.
(Malik'ül-Eşter'in şehâdet haberi gelince buyurdular.)
* Allah Mâlik'e rahmet etsin; Mâlik, ne Mâlik'ti? Tek yüce bir dağ olsaydı ne üstüne bir nal basabilirdi, ne yücesine bir kuş uçup konabilirdi.
* * *

7. Bölüm
GERÇEK, ADALET, GEÇİM, İNSANLIK, SAVAŞ
* Şaşarım şu insana ki bir yağ parçasıyla görmektedir, bir et parçasıyla söylemekte; bir kemikle doymaktadır, bir delikle soluk almakta.
* Kötülüğü eliyle, diliyle, gönlüyle, gidermeye çalışan, hayırlı huyları nefsinde toplamıştır. Halkta gördüğü kötülüğü diliyle, gönlüyle inkâr eden, fakat eliyle kötülüğe engel olmayan, hayır huylarından ikisine yapışmış, birini yitirmiştir. Gönlüyle inkâr edip eliyle, diliyle inkâr etmeyense üç huyun en yücesini yitirmiş, birini elde etmiştir. Halktan kötülüğü diliyle, gönlüyle, eliyle inkâr etmeyenler, gidermeye çalışmayanlarsa diri gibi görünen ölülerdir.
* İyi ve hayırlı işlerin hepsi ve Allah yolunda savaş; iyiliği buyurmak, kötülükten halkı men etmek, karşısında koskoca uçsuz bucaksız denize nispetle bir katreden ibârettir; dalgalanıp köpüren, coşkun denizde bir tükürüktür âdetâ. İyiliği buyurmak, kötülükten men etmek, ne kimsenin ecelini yaklaştırır, ne rızkına noksan verir. Ama bunların hepsinden daha üstün
olanı da zulmeden buyruk sahibine karşı doğru söylemektir.298
(Ebû-Cuhayfe der ki: Emir'ül-Mü'minin aleyhisse- lâm'dan duydum, buyurdular ki:)
* Sizden ilk olarak savaşa ait olup da alınacak şey, elinizle, sonra dilinizle, sonra da gönüllerinizle savaşmaktır. İyiliği gönlüyle tanımayan, kötülüğü men etmeye kalkışmayan kişi, başaşağı düşüp gitmiştir.299
* Öl de alçalma, azı yeter bul da yüzsuyu dökme. Çalışıp bir şey elde edemeyen kişi, oturunca hiçbir şey elde edemez.300
* Dinî hükümleri bilmeden ticarete girişen, çâresiz fâize düşer, suçtan kurtulamaz.
298 - "Savaşın en üstünü zulmeden buyruk sâhibine karşı doğruyu söylemektedir." (Hadis Câmi, 1, s.41)
299 - Ebu-Cuhayfe'nin adı Veheb b. Abdullah'is-Suvâi'dir. Üsd'ül Gaabe, sahâbe arasında gösterir; Vefât-ı Peygamberi de ergenlik çağındaydı; fakat hadis rivâyet etmiştir. Bir gün yemek yerken; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem ona, dünyâda karnını doyuranların âhirette aç olacaklarını buyurmuş, bunun üzerine Ebû Cuhayfe, ömrünün sonuna dek, günde bir övün yemeyi ve doyuncaya dek yememeyi âdet edinmişti. Hazret-i Emir'in (a.s) bütün savaşlarında maiyetlerinde bulunmuştur. Hz. Emir (a.s), bu zâta, Veheb'ül- Hayr ve Veheb'ullâh lâkaplarını vermişlerdi. Kûfe'de, beytülmâle memûr olmuştu. Hicretin yetmiş ikinci yılında Basra'da vefât etmişlerdir (Tenkıyh, 3, s.280-281, Son Kısım, s.8).
300 - Yâni kendi kazancınla geçin, kazancını yeter bul; kimseden bir şey umma, kimseye yüzsüyü dökme.
* Sana rağbet ve muhabbeti olan kişiye rağbet etmemen, nasibinde noksana düşmendir. Senden hoşlanmayana rağbet etmense alçalmandır.
Mal memurlarından biri büyük bir yapı yaptırınca buyurdular ki:
* Paralar, yapının tepesine çıktı, göründü; çünkü bu yapı zenginliği söylemede.
* Yüzünün suyu donmuştur. Ancak bir şey istersen yumuşar, sızıp damlamaya başlar; kime yüzsuyu döktüğüne dikkat et.
* Mazlûmun zâlimden öç alacağı gün, zâlimin mazlûma zulmettiği günden daha çetindir.
Gurer'ul-Hikem'den
* Aç kalmak, alçalmaktan hayırlıdır.
* Adamlığın en üstün derecesi, malı mülkü esirgemeyerek kardeşleriyle geçinmesi, her hâlde onlarla eşit olmasıdır.
* İnsanların en insaflısı, kendisi hakkında bir hâkim hüküm vermeden nefsine insâf edenidir. İnsanların en fazla cevredeniyse cevrini, zulmünü adalet sayanıdır.
* İnsanın üstünlükleri birbiri ardınca gelip çatan çetin işlerde meydana çıkar.
* Dallar budaklar, çaresi yok, köklere, sebeplere dayanır, onlardan sürer, meydana gelir; onları meydana getiren sebeplere, parça buçuklara, tümlere döner ulaşır.
* Rabbin rızasını kazanmak isteyen, zulmeden buyruk sâhibine karşı adalet sözünü söylemelidir.
* İki kişi yoktur ki halkı kendisine uymaya çağırsın da, biri sapıklıkta olmasın.
* Haktan, gerçekten sonra, dalâletten başka ne vardır ki?301
* Ümitsizliğin acılığı, halka yalvarmaktan yeğdir.
* Tamah seni kul etmesin, Allah seni hür yarattı.
* Yaptığı zulümlerden geçip, hakları sahiplerine vermekten daha üstün adalet olamaz.
"Nehc'ül - Belâga'dan"
* Gerçekten de noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah yoksulların geçimlerini zenginlerin mallarında takdir buyurmuştur. Hiç bir yoksul, aç kalmaz ki bir zengin onun hakkını vermiş olsun; yüce Allah da zenginlere bunu soracaktır.
* Bir evvelki gaspedilmiş bir tek taş, o evin yıkımı için rehin edilmesi demektir.
25 Zilhicct'il-Harâm 1389 Abdülbâki GÖLPINARLI
301 - "İşte gerçek Rabbiniz Allah, budur; gerçekten sonra sapıklıktan başka ne var ki? Artık nereye dönme-desiniz?" (10, Yunus, 32)
Bu metnin şerhinde azamî derecede faydalandığımız kaynaklardan "Ez-Zeria ilâ Tasânifiş-Sia" müellifi Allâme Akaa Bozorg-i Tehrânî muhammed Muhsin'in, Allah'ın rahmetine kavuştuğunu duyup üzüldük. bütün ilim âlemine başsağlığı verir, kendilerine rahmet diler, okuyuculardan Fâtiha niyâz eyleriz.

Kaynak

Nehcul Belaga
Read More Read More / Comment Comment
İmam Caferi Sadık,tan Özlü Sözler
İmam Caferi Sadık,tan Özlü Sözler

1-Öfke hekimin biIinç sahibinin kaIbini mahveder.

2-Öfkesine hakim oImayan, akIına da hakim oImaz.

3-En iyi ibadet, AIIah’ı tanımak ve o’na tevazu etmektir.

4-DostIar üç kısımdır: birincisi, kendisine sürekIi ihtiyaç duyuIan yemeğe benzer; işte bu akıIIı kimsedir. İkincisi (bazı vakitIer insanı yakaIayan) dert gibidir; bu da ahmak kimsedir. Üçüncüsü ise (derdi tedavi eden) iIaç gibidir; bu da müttefekkir kimsedir.

5-Üç şey insanın ayıpIanmasına sebep oIur: haset, Iaf taşımak ve başıboşIuk.

6-Dünya işIerin düzeIdiğinde, dininden kork.

7-Borç, geceIeri üzüntü kaynağı, gündüzIeri ise ziIIet vesiIesidir.

8-Mü’minin dostu iIim, yardımcısı oIgunIuk ve hiIim, ordusunun komutanı sabır, kardeşi haIkIa iyi geçinme, babası ise yumuşakIıktır.

9-KardeşIerini takvaIarı miktarınca sev.

10-Üç şey, kişinin kerem sahibi oIduğunu gösterir: güzeI ahIak, öfkeyi yenmek, haramIara bakmaktan kaçınmak.

11- Üç şeyde herkes kendisinin hakIı oIduğunu söyIer: inandığı dinde, kendisine gaIip oIan heva ve heveste ve işIerinde tedbirde.

12-Üç şey hayatı karartır: zaIim hükümdar, kötü komşu ve ağzı bozuk kadın.

13- BabaIarınıza iyiIik edin ki, çocukIarınız da size iyiIik etsinIer.

14-HaIkın hanımIarına karşı iffetIi davranın ki, hanımIarınız da iffetIi oIsunIar.

15-Bana en sevgiIi oIan kardeşim, kusurIarımı bana hediye eden hatırIatan kimsedir.

16-Kim hain birisinin yanına bir emanet bırakırsa, aIIah onu korumaya kefiI değiIdir.

17-İki kişiyi geçen her söz ifşa oIur.

18-CehaIet üç şeyIedir: arkadaşIarı değiştirmek(saIih arkadaşIarı), sebebini açıkIamadan dostIarIa çekişme ve faydasız şeyIeri araştırmak.

19-DağIarı harekete geçirmek, kaIpIeri harekete geçirmekten daha koIaydır.

20-Herkes şu üç şeyden kaçınmaIıdır: kötüIere yakIaşmak, kadınIarIa konuşmaya daImak ve bid’at ehIi iIe oturup kaIkmak.

21-Kim öfke, tamah, korku ve şehvet haIinde nefsine hakim oIursa, aIIah onun bedenine cehennem ateşini haram kıIar.

22-nsanIar şu üç şeyden kurtuIursa, huzura kavuşurIar: kötü diI, kötü eI ve kötü davranış.

23-Üç kimseyi, ancak üç yerde tanımak mümkün oIur; yumuşak oIanı, öfkeIendiğinde; yiğidi, savaşta; kardeşi, kendisine muhtaç oIunduğunda.

24-Körükörüne ameI eden kimse, doğru yoIda yürümeyen kimseye benzer.

25-SüratIe gidişi, onu hedefinden uzakIaştırmaktan başka bir işe yaramaz.

26-Üç şey muhabbet doğurur: din, tevazu ve bahşiş.

27-Bir zaman geIir ki, samimi arkadaş ve heIaI paradan daha nadir hiçbir şey buIunmaz.

28-AIIah’tan korkmak, yeterIi bir iIimdir. O’na karşı oImak ise tam bir cehaIettir.

29-Bütün insanIar şu üç şeye muhtaçtır: emniyet, adaIet ve refah.

30-Şaka yapmaktan sakının. Çünkü, şaka yapmak, düşmanIık getirir, kin doğurur

31-Üç şey düşmanık getirir: nifak, zuIüm ve benciIIik.

32- KorkuIu ve ümitIi oImadıkça mı’min oIamazsın.

33-Korktuğun ve ümit ettiğin şey için ameI etmedikçe de korkuIu ve ümitIi oIamazsın.

34-Mü’min dünyada garıpır. Dünyada horIanmaya karşı sabırsızIık göstermez; dünya üstünIüğü hususunda onun ehIi iIe rekabet etmez.

35-KurtuIuş üç şeyIedir: diIini tutman, evinde oturman ve işIediğin günahIara karşı pişmanIık duyman.

36-Kim şu üç şeyde gevşek davranırsa mahrum kaIır: cömertten bir şey istemek, aIimIe arkadaş oImak ve adiI suItanın iIgisini kazanmak.

37-BirbirinizIe tokaIasın. Çünkü tokaIaşmak kini yok eder.

38-İman kaIptedir, yakın ise iIhamIardır.

39-Kötü ahIak, yoksuIIuk getirir.

40-Üç kez öfkeIendiği haIde sana kötü söz söyIemeyen dostu, kaybetme!

41- SuçIanacak yerde duran kimse kendisine kötü zanda buIunan kimseyi kınamamaIıdır.

42-Cimri, haram yoIdan maI kazanan ve onu yerinde harcamayan kimsedir.

43-Üç özeIIik büyükIüğün mayasıdır: öfkeyi yenmek, kötüIük yapanı affetmek, maI ve canIa insanIara iyiIik yapmak.

44-İIeri görüşIü oImak üç şeyIedir: kendisinden üstekiIere hizmet etmek, babaya itaatta buIunmak ve efendisine karşı tevazu göstermek.

45-Bir işi inceIemekte aşırı hassasiyet göstermek ayrıIığa; eIeştiri , düşmanIığa; sabırsızIık , reziIIiğe ; sırrı ifşa etmek, aIçaImaya sebep oIur.

46-CömertIik zekanın cimriIik ise gafIetin aIametidir.

47- Kim şu üç şeye sarıIırsa dünya ve ahiret diIekIerine kavuşur: aIIah’a sığınmak, iIahi takdire razı oImak ve aIIah’a karşı hüsn-ü zanda buIunmak.

48-Şeytan’ın kadın ve öfkeden daha güçIü bir askeri yoktur.

49-Dünyaya iIgi göstermek gam ve üzüntü doğurur.

50-Dünyaya iIgisizIik kaIp ve bedenin rahatIığına sebep oIur.

51-Üç şeye güvenen aIdanır: oImayacak sözIeri tasdik etmek, güveniImeyen insanIara beI bağIamak ve eIde ediImeyecek şeye göz dikmek.

52-İnsanın dostu şunIardır: uyumIu hanım, iyi evIat ve haIis arkadaş.

53-Üç sıfat kimde oIursa, oruç tutan ve namaz kıIan birisi oIsa biIe münafıktır: yaIan konuşan, sözünde durmayan ve emanete hıyanet eden.

54-Şu üç şey pişmanIık getirir: övünmek, iftihar etemk ve üstünIük hususunda tirtismak.

55- Haram yoIdan çok kazanmak rızkın bereketini yok eder.

Kim seIam vermeden önce konuşursa, cevabını vermeyin.

56 -KızIar iyiIik, oğIan çocukIar ise nimettirIer. İyiIiğe karşı sevap veriIir, nimetIerden ise sorguya çekiIir.

Üç şeyden uzakIaşan üç şeye uIaşır: serden uzakIaşan izzete, kibirden uzakIaşan saygınIığa, cimriIikten uzakIaşan da şerefe.
Read More Read More / Comment Comment
İmam Caferi Sadık Kimdir
İmam Caferi Sadık Kimdir

Câfer-i Sâdık Hazretleri hicrî 80 senesinde Medîne-i Münevvere’de doğmuştur. Özü-sözü doğru, son derece dürüst ve güvenilir bir şahsiyete sahip olması sebebiyle, kendisine Sâdık denilmiştir. Ayrıca Sâbir (sabreden, tahammül gösteren), Fâzıl (fazîlet ve yüksek ahlâk sahibi, olgun), Tâhir (temiz, nezih) ve Âtır (hoş kokulu) lâkaplarıyla da anılmıştır.

Câfer-i Sâdık Hazretlerinin babası, Muhammed Bâkır (r.a.); dedesi Ali Zeynelâbidîn (r.a.); dedesinin babası da Hazret-i Hüseyin’dir (r.a.). Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin soyu, baba tarafından Hazret-i Ali’ye, anne tarafından ise iki koldan Hazret-i Ebûbekir’e ulaşmaktadır. Böylece o, Ehl-i Beyt ile Hazret-i Sıddîk’ın maddî-mânevî nesebini şahsında birleştirerek, “Altın Silsile”ye ayrı bir güzellik kazandırmıştır.

Câfer-i Sâdık Hazretleri, küçük yaştan itibâren ilim, ibadet, fazîlet ve ahlâkta zirve bir âile ve muhitte yetişmiştir. Enes bin Mâlik ve Sehl bin Sa‘d (r.a.) gibi sahâbîlerden; Atâ, Zührî, Urve, İkrime ve Nâfî (k.s.) gibi meşhur tâbiîn âlimlerinden, akāid, tefsir, hadis, fıkıh gibi İslâmî ilimleri en üst seviyede tahsil etmiştir. Bilhassa, büyük birer âlim olan muhterem dedeleri Zeynelâbidîn ve Kâsım bin Muhammed Hazretleri ile muhterem babası Muhammed Bâkır Hazretlerinden çok istifâde etmiştir. Onlar kanalıyla pek çok hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir.[1] Bu zevâtın hepsi de Medîne-i Münevvere’nin büyük âlim ve imamlarıdır. Cenâb-ı Hak hepsinden râzı olsun!

Yani Câfer-i Sâdık Hazretlerinin hem hocaları, hem âilesi, hem de kendisi; ihlâs, takvâ, mârifet, sadâkat, emânet ve adâlet ehli, güvenilir ve sâlih din büyükleridir.

Ferîdüddîn Attâr Hazretleri, Allah dostlarının hayatlarını, ibretli menkıbelerini ve hikmetli nasihatlerini derlediği Tezkiretü’l-Evliyâ isimli meşhur eserine -teberrüken- onun hayatını anlatarak başlamıştır.

Kâsım bin Muhammed Hazretleri vefât ettiğinde, torunu Câfer-i Sâdık Hazretleri 28 yaşında idi ve aldığı ilmi insanlara tevzî etmeye başlamıştı.[2]
CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) İBADET HAYATI

Câfer-i Sâdık Hazretleri, uzleti tercih edip kendini ilme ve ibadete vermiş, âbid, zâhid, huşû hâlinde yaşayan büyük bir Allah dostudur.

İmâm Mâlik Hazretleri, onun hakkında şöyle der:

“Câfer-i Sâdık Hazretlerinin huzûruna varırdım; o, güzel ve nükteli sözlerden hoşlanır, dâimâ tebessüm hâlinde bulunurdu. Yanında Nebî r zikredildiğinde ise hemen toparlanır, âdeta rengi sararırdı. Yanına uzun zaman gidip geldim. Onu hep şu üç hâlden biri üzere görürdüm: Ya namaz kılar, ya oruçlu olur veya Kur’ân-ı Kerîm okurdu. Abdestsiz olarak hadîs-i şerîf rivâyet ettiğini hiç görmedim. Mâlâyânî konuşmazdı. Haşyetullah sebebiyle yüreği titreyen âbid ve zâhidlerdendi. Yanına vardığımda mutlakâ kendi altındaki minderi alıp bana ikram ederdi…”[3]

Câfer-i Sâdık Hazretleri ibadetler hususunda şöyle buyururdu:

“Namaz, her takvâ sahibi için (Hakk’a) yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihâdıdır. Bedenin zekâtı oruçtur. Amelsiz dâvetçi, yay olmadan ok atmaya çalışan kişi gibidir. Sadaka vermek sûretiyle, rızkın üzerinize bolca inmesini sağlayınız. Zekât vererek mallarınızı koruyunuz. İktisatlı davranan, fakir düşmez. Tedbir, hayatın yarısıdır. İnsanlarla dost olmak, aklın yarısıdır… Anne-babasını üzen, onlara âsî olmuş olur. Musîbet zamanında sabredemeyip feverân eden, sevâbından mahrum kalır… Allah Teâlâ sabrı musîbet miktârınca, rızkı da ihtiyaç miktârınca indirir. Kendisine verilen malı idâreli kullananı Allah Teâlâ rızıklandırır. Malını saçıp savuranı ise Allah Teâlâ mahrum bırakır.”[4]

Süfyân-ı Sevrî Hazretleri şöyle anlatır:

“Hac için Mekke’ye gittim. Câfer bin Muhammed’i Ebtah’da devesini çöktürmüş hâlde gördüm. Ona:

«–Ey Rasûlullâh’ın evlâdı! Vakfe mekânı neden Meş’ar-i Haram’da değil de Harem’in ötesinde kılındı?» dedim. Şöyle cevap verdi:

«–Kâbe Allâh’ın evi, Harem perdesi ve vakfe yeri de kapısıdır. Kullar O’na varmayı dileyince, onları tazarrû ve niyaz hâlinde kapıda durdurdu, vakfe yaptırdı. İçeri girmelerine izin verince onları ikinci kapıya, Müzdelife’ye yaklaştırdı. Çok yalvarıp yakardıklarını ve fazlasıyla gayret gösterdiklerini görünce onlara merhamet etti. Merhamet edince de onlara kurbanlarını takdim etmelerini emretti. Onlar kurbanlarını keserek kirlerini giderip günahlardan temizlendiklerinde ise onlara evini ziyaret etmelerini emretti.»

«–Peki teşrîk günlerinde oruç tutmak neden mekruh görüldü?» diye sordum. Câfer-i Sâdık Hazretleri:

«–Çünkü insanlar Allâh’ın ziyafetindedirler. Misafirin oruç tutması hoş görülmez.» diye cevap verdi.

«–Kurbânın olayım, fayda vermeyen bir bez parçası olduğu hâlde, insanlar Kâbe’nin örtülerine ne diye yapışıyorlar?» dedim. Şöyle cevap verdi:

«–Bu, birine karşı cürüm işleyen ve cürmünü bağışlaması için o kişinin eteklerine yapışıp etrâfında dönen kişinin hâline benzer.”[5]

    Kur’ân Okumadan Önce Yapılan Dua

Câfer-i Sâdık Hazretleri, Kur’ân okumadan önce yapılan istiâzenin, yani “أَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ : İlâhî rahmetten kovulmuş şeytandan Allâh’a sığınırım.” duâsının hakîkatini şöyle îzah buyurmuştur:

“(Gerçek) istiâze, Kur’ân kıraatine tâzîm olmak üzere ağzı yalan, gıybet ve iftirâdan temizlemektir.”[6]

Şüphesiz ki Câfer-i Sâdık Hazretlerinin bu ifâdesi, onun bütün ibadet hayatına akseden kalbî hassâsiyetlerinin tipik bir misâlidir.

    Hakîkî Zikir

Yine Câfer-i Sâdık Hazretleri:

“Allah Teâlâ’nın «Ey îmân edenler!» hitâbındaki lezzet, kişiden ibadet ve tâatin bütün yorgunluk ve ağırlığını giderir, yok eder (bilâkis ibadetleri mânevî bir ziyâfet hâline getirir).” buyurmuştur.[7]

Onun zikri de ayrı bir feyz ve rûhâniyet taşırdı. Nitekim şöyle buyurmuştur:

“Hakîkî zikir, Hakk’ın zikri esnâsında mâsivâyı (kulu Allah’tan uzaklaştıran her şeyi) unutmaktır. İşte o vakit, kul için Allah Teâlâ her şeye bedel olur.”[8]

    Câfer-i Sâdık Hazretlerinin Kabristan Ziyareti

Câfer-i Sâdık Hazretleri geceleyin kabristana gider ve şöyle derdi:

“–Ey kabir ehli, ne oluyor da sizi çağırdığım zaman cevap vermiyorsunuz?”

Sonra kendi kendine:

“–Vallâhi onlar ile cevâbın arasına girildi. Sanki şimdi ben de onlar gibi oldum ve aralarına katıldım!” diyerek kıbleye yönelir, fecrin doğuşuna kadar tefekkür ve ibadetle meşgul olurdu.[9]

Bir gün yoksulun biri, Câfer-i Sâdık Hazretlerine:

“–Neden gece gündüz çalışıp durmaktasın?” diye sormuştu. O da şöyle cevap verdi:

“–Baktım, benim işimi bir başkası benim gibi yapamıyor, ben de kendi işimi kendim yapmaya karar verdim ve tembelliği boynumdan attım. Yaratıldığımdan beri rızkım, bana gelip yetişiyor. Bu yüzden ne hırsım kaldı, ne de tamahım. Bir gün ölüm gelip çatacak, kimse benim için ölmeyecek. Bu sebeple ölüme hazırlanmaya ve onu karşılamaya koyuldum. İnsanlarda bir vefâ görmedim. O yüzden de cân u gönülden Allah Teâlâ’nın vefâsını tercih ettim, bundan başka her şeyi terk ettim. Onların hepsi zandan ibâret olduğu için hepsinden vazgeçtim.”[10]

İnsan oyun ve eğlence için yaratılmamıştır; mânen yücelerek Hakk’a vâsıl olmak için yaratılmıştır. O hâlde bereketli bir ibadet ömrü yaşayıp eldeki en kıymetli sermâye olan ömrü zâyî etmemek gerekir. İnsan bilmez mi ki ömür takviminden her gün bir yaprak düşmektedir! Geceler ve gündüzler birbirini takip etmekte, seherin ve sabahın bereketleri, uykudaki gâfillerin üzerinden geçip gitmektedir. Bu şekilde gâfilâne bir hayat yaşayanlar, kıyâmet sabahına uyanınca ellerinde hiçbir şey bulamazlar. Ellerindeki ömür sermâyesi de tükenmiş olur. Gafletle işledikleri azıcık amelleri ise onların kurtuluşuna kâfî gelmez.
CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) GÜZEL AHLAKI

Câfer-i Sâdık Hazretleri; şefkat, merhamet, hilim, sabır, affedicilik, cömertlik gibi ahlâkî hasletlerin zirvesindeydi. Cenâb-ı Hak’tan başka kimseden korkmazdı. Allah yolunda, kınayanın kınamasına zerre kadar değer vermezdi. Makâmından dolayı idâreciden, kalabalığından dolayı halktan çekinmezdi. Medhedenin övgüsü onu aldatmaz, düşmanın yermesiyle de yolundan dönmezdi.

Bir gün para kesesini kaybeden bir adam, kim olduğunu bilmeden gelip Câfer-i Sâdık Hazretlerinin yakasına yapışmış ve:

“–Paralarımı sen çaldın!” demişti. Hazret:

“–Kesende ne kadar para vardı?” diye sordu. O da:

“–Bin dinar.” dedi.

Câfer-i Sâdık Hazretleri, hiçbir şey söylemeden o adamı evine götürüp bin dinar verdi. Bu şahıs daha sonra kendi para kesesini bulunca, özür dileyerek aldığı paraları geri getirdi. Câfer-i Sâdık Hazretleri ise:

“–Biz verdiğimizi geri almayız!” dedi. Bu duruma hayret eden adam:

“–Bu zât kimdir?” diye sordu. Câfer-i Sâdık Hazretleri olduğunu öğrenince de mahcûbiyeti bir kat daha arttı.[11]

    Öfkelerini Yutanlar

Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin bir kölesi vardı. O, ibrikten su döküyor, Hazret de leğende ellerini yıkıyordu. Birden su elbisesine sıçradı. Câfer-i Sâdık Hazretleri köleye biraz kızarak baktı. Bunun üzerine köle:

“–Efendim, Kur’ân-ı Kerîm’de «وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ / Öfkelerini yutanlar»[12] Allâh’ın mağfireti ve cennetle müjdeleniyor.” dedi. O zaman Câfer-i Sâdık Hazretleri:

“–Öfkemi yuttum!” dedi. Köle âyetin devâmını okudu:

“–وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ: İnsanları affedenler.”

Câfer Hazretleri:

“–Haydi seni affettim.” dedi. Köle yine âyetin devâmını okudu:

“–وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ: Allah ihsanda bulunan, iyilik eden kimseleri sever!”

Bunun üzerine Câfer-i Sâdık Hazretleri:

“–Haydi git, sen Allah Teâlâ’nın rızâsı için artık hürsün! Şu bin dinar para da senin!” buyurdu.[13]

    Rızâ ve Teslîmiyet

Câfer-i Sâdık Hazretleri, başına gelen musîbetler karşısında da Hakk’ın takdîrine büyük bir rızâ ve teslîmiyet gösterirdi. Öyle ki küçük çocuğu kucağında vefât ettiğinde, rızâ hâlinden başka bir tavır sergilemedi. Babalık şefkatiyle gözlerinden yaşlar süzüldü. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın diğer nîmetlerini düşündü ve:

“–Bir nîmetini aldıysan, pek çok nîmet lûtfetmeye devam ediyorsun! Bir defa iptilâya uğrattıysan, devamlı âfiyet veriyorsun!” diye ilticâ ve niyazda bulundu.

Sonra da çocuğunu alıp hanımının ve diğer akraba kadınların yanına götürdü. Kadınlar, küçük yavrunun vefât ettiğini görünce feryâda başladılar. Câfer-i Sâdık Hazretleri onlara, kesinlikle feryâd ile ağlamamaları hususunda tembihlerde bulundu.

Yavrusunu defnetmeye giderken de rızâ zirvelerindeki kalbinden şu samimî ifâdeler dökülüyordu:

“Evlâdımızı alan Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ederim, bizim O’na karşı ancak muhabbetimiz artmıştır!”

Yavrusunu toprağa verdikten sonra da şöyle buyurdu:

“Biz öyle bir kavmiz ki, sevdiğimiz kişilere sevdiğimiz şeyleri ihsân eylemesi için Allah Teâlâ Hazretleri’ne duâ ederiz, O da bize lûtfeder. Eğer, sevdiğimiz kişiler hakkında sevmediğimiz şeyler takdîr ederse, ona da râzı oluruz.”[14]

İşte kulluk edebinin muhteşem bir tezâhürü… Nitekim yüksek ruhları mâneviyat ufuklarında zirveleştiren sır da, ilâhî imtihanın en ağır tecellîleri karşısında dahî şikâyet ve sızlanmayı bir kenara bırakıp, daha da artan bir rızâ, teslîmiyet, hamd, şükür ve muhabbet ile Hakk’a yönelebilmektir.
CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) FAZİLETLERİ

Câfer-i Sâdık Hazretleri güler yüzlü, tatlı sözlü bir Hak dostu idi. Sîreti ve sûreti çok nurluydu. Büyük dedesi Hazret-i Ali’ye çok benzerdi. Son derece vakur ve mehâbetli idi.

Câfer-i Sâdık Hazretleri her bakımdan öyle fazîlet sahibi bir insandı ki, mübârek sîmâsına bakanlar, onun Peygamber sülâlesinden olduğunu derhâl fark ederlerdi.[15]

Onun mânevî olgunluk ve üstünlükleri, kendisi hakkında anlatılanlardan çok daha yüksek idi. O, bu yüceliği sebebiyle; “Şeyhu Benî Hâşim: Haşimoğulları Kabîlesi’nin büyüğü” diye de isimlendirilmiştir.[16]

Şu hakîkati hatırlamak bile, onların fazîletini ifâdeye kâfîdir:

Bütün mü’minler, Resûlullah Efendimiz’e salât ü selâm getirirken, O’nun Ehl-i Beyt’ine ve nesline de duâ ederler. Hattâ namazda tahiyyâttan sonra Peygamber Efendimiz r ve O’nun Ehl-i Beyt’ine salât ü selâm getirilmediği takdirde, namaz kâmil mânâsıyla edâ edilmiş sayılmaz.

    Câfer-i Sâdık Hazretlerinin Cömertliği

Câfer bin Muhammed Hazretleri çok cömert bir Allah dostu idi. Fakir fukarâyı doyurur, muhtaçlara infâk ederdi. Fakir düşmekten korkmaksızın o kadar infaklarda bulunurdu ki, neredeyse kendi âilesine bir şey bırakmazdı.[17]

Gizlice infâk etme ve dertlere devâ olma hususunda, muhterem dedesi Zeynelâbidîn Hazretlerine benzerdi. Nitekim Zeynelâbidîn Hazretleri, karanlık basınca, ekmek, et, para gibi malzemelerle doldurduğu torbasını omzuna alıp dışarı çıkar ve kimsenin haberi olmadan fukarânın kapılarının önüne ihtiyaç duydukları şeyleri bırakırdı. Bu durum ancak vefâtından sonra, fukarânın sahipsiz kalması neticesinde anlaşılabilmişti.[18]

Nitekim Zeynelâbidîn Hazretlerinin mübârek naaşı yıkanırken de, sırtında içi su toplamış büyükçe yaralar görüldü. Sebebi araştırıldığında bunların, fukarâya erzak çuvalı taşımaktan dolayı oluştuğu anlaşıldı.[19]

    Câfer-i Sâdık Hazretlerinin Elbisesi

Câfer-i Sâdık Hazretleri, son derece mahviyet sahibiydi. Süfyân-ı Sevrî Hazretleri, bir gün onun üzerinde kıymetli bir elbise görmüştü. Bunu Peygamber Efendimiz’in nesline yakıştıramadığını söyleyince, Câfer-i Sâdık Hazretleri altındaki kıldan dokunmuş sert yün elbiseyi gösterdi. İçinde yaşadıkları devirde maddî imkânlar bollaştığı için herkesin giydiği güzel elbiselerden giymenin daha münâsip düşeceğini ifâde ettikten sonra:

“–Alttakini Allah için giydik, üsttekini de sizin için giydik. Allah için olanı gizledik, sizin için olanı da izhâr ettik!” buyurdu.[20]

Hakîkaten, öyle bir toplum vasatında eski elbise giymek, kişiyi zâhidlik taslamaya ve ucba sürükleyebilirdi. Câfer-i Sâdık Hazretleri bu davranışıyla, riyâ, ucub, kibir ve tevâzuun fahrı gibi gizli tehlikelerden korunmuş ve mahviyete riâyet etmiş olmaktadır.

    Fütüvvet Ehli

Câfer-i Sâdık Hazretleri, fütüvvet ehli bir zât idi. Bir gün Şakîk-ı Belhî Hazretleri ona fütüvvetin ne olduğunu sormuştu. O da:

“–Siz bu hususta ne diyorsunuz?” buyurdu. Şakîk Hazretleri:

“–Verilirse şükrederiz, verilmezse sabrederiz.” dedi.

Câfer-i Sâdık Hazretleri:

“–Onu bizim Medîne’nin köpekleri de yapıyor. Bize göre fütüvvet, verilirse başkasını kendimize tercih etmek (îsâr), verilmezse şükretmektir.” buyurdu.[21]

    Duâsı Makbûl Bir Hak Dostu

Câfer-i Sâdık Hazretleri, duâsı makbûl bir Hak dostu idi. Ne zaman Allah Teâlâ’dan bir şey istese, daha duâsı bitmeden o şey önünde hazır olurdu.[22] Onun buna benzer daha pek çok kerâmetleri zikredilir.[23]

Bu yüksek fazîletleri sebebiyle, Câfer-i Sâdık Hazretleri daha hayattayken kendisi hakkında bâzı yanlış inanışlar, aşırı yüceltmeler ve yalanlar uydurulmaya başlandı. O bunlardan çok rahatsız olur, onları hep reddeder ve yalanlardı.[24]

Nitekim Abdülcebbâr bin Abbâs Hemedânî, beraberinde bulunanlarla birlikte Medîne-i Münevvere’den yola çıkmak istediklerinde, Câfer-i Sâdık Hazretleri onların yanına geldi ve:

“–İnşâallah siz şehrinizin sâlihlerindensiniz. Benden şehrinizin ahâlisine haber verin ki; kim benim kendisine itaat edilmesi mecbûrî, mâsum (günahsız) bir imam olduğumu iddiâ ederse, ben ondan uzağım! Yine kim benim Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer’i sevmeyip onlardan yüz çevirdiğimi iddiâ ederse, ben ondan uzağım!”[25]

Bu ve benzeri rivâyetler, birbirini desteklemekte ve hepsi de Ehl-i Beyt’in ve Câfer-i Sâdık Hazretlerinin, Hazret-i Ebûbekir ve Hazret-i Ömer’e olan muhabbetlerini açıkça göstermektedir. Ehl-i Beyt’e nisbet edilen bunun hâricindeki sözler ise, büyük bir iftirâdan ibârettir. Nitekim Câfer-i Sâdık Hazretleri, Râfızîlere kızar, onların, büyük dedesi Hazret-i Ebûbekir’e gizli ve açıktan dil uzattıklarını işittikçe onlara buğzederdi.[26]
CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) TEVAZUSU

Câfer-i Sâdık g, mütevâzı bir zât idi. Kimseyi hor görmez, her mü’mini kendisinden daha kıymetli bilirdi. Nitekim bir gün hizmetçilerini yanına çağırıp onlara:

“–Gelin sizinle kıyâmet günü için bir anlaşma yapalım: O gün hangimiz kurtulursa, diğerlerine şefâatçi olmak üzere birbirimize söz verelim!” demişti. Onlar:

“–Ey Allah Rasûlü’nün torunu! Sizin ceddiniz bütün âlemlerin şefâatçisi iken, bizim şefâatimize sizin gibi bir zâtın ne ihtiyacı olur?!” dediler.

Câfer-i Sâdık Hazretleri,, şu tevâzû yüklü cevâbı verdi:

“–Ben kıyâmet gününde, şu hâlim ve bu amellerimle mübârek ceddimin yüzüne bakmaktan hayâ ederim!”[27]

    Câfer-i Sâdık Hazretlerinin Allah Korkusu

Âlim, zâhid bütün insanlar, Câfer-i Sâdık Hazretlerinden feyz almak isterlerdi. Nitekim Dâvud-i Tâî Hazretleri bir gün yanına gelerek, kalbinin karardığından bahsedip nasihat talebinde bulundu.

Câfer-i Sâdık Hazretleri:

“–Sen asrımızın en zâhidisin, benim nasihatime ne ihtiyacın olacak?” dedi.

Dâvud-i Tâî Hazretleri:

“–Ey Allah Rasûlü’nün evlâdı! Senin insanlara üstünlüğün var. Onun için senin herkese vaaz etmen lâzım!” dedi.

Câfer-i Sâdık Hazretleri yine yüksek tevâzuunu ve Allah korkusunu ifâde eden şu muhteşem cevâbı verdi:

“–Ey Dâvud! Ben kıyâmet gününde mübârek ceddimin benim yakama yapışıp; «Bana tâbî olmanın hakkını neden vermedin? Bu iş haseple-neseple olmaz, Hakk’a lâyık muâmeleyle olur!» diye çıkışmasından korkuyorum!”

Bunun üzerine Dâvud-i Tâî Hazretleri:

“Yâ İlâhî! Nebîler neslinden olup, ceddi Rasûl, annesi Betûl olan birisi böyle korku içinde yaşarsa, Dâvud kim oluyor da ameli ve muâmelesiyle kendini beğeniyor!” diye ağlamaya başladı.[28]

Câfer-i Sâdık Hazretleri insanları tevâzû sahibi olmaya teşvik eder, bencil davranıp büyüklenenleri de îkâz ederdi. Nitekim bir gün bir kabîleye rastlamıştı:

“–Sizin efendiniz kim?” diye sordu. İçlerinden biri:

“–Ben!” dedi. Hazret bu cevaptan hoşlanmadı ve onu îkâz ederek:

“–Eğer sen bunların efendisi olsaydın; «Ben» demezdin! (Onların hizmetkârı olduğunu söylerdin.)” buyurdu.[29]

Çünkü enâniyet/benlik, gerçek efendiliğe mânîdir.

Onun şu sözü de bu hususta çok mânidardır:

“Öncesi korku, sonu özür olan günah, kulu Hakk’a yaklaştırır. Öncesi güven, sonu kibir olan ibadet de, kulu Hak Teâlâ’dan uzaklaştırır. Kendini beğenmiş olan itaatkâr, aslında âsîdir. Özür dileyen âsî de hakîkatte itaatkârdır.”[30]

Câfer-i Sâdık Hazretleri, hiçbir zaman riyâsete, yani insanlara baş olmaya heves etmemiş, dâimâ uzleti ve sükûtu tercih etmiştir. Zira mârifetullah deryâsına dalan kişi, sâhillere tamah etmez; Cenâb-ı Hak ile ünsiyet kuran kişi, insanların medh ü senâsına değer vermez.
CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) TAKVASI

Câfer-i Sâdık Hazretleri şöyle buyururdu:

“Takvâdan daha hayırlı bir azık yoktur, sükûttan daha güzel bir şey yoktur, cehâletten daha zararlı bir düşman yoktur, yalandan daha kötü ve şiddetli bir hastalık yoktur.”[31]

Ramazan ayının sonunda da şöyle duâ ederdi:

“Ey Ramazan’ın Rabbi olan ve Kur’ân’ı indiren Allâh’ım! İşte bu, kendisinde Kur’ân’ın indirildiği Ramazan ayıdır ve artık bitmek üzeredir. Yâ Rabbî, bütün günahlarım affedilmeden fecrin doğmasından veya Ramazan’ın çıkıp gitmesinden, Kerîm olan Zât’ına sığınırım!”[32]

İmâm Mâlik Hazretleri şöyle anlatır:

“Câfer-i Sâdık Hazretleri ile birlikte hacca gittim. Telbiye getirmek istediği zaman yüzünün rengi değişti ve tir tir titremeye başladı. Ona:

«–Neyin var ey Resûlullâh’ın evlâdı?» diye sordum.

«–Telbiye getirmek isteyince bu hâle geldim.» buyurdu.

«–Peki, seni durduran nedir?” diye sordum.

«–“Buyur kulum!” cevâbından başka bir söz işitmekten korkuyorum!» karşılığını verdi.”[33]

    Câfer-i Sâdık Hazretlerinin Duaları

Câfer-i Sâdık Hazretlerinin yaptığı duâ ve niyazlara bakılınca, onun kalbindeki Allah korkusunun ve takvâ duygusunun ne kadar yüksek olduğu hemen anlaşılmaktadır. Nitekim bir defasında şöyle niyâz etmiştir:

“Allâh’ım! Beni Sana itaat etmek sûretiyle azîz eyle! Sana isyân etmek sûretiyle rezîl eyleme!

Allâh’ım! Bana fazlından bolca lûtfettiğin nîmetlerle, rızkını daralttığın kimselere ihsanlarda bulunabilmeyi nasîb eyle!”

Bu duâyı işiten sâlih zâtlar:

“–Bu eşrâfın (mâneviyat büyüklerinin) duâsıdır.” demişlerdir.[34]

Maddî ve Mânevî İlimlerde Zirve Oluşu

Câfer-i Sâdık Hazretlerinin muhterem babası ve dedeleri, Rasûlullah r Efendimiz’in getirdiği ilmi almak için, ashâb-ı kirâmın peşinde koşmuş, onlardan Efendimiz’in emsalsiz örnek şahsiyetini, mübârek hayatını ve Sünnet-i Seniyye’lerini sorup öğrenmişlerdi. Bunu mûteber hadis kitaplarındaki rivâyetlerinden de anlamaktayız.

İşte Câfer-i Sâdık Hazretleri böylesine ilme gönül veren ve onun tahsili yolunda hiçbir gayret ve fedâkârlığı esirgemeyen, mübârek bir âilede yetişti. Nebevî ilmin merkezi olan Medîne-i Münevvere’de kendini ilme adadı. Âilesinden aldığı ilimle yetinmeyip, yetişebildiği ashâb-ı kirâmdan ve tâbiînin büyük âlimlerinden de her türlü ilmi tahsil etti.

Daha sonra da aldığı bu maddî ve mânevî ilimlerle çok büyük âlimler yetiştirdi. İmâm Mâlik, Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin Uyeyne, Ebû Hanîfe, İbn-i Cüreyc, Yahya bin Saîd, Yahya el-Kattân gibi pek çok büyük âlim, ondan ilim öğrenip hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir.[35]

Câfer-i Sâdık g mübârek ömrünü, sohbetleri ve mektuplarıyla insanların îtikadlarını tashîh, şerîati beyan, hak ve hakîkati îlân ile geçirdi.[36]

O, siyâsetten uzak durur, daha çok ilimle meşgul olurdu. Dünyevî menfaatler için sultanların kapısına gitmeyen âlim ve fakihleri “Peygamberlerin emîni” (yani Peygamberlerin îtimâd ettiği, onlara vekâleten insanlığı irşad hizmetinde bulunan Peygamber vârisleri) olarak isimlendirirdi.[37]

O, bütün ilimlerde, ince mânâları ve derin hakîkatleri idrâk etmekte kemâl mertebedeydi. Bütün şeyhlerin önderiydi. Herkes ona îtimâd ederdi. Mutlak bir rehberdi. Müslümanların imâmı, muhabbetullah ve mârifetullah ehlinin kılavuzu, âbidlerin ve zâhidlerin en mükerremiydi. Kur’ân-ı Kerîm ve onun tefsîrinin esrârı ve nüktelerine vuk¯ufiyet bakımından da emsalsizdi.[38] Hem büyük bir muhaddis, hem müctehid derecesine ulaşmış bir fakih idi. İlham gücü yüksek, doğru sözlü, rivâyetlerine ve fikirlerine güvenilir bir İmâm ve allâme idi.[39]

Zamanındaki bütün âlimler ve halk, onun ilmine ve fazîletine hayran olmuşlardı.[40]

    Câfer-i Sâdık Hazretlerinin Rivayet Ettiği Hadisler

Ondan gelen bâzı rivâyetler şöyledir:

Câfer-i Sâdık Hazretleri, babasından ve dedelerinden şu hâdiseyi nakletmiştir:

“Resûlullah Efendimiz, bir gün mübârek torunları Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin’in ellerinden tutup şöyle buyurmuşlardır:

“Kim beni, bu ikisini, bunların baba ve analarını severse, kıyâmet günü benimle beraber olur.” (Tirmizî, Menâkıb, 20/3733)

Yine Câfer-i Sâdık Hazretlerinden gelen bir rivâyette Resûlullah Efendimiz şöyle duâ etmişlerdir:

“Allâh’ım! Ümmetime sabahın erken vakitlerini ve bu zamanda yaptıkları işleri bereketli eyle!” (İbn-i Mâce, Ticârât, 41/2238)

Câfer-i Sâdık Hazretleri, Hazret-i Ali’ye ulaşan bir silsile ile şu hadîs-i şerîfi nakleder:

“Resûlullah Efendimiz’i gördüm, ashâbının arasında minbere çıkarak şu hitâbede bulundu:

«Ey insanlar! Sanki ölüm bizden başkasına yazıldı! Sanki hak, bizden başkasına vâcip kılındı! Sanki uğurladığımız ölüler kısa bir müddet sonra bize geri dönecekler! Mîraslarını da sanki onlardan sonra ebedî kalacakmışız gibi yiyoruz. Bütün nasihatleri unuttuk. Bütün musîbetlerden emîn olmaya (kendimizi belâ ve musîbetlere karşı emniyet içinde görmeye) başladık.

Kendi ayıplarıyla meşgul olarak, diğer insanların ayıplarıyla uğraşmayan kişiye ne mutlu! Kazancı helâl, iç âlemi temiz, dış görünüşü güzel ve yolu müstakîm (yaşayışı düzgün) olan kişiye ne mutlu! Kusursuz bir şekilde Allah için tevâzû gösteren, mâsıyete düşmeden malından infâk eden, fıkıh ve hikmet ehliyle oturup kalkan, zayıf ve yoksullara yardım eden kişiye ne mutlu! Malının fazlasını infâk edip sözünün fazlasını imsâk edene/tutana ve Sünnet-i Seniyye’yi bütünüyle kuşanıp bir daha bid’atlere dönmeyene ne mutlu!»

Rasûlullah bunları söyledikten sonra minberden indi.” (Ebû Nuaym, Hilye, III, 202-203)

Câfer-i Sâdık Hazretlerinin, muhterem babasından ve mübârek ecdâdından rivâyet ettiği hadîs-i şerîfleri gören muhaddisler:

“–Bu isnâd, bir mecnûnun üzerine okunup üflense, o derhâl iyileşir, aklı başına gelir!” demişlerdir. (İbn-i Mâce, Mukaddime, 9/65; Ebû Nuaym, Hilye, III, 192)

Bu da, İslâm âlimlerinin Resûlullah Efendimiz’in pâk ve azîz nesline ne kadar hürmet ettiklerini göstermektedir. Diğer taraftan da Resûlullah Efendimiz’in neslinin ne yüce bir fazîlete sahip olduğuna işaret etmektedir ki, onların mübârek isimlerinin yâd edilmesi bile bir şifâ vesîlesidir.
CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) KUR'AN-I KERİM'E VUKUFİYETİ

Kur’ân-ı Kerîm asıl kalp ile okunur. Kimin kalbi Cenâb-ı Hakk’a ve Resûlullah Efendimiz’e daha çok bağlı ise, o, Kur’ân’ın esrârına daha fazla vâkıf olur. Câfer-i Sâdık Hazretleri de böyle bir kalbî kıvâma sahip olduğu için, âyet-i kerîmelerdeki inceliklere âşinâlığı herkesten fazla idi.

O, Cenâb-ı Hakk’ın şu âyet-i kerîmede medhettiği kimselerdendi:

“Sonra Kitâb’ı, kullarımız arasından seçtiklerimize mîras kıldık. Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allâh’ın izniyle hayırlarda ileri gitmek için yarışır. İşte büyük fazîlet budur.” (Fâtır, 32)

O, hem Allâh’ın seçtiği kullarından, hem de hayırda ileri gitmek için yarışan Hak dostlarından idi.[41]

Câfer-i Sâdık Hazretleri bir gün:

“–Üzücü ve tehlikeli bir işle karşılaşan kişi, beş defa ihlâsla «Rabbenâ!» derse, Allah onu korktuğundan emin kılar ve arzusuna nâil eyler.” buyurmuştu.

Kendisine:

“–Bu nasıl olur?” diye sorulunca:

“–İsterseniz Âl-i İmrân Sûresi’nin 191-194. âyet-i kerîmelerini okuyunuz!” cevâbını verdi.[42]

Şu birkaç sözü bile, onun, Kur’ân-ı Kerîm’e olan derin vuk¯ufiyetini ifâdeye kâfîdir:

“Tevbesiz ibadet sıhhatli olmaz. Nitekim Allah Teâlâ; «Tevbe edenler, ibadet edenler...» (et-Tevbe, 112) âyetinde tevbeyi ibadetten önce zikreder.”[43]

“Kendisinde hoşlanacağı bir şey gördüğünde « مَا شَٓاءَ اللّٰهُ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ » demeyen kişiye şaşarım. Zira Cenâb-ı Hak; «Bağına girdiğinde “Allâh’ın dilediği olur, kuvvet yalnızca Allâh’a âittir.” deseydin ya!..» (el-Kehf, 39) buyuruyor.”[44]

“Bir gam ve kedere müptelâ olup da;

«...Yâ Rabbî Sen’den başka ilâh yoktur, Sen’i tenzîh ederim. Şüphe yok ki ben zâlimlerden oldum!» (el-Enbiyâ, 87) demeyen kişiye şaşarım!”[45]

“Bir topluluktan korkup da; «حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ» demeyen kişiye şaşarım! Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

«Bir kısım insanlar, mü’minlere: “Düşmanlarınız, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!” dediklerinde bu, onların îmanlarını bir kat daha artırdı ve “Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!” dediler.» (Âl-i İmrân, 173)”[46]
CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) İMAM-I AZAM'I İRŞAD ETMESİ

İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretlerinin Muhammed Bâkır Hazretleri ile münâsebeti olduğu gibi, onun oğlu Câfer-i Sâdık Hazretleri ile de ilmî temasları vardı. Her ne kadar ikisi aynı yaşta ise de, âlimler Câfer-i Sâdık Hazretlerini İmâm Ebû Hanîfe’nin üstadlarından saymışlardır. Ebû Hanîfe Hazretleri ondan bahsederken:

“Vallâhi Câfer-i Sâdık’tan daha fakih bir kimse görmedim.” demiştir.

Yine bir defasında İmâm-ı Âzam Hazretlerine:

“–Gördüğün en fakih kişi kimdir?” diye sorulduğunda şu hâdiseyi nakletmiştir:

“–Câfer bin Muhammed’den daha fakih birini görmedim. Halîfe Mansûr onu Hîre’ye dâvet ettiğinde bana:

«–Ey Ebû Hanîfe! İnsanlar Câfer bin Muhammed’e meftun oldular. Ona sormak üzere en zor meselelerini hazırla!» diye haber gönderdi.

Ben de onun için kırk mesele hazırladım. Sonra Halîfe Ebû Câfer Mansur bana haber gönderdi, ben de Hîre’ye gidip huzûruna girdim. Câfer-i Sâdık Hazretleri halîfenin sağ tarafında oturuyordu. İkisini görünce Halîfe Mansûr’un heybetinden ziyâde Câfer-i Sâdık Hazretlerinin heybeti beni kapladı. Selâm verdim, halîfe bana izin verdi ve oturdum. Halîfe, Câfer-i Sâdık’a dönerek:

«–Ey Ebû Abdullah, bunu tanıyor musun?» diye sordu. O da:

«–Evet, o Ebû Hanîfe’dir.» dedi.

Sonra halîfe bana dönerek:

«–Ey Ebû Hanîfe! Meselelerini söyle de Ebû Abdullâh’a soralım.» dedi.

Ben de hazırladığım meseleleri arz etmeye başladım. Ben soruyordum, Câfer-i Sâdık Hazretleri cevaplıyordu:

«–Bu meselede siz şöyle dersiniz, Medîne ehli böyle der, biz ise şöyle deriz.» diyor, bâzen bizim görüşümüze, bâzen Medîne ehlinin görüşüne tâbî oluyor, bâzen her iki görüşe de muhâlefet ediyordu. Kırk meseleyi de böyle bütün tafsîlâtıyla cevaplandırdı, bir tânesini bile cevapsız bırakmadı.

Biz; «İnsanların en âlimi, ihtilâfları en iyi bilen kimsedir.» demiyor muyuz? (İşte Câfer-i Sâdık Hazretleri ilmî meseleleri ihtilâflarıyla birlikte en iyi şekilde bilen bir allâmedir.)”[47]

Ebû Hanîfe Hazretleri, Medîne-i Münevvere’ye gidip iki sene Câfer-i Sâdık Hazretlerinin yanında kalmış, ondan çok şeyler öğrenmiştir. Câfer-i Sâdık Hazretleri Irak’ı teşrîf ettiğinde de görüşüp sohbet etmişlerdir. İmâm Ebû Hanîfe’den nakledilen şu söz, bu görüşmelere işaret etmektedir:

“–Eğer o iki sene olmasaydı, Nûman helâk olmuştu!”[48]

Câfer-i Sâdık Hazretleri, muhtelif görüşmelerinde İmâm-ı Âzam Hazretlerine dînî hükümlerdeki ince hikmetler ve aklın yanılabileceği hassas noktalarla alâkalı mühim esaslar öğretmiştir.[49]

Bu sebeple Ebû Hanîfe Hazretleri, Câfer-i Sâdık Hazretlerinden çok nakillerde bulunur. İmâm Ebû Yûsuf ile İmâm Muhammed’in Âsâr isimli kitaplarına bakıldığında, pek çok yerde bu rivâyetlere rastlanır.[50]
CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) VEFATI

Câfer-i Sâdık Hazretleri, mübârek ömrünü, ilim yurdu olan Resûlullah Efendimiz’in nurlu Medîne’sinde geçirdi. Hicrî 148, mîlâdî 765 senesinde orada vefât etti. Vefâtından önce tek bir vasiyeti vardı: Namaz!.. Tıpkı Allah Resûlü gibi, son nefesinde ısrarla, namaza dikkat etmeye dâir vasiyette bulundu. Ona devam etmeyi ve onu lâyıkıyla kılmayı, yani tâdil-i erkâna riâyet edip huşû ile edâ etmeyi şiddetle tavsiye ettikten sonra Rabbinin rahmetine kavuştu.[51]
CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.)KABRİ NEREDEDİR?

Cennetü’l-Bakî Kabristanı’na, babası Muhammed Bâkır Hazretleri, dedesi Zeynelâbidîn Hazretleri ve dedesinin amcası Hazret-i Hasan’ın (r.a.) kabirleri yanına defnedildi.[52]

Cenâb-ı Hak şefâatine nâil eylesin! Âmîn…
CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) HİKMETLİ SÖZLERİ

    Câfer-i Sâdık Hazretlerine:

“–Bize ne hâl oldu ki duâ ediyoruz, fakat duâmız kabûl edilmiyor?” diye sorulmuştu. Şu cevâbı verdi:

“–Çünkü siz, tanımadığınız bir Zât’a duâ ediyorsunuz!”[53]

[Yani siz, makbûl bir kulluktan uzak kalıyor, takvâ sahibi olamıyor, Rabbimizin “çokça zikretme” emrine uymuyor, hâl ve yaşayışınızla O’nu lâyıkıyla tanımıyor, mârifetullâh’a eremiyorsunuz. Böyle boş bir kalp ile duâ ettiğiniz için de duânız kabûl edilmiyor.]

“Resûlullah Efendimiz’in zâhirinde yaşayan kimse sünnîdir. Resûlullah Efendimiz’in (hem zâhir hem de) bâtınında yaşayan kimse ise sûfîdir.”

Câfer-i Sâdık Hazretleri, “Resûlullah Efendimiz’in bâtını” ifâdesiyle O’nun temiz ahlâkını, âhireti tercih etmesini kastetmiştir.[54]

    “Hayır işleri, ancak şu üç şeyle kemâle erer:

- Karar verildiği an ihmâl edilmeyip hemen îfâ edilmesiyle,

- Yapılan ameli küçük görüp benlikten uzak kalmakla,

- Riyâdan sakınmak için gizli olarak îfâ edilmesiyle!”[55]

Bir gün Halîfe Mansûr’un yüzüne bir sinek kondu. Mansûr, her ne kadar sineği kovdu ise de bir türlü onu uzaklaştırmaya muvaffak olamadı. O sırada Câfer-i Sâdık Hazretleri geldi. Halîfe Mansûr ona:

“–Ey İmâm! Allah Teâlâ sineği niçin yarattı?” diye sordu. Câfer-i Sâdık Hazretleri:

“–Onunla zâlimleri zelil kılmak için!” buyurdu.[56]

    “Beş çeşit insan ile arkadaş olmaktan sakın!

1) Yalancı: Çünkü onunla beraber olduğun sürece aldanış içinde bulunursun. O serap gibidir. Sana uzağı yakın, yakını uzak gösterir.

2) Ahmak: Sana faydalı olmak istediği zaman bile zarar verir, bunun da farkında olmaz.

3) Cimri: Senin en fazla muhtaç olduğun şeyi senden esirger.

4) Korkak: Seni başkasına teslim eder ve zor zamanda kaçıp gider.

5) Fâsık: Seni bir lokmaya ya da daha azına satar.”

“–Bir lokmadan daha azı nedir?” diye sorulunca Câfer-i Sâdık Hazretleri:

“–Bir lokmaya tamah etmek, sonra onu da elde edememektir.” buyurmuştur.[57]

Başka bir rivâyette şu ilâve de vardır:

“Sıla-i rahime riâyet etmeyen kimseyle de arkadaşlık etme! Zira ben, Allâh’ın Kitâbı’nın üç yerinde, onun mel’ûn olduğunu gördüm.”[58]

    “Dostluk/arkadaşlık ancak kendi ölçüleri ile gerçekleşir. Kimde bu hasletlerden birini veya bir kısmını görürsen, bunu gerçek dostluğun alâmeti kabûl et:

- Dostluk ölçülerinin ilki, ivazsız garazsız bir şekilde sana karşı samimî olmasıdır.

- İkincisi, senin zor duruma düşmeni kendi sıkıntısı olarak görmesi, senin iyilik ve güzelliğini de kendi iyiliği olarak görmesidir.

- Üçüncüsü, mal ve makâmın onu değiştirmemesidir.

- Dördüncüsü, imkânı dâhilinde olan hiçbir şeyi senden kıskanmamasıdır.

- Beşincisi ise bu hasletlerin hepsini cem eder; o da felâketler esnâsında seni terk etmemesidir.”[59]

    “Allah üç şeyi üç şeyde gizlemiştir:

1) Rızâsını tâatinde gizlemiştir. Bu sebeple O’nun tâatinden hiçbir şeyi küçük görmeyin; belki rızâsı o şeydedir.

2) Gazabını günahlarda gizlemiştir. Onun için hiçbir günahı küçük görmeyin; belki gazabı ondadır.

3) Evliyâsını mü’min kulları arasında gizlemiştir. Bu sebeple mü’minlerden hiç kimseyi hor görmeyin; belki o, Allah Teâlâ’nın velî kuludur.”[60]

Sonra şunu ilâve etti:

“Duânın kabûlünü de kendisine yapılan duâlarda gizledi. Onun için duâyı terk etmeyin; belki icâbet o duâdadır.”[61]

    “Bir kişiyi affettiğim için hiçbir zaman pişman olmam! Bu affım sebebiyle pek çok zarara uğrasam da, affetmek bana, verdiğim bir cezâ sebebiyle bin defa pişman olmaktan çok daha güzel gelir.”[62]
    “Allah Teâlâ dünyaya şöyle vahyetti: «Ey dünya! Bana hizmet edene sen de hizmet et! Sana hizmet edeni ise (kendi işlerinde çalıştırıp) yor ve yıprat!»”[63]
    “(Din) kardeşinden senin hakkında hoşuna gitmeyen bir söz ulaştığında üzülme! İşin aslı onun dediği gibiyse, bu üzücü söz, âhirette göreceğin bir cezâya kefâret olur. Yani o cezâ, daha bu dünyada iken sana verilmiş olur. Öyle değilse, hiçbir şey yapmadan, bu söz sebebiyle bir hasene kazanmış olursun.”[64]
    Süfyân-ı Sevrî’nin şöyle dediği nakledilmiştir:

“Câfer-i Sâdık Hazretlerinin yanına vardım. Ona:

«–Ey Rasûlullâh’ın mübârek torunu, bana tavsiyede bulun!» dedim. Şöyle buyurdu:

«–Ey Süfyân!

- Yalancının mürüvveti olmaz.

- Hasetçi kimse rahat yüzü göremez.

- Cimrinin dostluğu olmaz.

- Duygusuz kimsenin kardeşliği yoktur.

- Kötü ahlâklı kimsede efendilik olmaz.»

Ona:

«–Ey Rasûlullâh’ın mübârek torunu, bana daha fazla tavsiyede bulun!» dedim. Şöyle buyurdu:

«–Ey Süfyân!

- Haramdan geri dur, âbid olursun.

- Allâh’ın sana nasîb ettiği kısmete râzı ol, (Allâh’a gönülden teslim olan) bir müslüman olursun.

- İnsanların seninle nasıl arkadaş olmalarını istiyorsan, sen de onlarla öyle samimî arkadaş ol, o zaman (gerçek) bir mü’min olursun.

- Günahkâr ile düşüp kalkma, yoksa sana kendi çirkin hâllerini öğretir. Nitekim bir hadîs-i şerîfte; “Kişi dostunun dîni üzeredir. Onun için her biriniz kiminle dostluk ettiğine dikkat etsin!”[65] buyrulmuştur.

- İşini Allah’tan korkan takvâ sahibi sâlih kişilerle istişâre et!»

Câfer-i Sâdık Hazretlerine tekrar:

«–Ey Rasûlullâh’ın mübârek torunu, bana daha fazla tavsiyede bulun!» dedim. Şöyle buyurdu:

«–Babam beni üç şeyle terbiye etti. Bana dedi ki:

- Oğlum! Kötü arkadaşla beraber olan, selâmette olmaz.

- Kötü yerlere girip çıkan, töhmet altında kalır.

- Diline sahip olmayan, pişman olur!»”[66]

    “Öfke her şerrin anahtarıdır.”[67]
    “Çalışıp kazanarak ihtiyaçlarını karşılamak gibi bir derdi olmayan kişide hayır yoktur. Hayırlı kişi, mal kazanıp geçimini temin ederek kimseye muhtaç olmaz, o malla borcunu öder ve sıla-i rahimde bulunur.”[68]
    “Kulların en hayırlısı, kendisinde şu beş hasletin toplandığı kimsedir:

1) İyilik yaptığı zaman sevinir.

2) Kötülük yaptığı zaman istiğfâr eder.

3) Kendisine nîmet verildiği zaman şükreder.

4) İptilâya mâruz kaldığı zaman sabreder.

5) Haksızlığa uğradığı zaman affeder.”[69]

Câfer-i Sâdık Hazretlerine:

“–Allah Teâlâ fâizi niçin haram kıldı?” diye sorulunca şu cevâbı verdi:

“–İnsanlar birbirlerini ihsanlarından mahrum bırakmasın ve birbirlerinden yardımı esirgemesinler diye!”[70]

“Eğer bir günah işlersen, hemen istiğfâr et!.. Sakın günahta ısrar etme!”[71]

“Kimin rızkı daraldıysa, hemen istiğfârı çoğaltsın!”[72]

“Bir mü’min kardeşine âit hoş olmayan bir şey duyarsan, onun için birden yetmişe kadar mâzeret kapısı araştır. Bulamazsan; «Belki benim anlamadığım bir mâzereti vardır.» de, sonra da meseleyi kapat!”[73]

“Kim nefsine karşı yine nefsi için mücâhede ederse, kerâmetlere ulaşır. Kim de nefsine karşı Allah Teâlâ için mücâhede ederse Allâh’a ulaşır.”[74]

“Şu dört şeyin azı da çoktur: Ateş, düşman, fakirlik, hastalık.”
CAFER-İ SÂDIK HAZRETLERİNİN OĞLUNA VASİYETİ

Câfer-i Sâdık Hazretleri, oğlu Mûsâ Kâzım Hazretlerine şu hikmetli tavsiyelerde bulunmuştur:

“Yavrucuğum, vasiyetimi iyi dinle, söylediklerime dikkat et! Eğer söylediklerime dikkat edecek olursan, mes’ut ve huzurlu yaşar, hamd ederek ölürsün.

Oğlum! Allah Teâlâ’nın taksîmine rızâ gösteren zengin olur, başkasının elindekine göz diken ise muhteris olur ve gönül fakiri olarak ölür… Kendi günahını küçük gören kişi, başkasının küçük günahını büyük görür. Başkasının günahını küçük gören, kendi günahını büyük görür.

Evlâdım! Başkasının kusurunu arayıp ayıbını ortaya döken kişinin, kendi evindeki kusurları ortaya dökülür. İsyan kılıcını kınından çıkaran kişi, o kılıçla kendini keser. Kardeşine kuyu kazan, kazdığı kuyuya kendisi düşer. Sefih insanlarla düşüp kalkan kişi, hor görülür. Âlimlerle düşüp kalkan, hürmet görür. Kötü yerlere girip çıkan, töhmete uğrar.

Yavrucuğum! İnsanların îtibârını zedelemekten sakın, yoksa senin îtibârın da zedelenir. Seni ilgilendirmeyen hususlara girmekten uzak dur, yoksa bu sebeple zelil olursun!

Yavrucuğum! Lehine de olsa aleyhine de olsa, hakkı/doğruyu söyle! Böyle yaparsan toplum arasında şânın yücelir.

Yavrucuğum! Allâh’ın Kitâbı’nı oku, selâmı yay, iyiliği emredip kötülüğü nehyet, sana gelmeyene git, seninle konuşmayanla önce sen konuş ve isteyene ver! Koğuculuktan sakın! Çünkü söz taşımak, insanların kalbine düşmanlık tohumları eker. İnsanların ayıplarıyla uğraşmaktan sakın! Çünkü insanların ayıplarıyla uğraşan, onların hedefi olur…

Yavrucuğum! Ziyaret edeceksen hayırlı kimseleri ziyaret et! Fâcirleri ziyaret etme! Çünkü onlar, içinden su fışkırmayan katı bir kaya, yaprakları olmayan kuru bir ağaç ve çimeni çıkmayan çorak bir arazi gibidirler.”

Mûsâ Kâzım g, muhterem babası Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin bu vasiyetine, ömrü boyunca büyük bir titizlikle riâyet etmiştir.[75]

[1] Câbir (r.a.), İbn-i Abbâs (r.a.) gibi sahâbîlerden, dedesi Kâsım bin Muhammed Hazretlerinden ve diğer Ehl-i Beyt’ten rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerin bir kısmı için bkz. Müslim, Hacc, 147-148; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56/1905; Tirmizî, Hac 38/862, Menâkıb 20/3733; İbn-i Mâce, Mukaddime 9/65, Ticârât 41/2238; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, II, 115/7142; Ebû Nuaym, Hilye, III, 192, 202-203, 206; Zehebî, Siyer, VI, 255.

[2] Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmu’s-Sâdık, s. 26.

[3] Kādî Iyâz, Tertîbü’l-Medârik, II, 52; İbn-i Hacer, Tehzîbü’t-Tehzîb, II, 104-105; Muhammed Ebû Zehra, a.g.e, s. 76-77.

[4] Ebû Nuaym, Hilye, III, 194-195; Mizzî, Tehzîbü’l-Kemâl, V, 89.

[5] Zehebî, Târîhu’l-İslâm, IX, 92.

[6] Bursevî, Rûhu’l-Beyân, X, 515, [en-Nahl, 100].

[7] Bursevî, a.g.e, II, 185, [el-Bakara, 183].

[8] Ferîdüddîn Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, s. 56.

[9] Menbicî, Tesliyetü Ehli’l-Mesâib, s. 192-193.

[10] Ferîdüddîn Attâr, İlâhînâme, İstanbul 2010, s. 121.

[11] Ferîdüddîn Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, s. 54; Kuşeyrî, er-Risâle, II, 384.

[12] Âl-i İmrân, 134.

[13] İbnü’l-Cevzî, Bahru’d-Dümû’, s. 142.

[14] Muhammed Ebû Zehra, a.g.e, s. 80.

[15] Ebû Nuaym, Hilye, III, 193; Zehebî, Siyer, VI, 257.

[16] Zehebî, Siyer, VI, 255.

[17] Ebû Nuaym, Hilye, III, 194; Zehebî, Târîh, IX, 89.

[18] Ebû Nuaym, Hilye, III, 136.

[19] İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IX, 112, 122.

[20] Ebû Nuaym, Hilye, III, 193; Zehebî, Siyer, VI, 261-262.

[21] Kuşeyrî, er-Risâle, II, 384.

[22] Hânî, el-Hadâik, s. 129.

[23] Hânî, el-Hadâik, s. 128-129.

[24] Muhammed Ebû Zehra, a.g.e, s. 37, 58.

[25] Zehebî, Siyer, VI, 259, Târîh, IX, 90; Mizzî, a.g.e, V, 82.

[26] Zehebî, Siyer, VI, 255.

[27] Attâr, Tezkire, s. 53.

[28] Attâr, Tezkire, s. 53.

[29] Hânî, el-Hadâik, s. 132.

[30] Attâr, Tezkire, s. 55.

[31] Ebû Nuaym, Hilye, III, 196.

[32] İbnü’l-Cevzî, et-Tebsıra, II, 103.

[33] İbnü’l-Cevzî, et-Tebsıra, II, 142.

[34] Ebû Nuaym, Hilye, III, 196; Mizzî, a.g.e, V, 91.

[35] Mustafa Öz, “Câfer es-Sâdık”, DİA, VII, 1.

[36] Muhammed Ebû Zehra, a.g.e, s. 63.

[37] Ebû Nuaym, Hilye, III, 194; Zehebî, Târîh, IX, 92.

[38] Bkz. Attâr, Tezkire, s. 51.

[39] Bkz. Mustafa Öz, “Câfer es-Sâdık”, DİA, VII, 1.

[40] Zehebî, Târîh, IX, 89-90.

[41] Muhammed Ebû Zehra, a.g.e, s. 63-64.

[42] Kurtubî, IV, 318.

[43] Attâr, Tezkire, s. 56.

[44] Hânî, el-Hadâik, s. 134.

[45] Hânî, el-Hadâik, s. 135.

[46] Hânî, el-Hadâik, s. 134.

[47] Zehebî, Târîhu’l-İslâm, IX, 89-90; Mizzî, a.g.e, V, 79-80; Muhammed Ebû Zehra, Ebû Hanîfe, s. 90; Mekkî, Menâkıb-ı Ebû Hanîfe.

[48] Âlûsî, Sabbü’l-Azâb alâ Men Sebbe’l-Ashâb, s. 157; Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmu’s-Sâdık, s. 37-39, 254.

[49] Bkz. Ebû Nuaym, Hilye, III, 196; Hânî, el-Hadâik, s. 130.

[50] Muhammed Ebû Zehra, a.g.e, s. 38, 253-254.

[51] Muhammed Ebû Zehra, a.g.e, s. 63-64.

[52] Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz, Altın Silsile, s. 48.

[53] Kuşeyrî, er-Risâle, II, 424-425; Hânî, el-Hadâik, s. 130.

[54] Ebû Nuaym, Hilye, I, 20.

[55] Ebû Nuaym, Hilye, III, 198.

[56] Ebû Nuaym, Hilye, III, 198; İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, I, 392.

[57] Gazâlî, İhyâ, II, 172.

[58] Ebû Nuaym, Hilye, III, 183-184; İbn-i Asâkir, Târîhu Dımaşk, c. 41, s. 409.

[59] Safedî, el-Vâfî bi’l-Vefeyât, Beyrut 1420, XI, 100.

[60] Ebû Tâlip Mekkî, K¯utü’l-Kulûb, I, 347; Gazâlî, İhyâ, IV, 49.

[61] Gazâlî, İhyâ, IV, 49.

[62] İbn-i Abdilberr, Edebü’l-Mücâlese, s. 116.

[63] Ebû Nuaym, Hilye, III, 194.

[64] Ebû Nuaym, Hilye, III, 198.

[65] Ebû Dâvûd, Edeb, 16/4833.

[66] İbn-i Hacer el-Heytemî, ez-Zevâcir, I, 28; Hânî, el-Hadâik, s. 130-131.

[67] Gazâlî, İhyâ, III, 166.

[68] İbn-i Şemsü’l-Hilâfe, el-Âdâbü’n-Nâfia, s. 4.

[69] İbn-i Şemsü’l-Hilâfe, a.g.e, s. 14.

[70] Zehebî, Târîhu’l-İslâm, IX, 92.

[71] Hânî, el-Hadâik, s. 130.

[72] Hânî, el-Hadâik, s. 131.

[73] Hânî, el-Hadâik, s. 132.

[74] Attâr, Tezkire, s. 56.

[75] Ebû Nuaym, Hilye, III, 195-196; İsmâil bin Muhammed, Siyeru’s-Selefi’s-Sâlihîn, s. 723-724.
Read More Read More / Comment Comment
Vehhâb ismi Geçen Ayetler Geçim Sıkıntısı Çekenler Bu Ayeti Okusun
Vehhâb ismi Geçen Ayetler Geçim Sıkıntısı Çekenler Bu Ayeti Okusun



Biz Râşidî Tarikatı’nda zikirlerimizi şu esas üzerine inşa ettik: Esmâları, Kur’ân’da geçtikleri âyetlerle birlikte ve o bağlamda zikretmek. Yani esmâyı yerinde zikretmeyi hedefledik. Bu sebeple âyetleri tek tek ele aldık, sûrelerin içinden çıkarıp onları bir araya getirerek toplu bir zikir hâline getirdik. Zikirlerimiz bu anlayış üzerine kuruludur.

Elbette esmâları tek başlarına zikrettiğimiz zamanlar da vardır. Fakat asıl zikirlerimiz, esmânın geçtiği âyetlere dayandığı için ve dualar o âyetlerin kalıplarıyla şekillendiği için böyle yapmayı tercih ediyoruz.

Şöyle düşünün: İnsan bir ilaç alıyorsa, bunun mutlaka bir sebebi vardır. Kur’ân âyetleri ve esmâlar da aynıdır. Onları okumanın, belirli bir sûreyi veya âyeti okumanın ya da bir zikri tekrarlamanın da bir sebebi, bir hikmeti vardır.

Meselâ canınız elma çekti. Bu, vücudunuzun elmadaki bir vitamine ihtiyaç duyduğu içindir. Vücudunuz sizden elma istemiştir; siz de o ihtiyacı karşılamak için bir elma arar, onu yersiniz. İşte esmâlar ve zikirler de tıpkı bunun gibidir. Okursunuz, zikredersiniz ama neden? Bunun sebebini bilmeden yapılmaz. Tıpkı aspirini niçin aldığını bilmeden içmeyeceğiniz gibi, ilacı da sebebini bilmeden kullanmazsınız.

İşte bu anlayışla biz, zikirlerimizi âyetlerden meydana getirdik. Bu âyetlerin her birinin ayrı bir sebebi ve hikmeti vardır.

Bu çerçevede, "el-Vehhâb" ismi de Kur’ân-ı Kerîm’de Âl-i İmrân Suresi 8. âyette geçmektedir. Biz de o âyeti zikirlerimize dâhil ettik: "İnneke ente’l-Vehhâb."

Bu âyetin ve bu zikrin faziletiyle ilgili olarak şöyle bir rivayete rastlamıştım: Vehhâb isminin geçtiği âyeti okuyan kimse, ömür boyu geçim sıkıntısı çekmez. Ancak ne yazık ki şu anda o rivayeti internette bulamıyorum. Daha önce okuduğum, gözüme çarpan bu bilgi şimdi kaybolmuş durumda. Ya internetteki kaynaklar bozulmuş, ya da aradığım yerlerde artık o rivayet yer almıyor. Robotlara, yapay zekâya sordum, onlar da maalesef bu rivayeti vermiyor. Sanki her şey kurnazlaşmış, bildiklerini gizler hâle gelmiş.



3-Âli İmrân  Suresi 8. Ayet

    Rabbenâ lâ tuziğ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ veheb lenâ min ledunke rahmeh(rahmeten), inneke entel vehhâb(vehhâbu).

    رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةًۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ
   
(Onlar şöyle yakarırlar): “Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz sen çok bahşedensin.”

3-Âli İmrân  Suresi 9. Ayet

    Rabbenâ inneke câmiun nâsi li yevmin lâ raybe fîh(fîhî), innallâhe lâ yuhliful mîâd(mîâde).

    رَبَّنَٓا اِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْم۪يعَادَ۟
 
 
“Rabbimiz! Şüphesiz sen, hakkında şüphe olmayan bir günde insanları toplayacaksın. Şüphesiz Allah va’dinden dönmez.”



38-Sâd  Suresi 35. Ayet

    Kâle rabbigfir lî veheb lî mulken lâ yenbagî li ehadin min ba’dî, inneke entel vehhâb(vehhâbu).

    قَالَ رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَهَبْ ل۪ي مُلْكًا لَا يَنْبَغ۪ي لِاَحَدٍ مِنْ بَعْد۪يۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ
 
 
Süleyman, “Ey Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimseye lâyık olmayacak bir mülk (hükümranlık) bahşet! Şüphesiz sen çok bahşedicisin!” dedi.

"Vehhâb" ismi Kur'an-ı Kerim'de tam üç ayette geçmektedir ve bu ayetler İslam alimleri ile havas ilmi uzmanları tarafından geçim sıkıntısından kurtulmak, bol rızka ve maddi/manevi genişliğe ulaşmak için sıklıkla tavsiye edilir. Duyduğunuz "ömür boyu geçim sıkıntısı çekmez" rivayetleri, halk arasında ve bazı havas (dua/zikir) kitaplarında bu ayetlerin ve "Yâ Vehhâb" esmasının düzenli zikredilmesine dayandırılan yaygın inanışlardır. [1, 2, 3, 4]
Bahsettiğiniz ayetlerin anlamları, bu konudaki rivayetler, sırlar ve uygulamalar aşağıda detaylıca açıklanmıştır:

1. Bahsi Geçen Ayetler ve Anlamları

    Âl-i İmrân Suresi, 8. Ayet:
        Arapça Okunuşu: "Rabbenâ lâ tuziġ kulûbenâ ba’de iż hedeytenâ veheb lenâ min ledunke rahmeh(rahmeten), inneke entel vehhâb."
        Anlamı: "Rabbimiz! Bizi doğru yola erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme, bize katından bir rahmet bağışla! Şüphesiz Sen, bağışı pek bol olan Vehhâb’sın."
        Önemi: Bu ayet öncelikle manevi hidayeti korumak için istense de, sonundaki "Vehhâb" ismi vesilesiyle Allah'tan her türlü maddi ve manevi rahmetin, rızkın karşılıksız olarak kapılarının açılması için okunur. [1, 2, 3, 4]

    Sâd Suresi, 35. Ayet:
        Arapça Okunuşu: "Kâle rabbigfir lî veheb lî mulken lâ yenbaġî li-ehadin min ba’dî, inneke entel vehhâb."
        Anlamı: "Rabbim! Beni bağışla; bana, benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk (hükümranlık) bahşet. Şüphesiz Sen, bolca lütfeden Vehhâb’sın."
        Önemi: Bu ayet Hz. Süleyman’ın (a.s.) meşhur zenginlik ve mülk duasıdır. Dünyadaki en büyük maddi güç ve genişlik bu dua ile verildiği için, geçim sıkıntısı çekenlerin en çok sarıldığı ayetlerden biridir. [1, 2, 3]

(Not: "Vehhâb" isminin geçtiği üçüncü ayet ise Sâd Suresi 9. ayettir). [1, 2]

38-Sâd Suresi 9. Ayet

Em indehum hazâinu rahmeti rabbikel azîzil vehhâb(vehhâbi).

اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَٓائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَز۪يزِ الْوَهَّابِۚ

Yoksa mutlak güç sahibi ve çok bağışlayan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?


2. Rivayetler, Söylenenler ve Uygulama Şekilleri


İslam alimleri ve dua kitaplarında (Örn: İmam Gazali, Şeyh Ahmed el-Buni gibi isimlerin havas kaynaklarında) bu ayetler ve "Yâ Vehhâb" esması hakkında şu uygulamalar aktarılır:

    Ömür Boyu Geçim Sıkıntısı Çekmemek İçin: Beş vakit farz namazın ardından seccadeden kalkmadan 14 defa "Yâ Vehhâb" demek veya bu iki ayeti okumaya devam eden kişinin ömrü boyunca fakirlik yüzü görmeyeceği, rızkının hiç ummadığı yerlerden yağacağı rivayet edilir. [1]

    Gece Yarısı ve Kuşluk Vakti Sırrı: Gece teheccüd namazından sonra veya sabah kuşluk (duha) namazının ardından secdeden kalkmadan önce bu ayetleri okuyup ardından 196 defa "Yâ Vehhâb celle celâlühû" zikrine devam edenlerin maddi borçlarından çok kısa sürede kurtulacağı söylenir. [1, 2]

    Duasının Kabul Olmasını İsteyenler: Herhangi bir helal dünya malı veya rızık talep etmeden önce, ellerini semaya açıp 7 defa "Yâ Vehhâb" diyerek bu ayetlerle dua edenlerin isteklerinin geri çevrilmeyeceği belirtilir. [1, 2]

EL-VEHHAB:karşılıksız ve sebebsiz olarak bolca ihsan eden,ikram ve hediyelerde bulunan.Yüce Allah,bu isminin geregi olarak,dilediğine ilim ve hikmet,hidayet,dilediğine de mal-Mülk,makam ve mevki,şan şöhret ihsan eder.

Ebced değeri ve zikir saati:
EL-VEHHAB:isminin zikri(14) adettir.Zkir saati Zühre,Günü Cuma günüdür.

Özellikleri ve bazı faydaları:

Bir kimse her beş vakit namazın farzından sonra yerinden kalkmadan 14 kere bu ismin zikrine devam ederse,yaşadığı sürece yokluk ve geçim sıkıntısı çekmez.Allah o kimseye bu ismin zikri hürmetine bol dünyalık verir.
Aynı şekilde veya mümkünse secdede zikretmeye devam ederek Allah’tan ilim,hikmet ve hidayet dilerse,dileği yerine gelir.Yüce Allah’ın ihsan,ikram ve lutfuna mazhar olur.
EL-VEHHAB isminin vekfini bir kağıt üzerine yapıp üzerinde taşıyan kimsenin kısmeti geniş ve rızkı bol olur.Üzernde vekfi olduğu halde sabah namazından sonra 186 defa zikre devam etmek gerekir.
Kuşluk vakti kılınan DUHA namzından sonra secdeye gidip zikrine devam eden kimse dünyalık olarak istediği mal ve menfaate sahip olur.

Read More Read More / Comment Comment
Raşit Tunca Hizbül Kasr Duasını Okuyor


Raşit Tunca Hizbüs Sağir Duasını Okuyor | Hizbül Kasr | Kesintisiz ve Derin Nefes
Bu videoda, kıymetli hafız ve sanatçı Raşit Tunca'nın eşsiz sesiyle Hizbüs Sağir (Hizbül Kasr) duasını sizler için hazırladım. Rahmet ve bereketi bol bu özel duanın manevi atmosferine hep birlikte şahit oluyoruz.

Hizbüs Sağir Duası Nedir?
Hizbüs Sağir (Küçük Hizb), özellikle zor zamanlarda okunan, Allah’ın isimleri ve ayet-i kerimelerle yoğrulmuş güçlü bir manevi sığınma vesilesidir. "Hizbül Kasr" olarak da bilinen bu dua, kalp huzuru, sıkıntıların giderilmesi ve ilahi koruma için okunur.

Videoda Neler Var?
Bu videoda, duanın Arapça metni Raşit Tunca'nın derin ve huşulu sesiyle tilavet edilmektedir. Duanın içeriğinde şu önemli bölümler yer alır:

Besmele ve Salavat

Ha Mim Ayn Sin Gaf ve Kef He Ye Ayn Sad harfleriyle himaye ayetleri

"Feseyekfikehümmullahü vehüves semiul alim" (Allah sana yeter) ayetinin 3 tekrarı

Ya Bariu (100 defa), Ya Latiif (127 defa), Ya Vedud (240 defa) gibi Esma-ül Hüsna zikirleri

Allahümme ya latiiyf... duası

Ya Allah ve Ya Daimu zikirleri (66'şar defa)

Bu Videoyu Neden İzlemelisiniz?

Zihninizi boşaltmak ve manevi bir mola vermek için.

Günlük hayatın stresinden arınmak için.

Raşit Tunca gibi üstat bir ses eşliğinde zikir ve dua etmek için.

Lütfen videoyu beğenmeyi, yorum yapmayı ve manevi atmosferi seven dostlarınızla paylaşmayı unutmayın. Yeni videolardan haberdar olmak için kanalıma abone olun.

⚠ Not: Bu video, manevi huzur amacıyla hazırlanmıştır. Duanın usulüne uygun şekilde, temiz bir ortamda ve kalp huzuruyla okunması tavsiye edilir.
Read More Read More / Comment Comment
Sayfalar (2168): 1 2 3 4 5 … 2168 Sonraki »
Sayfaya Git 

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan


RADYOYA GiR


Foruma Misafir Olarak Gir




FORUMA GiR



Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)


BÖLÜME GiR

MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)




Bölümlerimiz 1:

  • Cuma Selamı
  • Yasin Hatim
  • Dini Bölüm
  • Kültürel Bölüm
  • Raşidi Tarikatı

Bölümlerimiz 2:

  • Tasavvuf Bölümü
  • Raşid Tunca
  • PNG Resimler
  • JPG Resimler
  • GiF Resimler

Sosyal Medya Hesaplarımız

                   
                   
  • Tunca Board
  • Yukarı Çık
  • Lite (Arşiv) Modu
  • RSS
  • impressum
  • Hakkımda
  • iletişim Adresimiz
Support yardım | RAŞiT HOCA | Tarih: 07-30-2026, 02:07 PM Türkçe Çeviri: MyBB Pro, Yazılım: MyBB, © 2002-2026 MyBB Group. | Theme JAMPS