<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Raşit Tunca Board - islamda Kadın ve Aile ve Evlilik]]></title>
		<link>https://tunca.at/</link>
		<description><![CDATA[Raşit Tunca Board - https://tunca.at]]></description>
		<pubDate>Sat, 04 Apr 2026 16:36:11 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Ramazan’da Çocuklarla Neler Yapabilirsiniz?]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=42546</link>
			<pubDate>Fri, 20 Feb 2026 05:52:19 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=42546</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan’da Çocuklarla Neler Yapabilirsiniz?</span></span><br />
<br />
Ramazan ayıda çocuklarla neler yapılabilir? İşte anne-babalara Ramazan’da çocuklarıyla birlikte yapabilecekleri etkinlikler.<br />
Çocukluk; hayatın ilk basamakları olarak tabiri caizse bir staj dönemidir. Hayatı tanımak, yavaş yavaş anlamaya çalışmak, hayatın içerisinde kendini ve çevresindekileri konumlandırmak, kendinden ve en yakınlarından başlayarak insanları, içinde yaşadığı toplumunu ve dünyayı görüp onlar hakkında fikir sahibi olmak ve insanlığın ortak kültürünün ve içinde yaşadığı kendi kültürünün kurallarını öğrenip ona uygun davranış kalıpları geliştirmeye başlamak hep bu dönemde gerçekleşen hayata hazırlık faaliyetleridir.<br />
Hiç şüphesiz bütün bu -kısaca ifade etmek gerekirse- dünyayı ve kendini tanıma faaliyetlerinde çocuğun üzerinde en çok etkiye sahip olan;<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> doğduğu andan itibaren yanında bulunan, ilk adımdan ilk kelimeye her hareketin ve değişimin şahidi, öğretmeni ve şekillendiricisi olan anne- babadır.</span></span> Çocuk dünyayı uzunca bir süre onların davranışları, tepkileri, doğruları ve yanlışları ile öğrenir. Çocuğun anne-babasıyla ilişkisi onun diğer bireylere, nesnelere ve bütün bir hayata karşı aldığı tavırların, benimsediği tutum ve davranışların temelini oluşturur.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Çocuk, doğal olarak yaşadığı kültürün özelliklerini ve yaşam biçimlerini anne-babasının tutumlarından algılamaya başlar.</span></span> Bu nedenle çocuğun yaşamının daha son raki yıllarında yaşadığı topluma adapte olabilmiş, ruh sağlığı yerinde bir birey olabilmesi anne-babasının sergilediği tutum ve davranışlara geniş ölçüde bağlıdır.[1] Bu gerçeği teyit olarak da yapılan araştırmalarda anne-baba davranışlarıyla çocuğun ruh sağlığı ve uyumu arasında yadsınamaz ilişkiler olduğu belirtilmektedir.[2] Anne-babalarından olumsuz tepki alan çocukların ilerleyen hayatlarında planlama ve başa çıkma becerilerinden yoksun kaldıklarını, çocuklarının gereksinmelerine daha az duyarlı olduklarını ve çabucak öfkelenip tepkisel davrandıklarını gösteren çok sayıda araştırma vardır.[3]<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan ayı ise hem içinde barındırdığı özellikler hem de bu özelliklerin hemen hemen bütün toplum tarafından benimsenip coşkuyla yaşanmaya çalışılması açısından oldukça önemli bir aydır.</span></span> Ramazan’da yeme içme, yatma kalkma düzeninin değişmesi, misafirliklerin ve misafirlerin yoğunlaşması, camilerin daha sık ve uzun süreli ziyaret edilmesi çocuklarda merakla karışık bir heyecanı beraberinde getirmektedir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">RAMAZAN AYINDA ÇOCUKLARIMIZLA NELER YAPABİLİRİZ?</span></span><br />
İşte bu merakla karışık heyecan çocuklara ahlaki değerler kazandırmak, içinde yaşadığı toplumun kültürünü anlatmak ve benimsetmek, din ve dini yaşayış hakkındaki algısını derinleştirmek anlamında anne-babalar için bulunmaz bir fırsat olmalı ve mutlaka bu kıymetli zaman dilimi değerlendirilmelidir. Ancak Ramazan’ı çocuk eğitimi anlamında değerlendirirken mutlaka dikkat edilmesi gereken bazı noktalara anne-babaların hassasiyet göstermesi netice alınabilmesi açısından önem arz etmektedir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. Ramazan Hazırlığı Yapalım</span></span><br />
Ramazan denince genelde akla iftar, sahur, teravih gelmekte; Ramazan hazırlığı denince ise mutfak hazırlığı düşünülmektedir. Ancak Ramazan hazırlığı mutfak hazırlığının çok ötesinde bir ruh hazırlığıdır. Ramazan bize bir mesajla gelmektedir ve bu mesaj yeme içmenin ötesinde ruhi bir gelişim ve olgunlaşma mesajıdır. Dolayısıyla Ramazan gelmeden önce Ramazan’ın getirdiği mesajı alabilmek için kendimizi Ramazan’a hazırlamalı ve Ramazan’da kendimizi ruhi anlamda olumlu olarak değiştirmeye karar vermeliyiz. Ancak böylelikle çocuklarımıza Ramazan’ı ve getirdiği mesajları anlatabilir ve ailece Ramazan’a hazırlanabiliriz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. Evimizi Süsleyelim</span></span><br />
Çocuklarımızın Ramazan henüz gelmeden heyecanını ve coşkusunu içlerinde hissetmeleri için; evimizi süsleyebilir, Ramazan’a kaç gün kaldığını gösteren ailece yaptığımız bir takvim hazırlayıp takip sorumluluğunu çocuklarımıza verebiliriz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. Söyleyerek Değil Yaşayarak Anlatalım</span></span><br />
Çocuk­lar davranış kalıpları geliştirirken duyduklarından çok gördüklerini taklit ederler yani kendilerine söylenenden çok yapılanı uygularlar. Dolayısıyla Ramazan ile ilgili olarak en çok dikkat edilmesi gereken husus Ramazan’da kötü alışkanlıklarından mümkün olduğunca arınmış ve farklılaşmış bir birey olarak çocuklarımıza örneklik oluşturmamızdır. Ancak kendimiz yaptıktan sonra anlatacaklarımızın daha etkili olacağını unutmayalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. Yaşlarına Göre Oruç Tutmalarını Teşvik Edelim</span></span><br />
Ra­mazan’da orucun heyecanını yaşamalarını ve ilerleyen yaşlarında tutacakları oruç için kendilerini hazırlamaları amacıyla yaşlarına göre zamanı değişecek şekilde oruç tutmalarını güzel sözlerle ya da küçük hediyelerle teşvik edelim. Küçük yaştakiler birkaç saat ya da yarım gün; ergenliğe yaklaşan yaştakiler ise bünyelerinin kuvvetine ve isteklerine göre birkaç tam gün ya da daha fazla oruç tutabilirler.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. Bizim Orucu Tuttuğumuz, Orucun da Bizi Tuttuğunu Görsünler</span></span><br />
Ramazan içerisinde hem davranış hem de üslup açısından mümkün olduğunca dikkatli ve hassas olmamız orucun en önemli unsurlarından biridir. günümüzde yaygın kanaatin aksine orucun sadece yememe ve içmeme üzerinde değil bunların ötesinde el ve dil ile kimseyi kırmama ve incitmeme üzerinde de olduğunun bilincinde olarak bu bilinçle yıl içerisinde hiç olmadığımız kadar nezaketli ve hoşgörülü olmaya dikkat edersek çocuklarımız Ramazan’ın ve orucun en önemli mesajlarından bir tanesini hiç anlatmanıza gerek kalmadan görüp anlayacaklardır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6. Hastaları ve Muhtaçları Ziyaret Edelim</span></span><br />
Ço­cukla­rımızla beraber hasta ve muhtaçları ziyaret ederek sosyal yardımlaşmanın sadece sözde kalmaması gerektiğini göstermiş, çocuklarımıza insanları sevindirmenin hazzını tattırmış ve ellerindeki sağlık ve varlık nimetinin ne kadar büyük ve önemli olduğunu fark ettirmiş oluruz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7. İftar ve Sahurları Ailece Yapalım</span></span><br />
Çocuklarımız oruç tutmasalar dahi iftar ve sahur vakitlerinde hep beraber ailece sofraya oturmaya dikkat edelim. Uykudan fedakarlık etmeleri gerekse de sahur heyecanını yaşamalarına müsaade edin. İftar ve sahur vakitlerinde hep beraber sesli olarak dua etmeyi düzenli hale getirelim.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">8. Camilere Götürelim</span></span><br />
Ramazan heyecanının yaşandığı en önemli yerler hiç şüphesiz camilerdir. Ramazan boyunca mümkün oldukça çocuklarımızı vakit namazlarına ve özellikle teravih namazına götürelim ki Ramazan coşkusunu yaşayarak, görerek hissetsinler ve Ramazan küçük dünyalarında kalıcı izler bıraksın. Nitekim Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine şahitlik eden Halit Fahri Ozansoy, babasının kendisini çocukluğunda Sultanahmet Camisi’ne götürdüğü bir Kadir Gecesi’ni anlattıktan sonra, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Çocuklukta böyle geceler, din duygusunun, Allah ve peygamber duygusunun ruha derinlemesine işlediği gecelerdir. Babalar bunu bugün de düşünüyorlar mı? Ben, Kur’an’ın nâzil olduğu her Kadir Gecesi’nde o küçük yaşımın, o hayranlık ve iman dolu gecesini hatırlarım. Babam, bana bıraktığı bu kutsal hatıra ile mezarında daha rahat uyuyabilir.”</span></span> diyor.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">9. Çocuk İftarları Düzenleyelim ve İftar Davetlerinde Çocuklarımızı Ev Sahibi Yapalım</span></span><br />
Oruçlulara iftar vermenin önemini ve sevabını çocuğumuza anlatarak, kendi akranlarını çağıracakları çocuk iftarları düzenleyelim ve çocuklarımızın daveti sahiplenerek misafirleri çağırmasını, sofrayı ve ikramları organize etmede sorumluluk almasını sağlayalım. Ayrıca evimizde dost ve akrabalarımıza verdiğimiz iftar davetlerinde çocuklarımıza ev sahibi sorumluluğu vererek onların daveti sahiplenmesini sağlayalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">10. Yanlış Davranış ve Sözlerini Güzelce Düzetelim</span></span><br />
Yanlış bir davranış yaptıklarında yada kötü bir söz söylediklerinde kırmadan, güzelce yaptığının/yaptıklarının yanlış olduğunu sebeplerini açıklayarak anlatalım. Etkili olabilmesi için de mutlak surette kendi davranışlarımıza ve sözlerimize dikkat edelim.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">11. Yardım Kutusu Hazırlayalım</span></span><br />
Evinizde kartondan bir yardım kutusunu çocuklarımızla beraberce hazırlayalım ve çocuklarımızdan birine yardım kutusunun sorumluluğunu vererek Ramazan boyu hem aile fertlerinin hem de misafirlerin yardım kutusuna katkıda bulunmasını sağlayalım. Ramazan’ın sonunda yardım kutumuzu bir yardım kuruluşuna çocuklarımızla beraber götürelim.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">12. Televizyon ve Bilgisayar Kullanmayı Azaltalım</span></span><br />
Ramazan boyunca bizi pasif bırakacak tv izlemeyi ve bilgisayar kullanmayı mümkün olduğunca azaltmaya çalışalım. Ancak bunu yaparken mümkün oldukça tv ve bilgisayar izlemenin yerine koyduğumuz aktivitelerin çocuklarımızın eğleneceği ve keyif alacakları aktiviteler olmasına dikkat edelim ya da yapacağımız aktiviteleri onların sevecekleri ve sıkılmayacakları hale getirelim.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">13. Dost ve Akrabalarımızla İlişkilerimizi Sıklaştıralım</span></span><br />
Dinimizde önemli yeri olan sıla-ı rahim ve vefa kavramlarını çocuklarımızın hayatlarına sokabilmek için Ramazan’ı fırsat bilip dost ve akrabalarımızı mümkünse iftarlara davet edelim, mümkün değilse çocuklarımızla beraber arayıp hal ve hatırlarını sorarak gönüllerini almaya çalışalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">14. Ramazan Panosu Hazırlayalım</span></span><br />
Evimizin güzel bir köşesine Ramazan’la ilgili bilgilerin, hatıraların, güzel söz ve yazıların yer alabileceği günlük yenilenen bir Ramazan panosu hazırlayalım ve panodaki bilgilerin yenilenmesi sorumluluğunu çocuklarımız arasında paylaştıralım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">15. Kültürümüzün Güzelliklerini Yaşatmaya Çalışalım</span></span><br />
Kültürümüzün ve tarihimizin güzelliklerini ailece öğrenip yaşatmaya çalışalım. Çocuklarımıza zimem defterini[4], diş kirasını[5], sadaka taşını[6] anlatıp onlarla bu güzel adetleri günümüze nasıl adapte edip yaşatabileceğimizi tartışalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">16. Kaynak Kitaplarımızla Tanıştıralım</span></span><br />
Çocukla­rımızın Ramazan dolayısıyla dinimize karşı artan merak duygusunu fırsat bilerek sordukları sorulara hemen cevap vermeyip beraberce kaynak kitaplara başvuralım ve onları böylelikle başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere dinimizin kaynak kitaplarıyla tanıştıralım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">17. Ramazan Albümü Hazırlayalım</span></span><br />
Çocukları­mızla beraber yarınlara kalması için içinde Ramazan boyunca yaşadığımız dikkate değer hatıralarımızın, resimlerimizin, gezilerimizin, okuduklarımızın vs. yer alacağı bir Ramazan albümü hazırlayalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">18. Ramazan’ın Etkisi Kalıcı Olsun</span></span><br />
Ramazan sonunda Ramazan boyunca yaşadığımız olumlu değişimleri aile toplantısı yaparak değerlendirelim ve bunu sürdürmeye yönelik neler yapabileceğimizi çocuklarımızla konuşup neticede aldığımız kararlarla Ramazan kazancımızı yıl boyu devam ettirmeye çalışalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dipnotlar:</span></span><br />
<ol type="1" class="mycode_list"><li>İlkay Kasatura “Eğitimin Çocuk Ruh Sağlığındaki Önemi”, Nöro-Psikiyatri Arşivi, Cilt 25, No: 3-4 (1988), s.165;<br />
</li>
<li>Sevda Uluğtekin, “Çocuk Yetiştirme Yöntemleri Açısından Ana Baba Çocuk İlişkileri”, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu Dergisi, 2, 1-3,Ankara,1984, s. 23;<br />
</li>
<li>Abdullah Sürücü, “Anne-Baba Çocuk İletişimi”, Eğitime Yeni Bakışlar, Ali Murat Sünbül (Ed.), Ankara: Mikro Yayınları, 2003, s.204.<br />
</li>
<li>Zimem Defteri: Osmanlılar zamanında Ramazan günlerinde tebdil-i kıyâfet ile, pek çok zengin, hiç tanımadıkları mahallelerdeki bakkal, manav dükkânlarına gider, onlardan Zimem Defteri’ni (veresiye defteri) çıkarmalarını isterlerdi. Baştan, sondan ve ortadan rastgele sahifelerin toplamını yaptırıp, miktarını ödedikten sonra; “Bu borçları silin! Allah kabul etsin!” der, kendilerini tanıtmadan çeker giderlerdi. Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; Borcu sildiren, borçtan kimi kurtardığını bilmezdi... Gizli verilen nâfile sadakanın, açıktan verilen nâfile sadakadan yetmiş kat dahâ sevâp olduğunu bilen zevât, yardımlarını mümkün olduğunca gizliden yapmaya gayret ederdi.<br />
</li>
<li>Osmanlı döneminde zengin köşk veya konaklarda iftara davet edilen misafirlerin yanında fakir halk içinde sofralar hazırlanır, çat kapı gelen Allah misafiri geri çevrilmez, içeriye alınırdı. İftarın verildiği köşk veya konak ziyafet evi halini alırdı, iftar sofralarda tabiri yerindeyse kuş sütü hariç her şey bulunurdu. Misafirler iftarını yapıp teraviye gitmek üzereyken hane sahibi tarafından kadife keseler içerisinde gümüş tabaklar, kehribar tesbihler, oltu taşlı ağızlıklar, gümüş yüzükler... diş kirası olarak hediye edilirdi. Fakir fukaraya ise hane sahibinin zenginliği ve cömertliğine bağlı olarak içinde gümüş akçe veya altın paralar bir kadife kese içerisinde diş kirası olarak verilirdi. Yemeğini bitirenler diş kiralarını aldıktan sonra “Kesenize bereket”, “Allah daha çok versin”, “Ziyade olsun” gibi dualarla konaktan ayrılırlardı.<br />
</li>
<li>Eski İstanbul’da yardımların en göze batmayanı ‘‘sadaka taşları’’ kullanılarak yapılırdı. Bu taşlar bir buçuk-iki metre yüksekliğinde mermerden olurdu. Üst kısımlarının ortasına çanağa benzer bir oyuk açılır, sadaka verenler parayı buraya bırakırlardı. İki metrelik taşların yanında, tepesine rahatça ulaşılabilmesi için birkaç basamak konurdu. İhtiyacı olmasına rağmen dilenmekten çekinenler gecenin geç saatlerinde taşın yanına para almaya gelir ama bırakılan mebláğın tamamını değil, ihtiyaçları olduğu kadarını alırlardı. 17. yüzyıl İstanbul’unu anlatan bir Fransız gezgin, üzerinde para bulunan bir taşa tam bir hafta boyunca kimsenin gelmediğini yazmıştı.<br />
</li>
</ol>
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Mehmet Dinç, Altınoluk Dergisi, Sayı: 317<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan’da Çocuklarla Neler Yapabilirsiniz?</span></span><br />
<br />
Ramazan ayıda çocuklarla neler yapılabilir? İşte anne-babalara Ramazan’da çocuklarıyla birlikte yapabilecekleri etkinlikler.<br />
Çocukluk; hayatın ilk basamakları olarak tabiri caizse bir staj dönemidir. Hayatı tanımak, yavaş yavaş anlamaya çalışmak, hayatın içerisinde kendini ve çevresindekileri konumlandırmak, kendinden ve en yakınlarından başlayarak insanları, içinde yaşadığı toplumunu ve dünyayı görüp onlar hakkında fikir sahibi olmak ve insanlığın ortak kültürünün ve içinde yaşadığı kendi kültürünün kurallarını öğrenip ona uygun davranış kalıpları geliştirmeye başlamak hep bu dönemde gerçekleşen hayata hazırlık faaliyetleridir.<br />
Hiç şüphesiz bütün bu -kısaca ifade etmek gerekirse- dünyayı ve kendini tanıma faaliyetlerinde çocuğun üzerinde en çok etkiye sahip olan;<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> doğduğu andan itibaren yanında bulunan, ilk adımdan ilk kelimeye her hareketin ve değişimin şahidi, öğretmeni ve şekillendiricisi olan anne- babadır.</span></span> Çocuk dünyayı uzunca bir süre onların davranışları, tepkileri, doğruları ve yanlışları ile öğrenir. Çocuğun anne-babasıyla ilişkisi onun diğer bireylere, nesnelere ve bütün bir hayata karşı aldığı tavırların, benimsediği tutum ve davranışların temelini oluşturur.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Çocuk, doğal olarak yaşadığı kültürün özelliklerini ve yaşam biçimlerini anne-babasının tutumlarından algılamaya başlar.</span></span> Bu nedenle çocuğun yaşamının daha son raki yıllarında yaşadığı topluma adapte olabilmiş, ruh sağlığı yerinde bir birey olabilmesi anne-babasının sergilediği tutum ve davranışlara geniş ölçüde bağlıdır.[1] Bu gerçeği teyit olarak da yapılan araştırmalarda anne-baba davranışlarıyla çocuğun ruh sağlığı ve uyumu arasında yadsınamaz ilişkiler olduğu belirtilmektedir.[2] Anne-babalarından olumsuz tepki alan çocukların ilerleyen hayatlarında planlama ve başa çıkma becerilerinden yoksun kaldıklarını, çocuklarının gereksinmelerine daha az duyarlı olduklarını ve çabucak öfkelenip tepkisel davrandıklarını gösteren çok sayıda araştırma vardır.[3]<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan ayı ise hem içinde barındırdığı özellikler hem de bu özelliklerin hemen hemen bütün toplum tarafından benimsenip coşkuyla yaşanmaya çalışılması açısından oldukça önemli bir aydır.</span></span> Ramazan’da yeme içme, yatma kalkma düzeninin değişmesi, misafirliklerin ve misafirlerin yoğunlaşması, camilerin daha sık ve uzun süreli ziyaret edilmesi çocuklarda merakla karışık bir heyecanı beraberinde getirmektedir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">RAMAZAN AYINDA ÇOCUKLARIMIZLA NELER YAPABİLİRİZ?</span></span><br />
İşte bu merakla karışık heyecan çocuklara ahlaki değerler kazandırmak, içinde yaşadığı toplumun kültürünü anlatmak ve benimsetmek, din ve dini yaşayış hakkındaki algısını derinleştirmek anlamında anne-babalar için bulunmaz bir fırsat olmalı ve mutlaka bu kıymetli zaman dilimi değerlendirilmelidir. Ancak Ramazan’ı çocuk eğitimi anlamında değerlendirirken mutlaka dikkat edilmesi gereken bazı noktalara anne-babaların hassasiyet göstermesi netice alınabilmesi açısından önem arz etmektedir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. Ramazan Hazırlığı Yapalım</span></span><br />
Ramazan denince genelde akla iftar, sahur, teravih gelmekte; Ramazan hazırlığı denince ise mutfak hazırlığı düşünülmektedir. Ancak Ramazan hazırlığı mutfak hazırlığının çok ötesinde bir ruh hazırlığıdır. Ramazan bize bir mesajla gelmektedir ve bu mesaj yeme içmenin ötesinde ruhi bir gelişim ve olgunlaşma mesajıdır. Dolayısıyla Ramazan gelmeden önce Ramazan’ın getirdiği mesajı alabilmek için kendimizi Ramazan’a hazırlamalı ve Ramazan’da kendimizi ruhi anlamda olumlu olarak değiştirmeye karar vermeliyiz. Ancak böylelikle çocuklarımıza Ramazan’ı ve getirdiği mesajları anlatabilir ve ailece Ramazan’a hazırlanabiliriz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. Evimizi Süsleyelim</span></span><br />
Çocuklarımızın Ramazan henüz gelmeden heyecanını ve coşkusunu içlerinde hissetmeleri için; evimizi süsleyebilir, Ramazan’a kaç gün kaldığını gösteren ailece yaptığımız bir takvim hazırlayıp takip sorumluluğunu çocuklarımıza verebiliriz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. Söyleyerek Değil Yaşayarak Anlatalım</span></span><br />
Çocuk­lar davranış kalıpları geliştirirken duyduklarından çok gördüklerini taklit ederler yani kendilerine söylenenden çok yapılanı uygularlar. Dolayısıyla Ramazan ile ilgili olarak en çok dikkat edilmesi gereken husus Ramazan’da kötü alışkanlıklarından mümkün olduğunca arınmış ve farklılaşmış bir birey olarak çocuklarımıza örneklik oluşturmamızdır. Ancak kendimiz yaptıktan sonra anlatacaklarımızın daha etkili olacağını unutmayalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. Yaşlarına Göre Oruç Tutmalarını Teşvik Edelim</span></span><br />
Ra­mazan’da orucun heyecanını yaşamalarını ve ilerleyen yaşlarında tutacakları oruç için kendilerini hazırlamaları amacıyla yaşlarına göre zamanı değişecek şekilde oruç tutmalarını güzel sözlerle ya da küçük hediyelerle teşvik edelim. Küçük yaştakiler birkaç saat ya da yarım gün; ergenliğe yaklaşan yaştakiler ise bünyelerinin kuvvetine ve isteklerine göre birkaç tam gün ya da daha fazla oruç tutabilirler.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. Bizim Orucu Tuttuğumuz, Orucun da Bizi Tuttuğunu Görsünler</span></span><br />
Ramazan içerisinde hem davranış hem de üslup açısından mümkün olduğunca dikkatli ve hassas olmamız orucun en önemli unsurlarından biridir. günümüzde yaygın kanaatin aksine orucun sadece yememe ve içmeme üzerinde değil bunların ötesinde el ve dil ile kimseyi kırmama ve incitmeme üzerinde de olduğunun bilincinde olarak bu bilinçle yıl içerisinde hiç olmadığımız kadar nezaketli ve hoşgörülü olmaya dikkat edersek çocuklarımız Ramazan’ın ve orucun en önemli mesajlarından bir tanesini hiç anlatmanıza gerek kalmadan görüp anlayacaklardır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6. Hastaları ve Muhtaçları Ziyaret Edelim</span></span><br />
Ço­cukla­rımızla beraber hasta ve muhtaçları ziyaret ederek sosyal yardımlaşmanın sadece sözde kalmaması gerektiğini göstermiş, çocuklarımıza insanları sevindirmenin hazzını tattırmış ve ellerindeki sağlık ve varlık nimetinin ne kadar büyük ve önemli olduğunu fark ettirmiş oluruz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7. İftar ve Sahurları Ailece Yapalım</span></span><br />
Çocuklarımız oruç tutmasalar dahi iftar ve sahur vakitlerinde hep beraber ailece sofraya oturmaya dikkat edelim. Uykudan fedakarlık etmeleri gerekse de sahur heyecanını yaşamalarına müsaade edin. İftar ve sahur vakitlerinde hep beraber sesli olarak dua etmeyi düzenli hale getirelim.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">8. Camilere Götürelim</span></span><br />
Ramazan heyecanının yaşandığı en önemli yerler hiç şüphesiz camilerdir. Ramazan boyunca mümkün oldukça çocuklarımızı vakit namazlarına ve özellikle teravih namazına götürelim ki Ramazan coşkusunu yaşayarak, görerek hissetsinler ve Ramazan küçük dünyalarında kalıcı izler bıraksın. Nitekim Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine şahitlik eden Halit Fahri Ozansoy, babasının kendisini çocukluğunda Sultanahmet Camisi’ne götürdüğü bir Kadir Gecesi’ni anlattıktan sonra, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Çocuklukta böyle geceler, din duygusunun, Allah ve peygamber duygusunun ruha derinlemesine işlediği gecelerdir. Babalar bunu bugün de düşünüyorlar mı? Ben, Kur’an’ın nâzil olduğu her Kadir Gecesi’nde o küçük yaşımın, o hayranlık ve iman dolu gecesini hatırlarım. Babam, bana bıraktığı bu kutsal hatıra ile mezarında daha rahat uyuyabilir.”</span></span> diyor.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">9. Çocuk İftarları Düzenleyelim ve İftar Davetlerinde Çocuklarımızı Ev Sahibi Yapalım</span></span><br />
Oruçlulara iftar vermenin önemini ve sevabını çocuğumuza anlatarak, kendi akranlarını çağıracakları çocuk iftarları düzenleyelim ve çocuklarımızın daveti sahiplenerek misafirleri çağırmasını, sofrayı ve ikramları organize etmede sorumluluk almasını sağlayalım. Ayrıca evimizde dost ve akrabalarımıza verdiğimiz iftar davetlerinde çocuklarımıza ev sahibi sorumluluğu vererek onların daveti sahiplenmesini sağlayalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">10. Yanlış Davranış ve Sözlerini Güzelce Düzetelim</span></span><br />
Yanlış bir davranış yaptıklarında yada kötü bir söz söylediklerinde kırmadan, güzelce yaptığının/yaptıklarının yanlış olduğunu sebeplerini açıklayarak anlatalım. Etkili olabilmesi için de mutlak surette kendi davranışlarımıza ve sözlerimize dikkat edelim.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">11. Yardım Kutusu Hazırlayalım</span></span><br />
Evinizde kartondan bir yardım kutusunu çocuklarımızla beraberce hazırlayalım ve çocuklarımızdan birine yardım kutusunun sorumluluğunu vererek Ramazan boyu hem aile fertlerinin hem de misafirlerin yardım kutusuna katkıda bulunmasını sağlayalım. Ramazan’ın sonunda yardım kutumuzu bir yardım kuruluşuna çocuklarımızla beraber götürelim.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">12. Televizyon ve Bilgisayar Kullanmayı Azaltalım</span></span><br />
Ramazan boyunca bizi pasif bırakacak tv izlemeyi ve bilgisayar kullanmayı mümkün olduğunca azaltmaya çalışalım. Ancak bunu yaparken mümkün oldukça tv ve bilgisayar izlemenin yerine koyduğumuz aktivitelerin çocuklarımızın eğleneceği ve keyif alacakları aktiviteler olmasına dikkat edelim ya da yapacağımız aktiviteleri onların sevecekleri ve sıkılmayacakları hale getirelim.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">13. Dost ve Akrabalarımızla İlişkilerimizi Sıklaştıralım</span></span><br />
Dinimizde önemli yeri olan sıla-ı rahim ve vefa kavramlarını çocuklarımızın hayatlarına sokabilmek için Ramazan’ı fırsat bilip dost ve akrabalarımızı mümkünse iftarlara davet edelim, mümkün değilse çocuklarımızla beraber arayıp hal ve hatırlarını sorarak gönüllerini almaya çalışalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">14. Ramazan Panosu Hazırlayalım</span></span><br />
Evimizin güzel bir köşesine Ramazan’la ilgili bilgilerin, hatıraların, güzel söz ve yazıların yer alabileceği günlük yenilenen bir Ramazan panosu hazırlayalım ve panodaki bilgilerin yenilenmesi sorumluluğunu çocuklarımız arasında paylaştıralım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">15. Kültürümüzün Güzelliklerini Yaşatmaya Çalışalım</span></span><br />
Kültürümüzün ve tarihimizin güzelliklerini ailece öğrenip yaşatmaya çalışalım. Çocuklarımıza zimem defterini[4], diş kirasını[5], sadaka taşını[6] anlatıp onlarla bu güzel adetleri günümüze nasıl adapte edip yaşatabileceğimizi tartışalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">16. Kaynak Kitaplarımızla Tanıştıralım</span></span><br />
Çocukla­rımızın Ramazan dolayısıyla dinimize karşı artan merak duygusunu fırsat bilerek sordukları sorulara hemen cevap vermeyip beraberce kaynak kitaplara başvuralım ve onları böylelikle başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere dinimizin kaynak kitaplarıyla tanıştıralım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">17. Ramazan Albümü Hazırlayalım</span></span><br />
Çocukları­mızla beraber yarınlara kalması için içinde Ramazan boyunca yaşadığımız dikkate değer hatıralarımızın, resimlerimizin, gezilerimizin, okuduklarımızın vs. yer alacağı bir Ramazan albümü hazırlayalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">18. Ramazan’ın Etkisi Kalıcı Olsun</span></span><br />
Ramazan sonunda Ramazan boyunca yaşadığımız olumlu değişimleri aile toplantısı yaparak değerlendirelim ve bunu sürdürmeye yönelik neler yapabileceğimizi çocuklarımızla konuşup neticede aldığımız kararlarla Ramazan kazancımızı yıl boyu devam ettirmeye çalışalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dipnotlar:</span></span><br />
<ol type="1" class="mycode_list"><li>İlkay Kasatura “Eğitimin Çocuk Ruh Sağlığındaki Önemi”, Nöro-Psikiyatri Arşivi, Cilt 25, No: 3-4 (1988), s.165;<br />
</li>
<li>Sevda Uluğtekin, “Çocuk Yetiştirme Yöntemleri Açısından Ana Baba Çocuk İlişkileri”, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu Dergisi, 2, 1-3,Ankara,1984, s. 23;<br />
</li>
<li>Abdullah Sürücü, “Anne-Baba Çocuk İletişimi”, Eğitime Yeni Bakışlar, Ali Murat Sünbül (Ed.), Ankara: Mikro Yayınları, 2003, s.204.<br />
</li>
<li>Zimem Defteri: Osmanlılar zamanında Ramazan günlerinde tebdil-i kıyâfet ile, pek çok zengin, hiç tanımadıkları mahallelerdeki bakkal, manav dükkânlarına gider, onlardan Zimem Defteri’ni (veresiye defteri) çıkarmalarını isterlerdi. Baştan, sondan ve ortadan rastgele sahifelerin toplamını yaptırıp, miktarını ödedikten sonra; “Bu borçları silin! Allah kabul etsin!” der, kendilerini tanıtmadan çeker giderlerdi. Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; Borcu sildiren, borçtan kimi kurtardığını bilmezdi... Gizli verilen nâfile sadakanın, açıktan verilen nâfile sadakadan yetmiş kat dahâ sevâp olduğunu bilen zevât, yardımlarını mümkün olduğunca gizliden yapmaya gayret ederdi.<br />
</li>
<li>Osmanlı döneminde zengin köşk veya konaklarda iftara davet edilen misafirlerin yanında fakir halk içinde sofralar hazırlanır, çat kapı gelen Allah misafiri geri çevrilmez, içeriye alınırdı. İftarın verildiği köşk veya konak ziyafet evi halini alırdı, iftar sofralarda tabiri yerindeyse kuş sütü hariç her şey bulunurdu. Misafirler iftarını yapıp teraviye gitmek üzereyken hane sahibi tarafından kadife keseler içerisinde gümüş tabaklar, kehribar tesbihler, oltu taşlı ağızlıklar, gümüş yüzükler... diş kirası olarak hediye edilirdi. Fakir fukaraya ise hane sahibinin zenginliği ve cömertliğine bağlı olarak içinde gümüş akçe veya altın paralar bir kadife kese içerisinde diş kirası olarak verilirdi. Yemeğini bitirenler diş kiralarını aldıktan sonra “Kesenize bereket”, “Allah daha çok versin”, “Ziyade olsun” gibi dualarla konaktan ayrılırlardı.<br />
</li>
<li>Eski İstanbul’da yardımların en göze batmayanı ‘‘sadaka taşları’’ kullanılarak yapılırdı. Bu taşlar bir buçuk-iki metre yüksekliğinde mermerden olurdu. Üst kısımlarının ortasına çanağa benzer bir oyuk açılır, sadaka verenler parayı buraya bırakırlardı. İki metrelik taşların yanında, tepesine rahatça ulaşılabilmesi için birkaç basamak konurdu. İhtiyacı olmasına rağmen dilenmekten çekinenler gecenin geç saatlerinde taşın yanına para almaya gelir ama bırakılan mebláğın tamamını değil, ihtiyaçları olduğu kadarını alırlardı. 17. yüzyıl İstanbul’unu anlatan bir Fransız gezgin, üzerinde para bulunan bir taşa tam bir hafta boyunca kimsenin gelmediğini yazmıştı.<br />
</li>
</ol>
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Mehmet Dinç, Altınoluk Dergisi, Sayı: 317<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Beni aşağılayan birine nasıl tepki vermeliyim?]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=38243</link>
			<pubDate>Mon, 26 May 2025 19:51:14 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=38243</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Beni aşağılayan birine nasıl tepki vermeliyim?</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Soru Detayı</span></span><br />
<br />
- Arkadaşım fakirliğimle beni ezmeye çalışıyor. Ona nasıl bir tepki vermeliyim? Ahirette ona bunun hesabı sorulur mu?<br />
- Yeni ayakkabı aldığımda onun çakma olup olmadığını sorarak beni aşağıladı. Sürekli kendi parasını ve hayatını övdü. Bana hep çok fakirim muamelesi yaptı (fakir olmamama rağmen) Ahirette ona bunun hesabı sorulacağını bilirsem içim rahat olacak.<br />
- Sizce ona nasıl bir tepki vermeliyim?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cevap</span></span><br />
<br />
Değerli kardeşimiz,<br />
<br />
Elbette kim zerre miktarınca iyilik yapmışsa onun mükâfatını ve kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onun da cezasını ahirette görecektir. Bundan şüpheniz olmasın.<br />
<br />
Arkadaşınızın size karşı olan davranışlarının altında yatan gerçek düşünceyi bilmeden onu yargılamanın doğru olmadığını düşünüyoruz. Muhtemelen onun size yönelttiği soru ve yaptığı davranışlar değil, sizin o davranışlara vermiş olduğunuz anlam sizi rahatsız ediyordur.<br />
<br />
Veya onun tutum ve davranışlarını kişileştirmenizden dolayı da rahatsızlık duymuş olabilirsiniz. Çünkü markalı ayakkabılar ve çantalar o kadar fahiş fiyattan satılıyor ki, birçok ünlü isimi de bazen çakma ayakkabı veya çanta kullanabiliyor.<br />
<br />
Belki arkadaşınız kendisi de çakma kullandığı için merak etmiş ve size sormuş da olabilir.<br />
<br />
Gençler arasında böyle bir soru, mutlaka aşağılama anlamında olmayabilir. Nitekim sizin de ifade ettiğiniz gibi, zaten fakir değilsiniz, o kişi eğer yakın arkadaşınız ise, zaten ailenizin maddi durumunu biliyor ve bildiği için de rahatlıkla bu tarz bir soruyor olabilir.<br />
<br />
Aslında günlük hayatta yanlış anlaşılmalar maalesef çok sık yaşanıyor. Bundan dolayı bu arkadaşınız veya diğer arkadaşlarınızın sizi rahatız eden bir söz ve davranışı karşısında en güzeli, sakin bir şekilde arkadaşınıza bundan neyi kastettiğini sormanızdır. <br />
<br />
Sorduğunuzda olumlu bir cevap verirse, teşekkür eder, arkadaşlığınıza devam ederseniz. Ama olumsuz, yani aşağılayıcı bir cevap verirse, siz değil ama o arkadaşınızın sorunlu birisi olduğu anlamına gelir. Yani üzerinize almaya, bundan dolayı arkadaşınızla tartışmaya gerek yok.<br />
<br />
Bu durumda yapılacak şey, böyle birisi ile arkadaşlığınızı en aza indirmek, araya mesafe koymaktır.<br />
<br />
Rabbim yâr ve yardımcınız olsun. Âmin.<br />
<br />
Selam ve dua ile...<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sorularla İslamiyet</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Beni aşağılayan birine nasıl tepki vermeliyim?</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Soru Detayı</span></span><br />
<br />
- Arkadaşım fakirliğimle beni ezmeye çalışıyor. Ona nasıl bir tepki vermeliyim? Ahirette ona bunun hesabı sorulur mu?<br />
- Yeni ayakkabı aldığımda onun çakma olup olmadığını sorarak beni aşağıladı. Sürekli kendi parasını ve hayatını övdü. Bana hep çok fakirim muamelesi yaptı (fakir olmamama rağmen) Ahirette ona bunun hesabı sorulacağını bilirsem içim rahat olacak.<br />
- Sizce ona nasıl bir tepki vermeliyim?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cevap</span></span><br />
<br />
Değerli kardeşimiz,<br />
<br />
Elbette kim zerre miktarınca iyilik yapmışsa onun mükâfatını ve kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onun da cezasını ahirette görecektir. Bundan şüpheniz olmasın.<br />
<br />
Arkadaşınızın size karşı olan davranışlarının altında yatan gerçek düşünceyi bilmeden onu yargılamanın doğru olmadığını düşünüyoruz. Muhtemelen onun size yönelttiği soru ve yaptığı davranışlar değil, sizin o davranışlara vermiş olduğunuz anlam sizi rahatsız ediyordur.<br />
<br />
Veya onun tutum ve davranışlarını kişileştirmenizden dolayı da rahatsızlık duymuş olabilirsiniz. Çünkü markalı ayakkabılar ve çantalar o kadar fahiş fiyattan satılıyor ki, birçok ünlü isimi de bazen çakma ayakkabı veya çanta kullanabiliyor.<br />
<br />
Belki arkadaşınız kendisi de çakma kullandığı için merak etmiş ve size sormuş da olabilir.<br />
<br />
Gençler arasında böyle bir soru, mutlaka aşağılama anlamında olmayabilir. Nitekim sizin de ifade ettiğiniz gibi, zaten fakir değilsiniz, o kişi eğer yakın arkadaşınız ise, zaten ailenizin maddi durumunu biliyor ve bildiği için de rahatlıkla bu tarz bir soruyor olabilir.<br />
<br />
Aslında günlük hayatta yanlış anlaşılmalar maalesef çok sık yaşanıyor. Bundan dolayı bu arkadaşınız veya diğer arkadaşlarınızın sizi rahatız eden bir söz ve davranışı karşısında en güzeli, sakin bir şekilde arkadaşınıza bundan neyi kastettiğini sormanızdır. <br />
<br />
Sorduğunuzda olumlu bir cevap verirse, teşekkür eder, arkadaşlığınıza devam ederseniz. Ama olumsuz, yani aşağılayıcı bir cevap verirse, siz değil ama o arkadaşınızın sorunlu birisi olduğu anlamına gelir. Yani üzerinize almaya, bundan dolayı arkadaşınızla tartışmaya gerek yok.<br />
<br />
Bu durumda yapılacak şey, böyle birisi ile arkadaşlığınızı en aza indirmek, araya mesafe koymaktır.<br />
<br />
Rabbim yâr ve yardımcınız olsun. Âmin.<br />
<br />
Selam ve dua ile...<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sorularla İslamiyet</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Harama bakmaktan nasıl korunuruz; ibadetlerimden zevk alamıyorum ne yapmam gerekir?]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=38241</link>
			<pubDate>Mon, 26 May 2025 19:48:06 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=38241</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Harama bakmaktan nasıl korunuruz; ibadetlerimden zevk alamıyorum ne yapmam gerekir?</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Soru Detayı</span></span><br />
<br />
-  Haram olan şeyleri izlemenin günahı nedir? <br />
- Yaz geliyor, yine dışarıda kadınlar kızlar açık saçık giyinmeye başladılar. Bunlardan gözlerimizi nasıl koruruz? Çünkü ne tarafa bakarsak bakalım her tarafta bulunuyorlar.<br />
- Namazlarımı her zaman kılmıyorum gafletten, ama kılmak istiyorum, nasıl başlayabilirim?.. Çünkü çok istiyorum namaza başlamayı.<br />
- Kıldığım namazlardan haz alamıyorum. Bu nedendir ve nasıl çözümlenir?<br />
- Harama nazar konusunda bilgi verir misiniz?..<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cevap</span></span><br />
<br />
Değerli kardeşimiz,<br />
<br />
Cevap 1:<br />
<br />
İsra suresinin 32. ayetinde Cenab-ı Hak, "Sakın zinaya yaklaşmayın!" buyuruyor. Buradaki "yaklaşmayın" emrinden hareketle İslam fıkıh alimleri insanı zinaya götürebilecek her türlü amelin yasak olduğunu ifade etmişlerdir. Müstehcen resim veya görüntülere bakmayı da bu kategori içinde mütalaa edebiliriz. Bu sebeple bu tür resimlere bakmak caiz değildir.<br />
<br />
    “Hem Kur’ân merhameten kadınların hürmetini muhafaza için hayâ perdesini takmasını emreder. Tâ hevesât-ı rezîlenin ayağı altında o şefkat madenleri zillet çekmesinler. Âlet-i hevesât ehemmiyetsiz bir metâ hükmüne geçmesinler. Medeniyet ise kadınları yuvalarından çıkarıp perdelerini yırtıp beşeri de baştan çıkarmıştır.”(bk. Sözler, s. 381)<br />
<br />
Toplumun bozulmasını netice veren sebeplerden birisi bu sözlerde ifade edildiği gibi, kadınların yuvalarından çıkıp ölçüsüz bir şekilde topluma karışarak, hürmete lâyık bir varlık iken ehemmiyetsiz bir eşya hâline gelmesidir. Bu durumdan kadınlar kendilerine olan hürmeti kaybettikleri gibi, toplum fertlerinin de bozulmasına sebep olmuşlardır.<br />
<br />
Açık saçıklığın başını alıp yürüdüğü, hayâ perdesinin ayaklar altına alındığı bir zamanda, Müslümanın vazifesi daha da ağırlaşmakta, imanını muhafaza için daha çok titiz davranması gerekmektedir. Çünkü artık toplumumuzda kadının girmediği yer kalmamış gibidir. Çarşıda, pazarda, otobüste, vapurda, resmî dairelerde çoklukla bulunmaktadır. Bu vaziyet karşısında Müslümanın kendisini toplumdan ayrı ve uzak tutması, her şeyden el etek çekmesi düşünülemez. Fakat inancının icabı bazı prensiplere uymak durumundadır.<br />
<br />
İnsanın kendisine yabancı olan kadınla, kadının da kendisine yabancı olan erkekle münasebeti sınırlıdır; belli ölçülere tâbidir. Rabbimiz mü’min erkek ve kadınlara şöyle buyurur:<br />
<br />
    “Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, mahrem yerlerini korusunlar. Bu onların arınmasını daha iyi sağlar. Allah yaptıklarınızdan şüphesiz haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar...”(Nur Sûresi, 24/30-31)<br />
<br />
Bu âyetlerde açık bir şekilde, mü’min erkeklerin kendilerine yabancı olan nâmahrem kadınlara, kendilerine nikâhları düşen hanımlara; kadınların da kendilerine yabancı olan erkeklere bakmamaları bildirilmektedir.<br />
<br />
- Yasaklanan bu bakışın sınırı ve mahiyeti nedir, nasıl olacaktır?<br />
<br />
Âyette geçen “gözleri kapamaktan” maksat, gözleri kapatıp başı yere eğerek yürümek, dolaşmak değildir. Zaten bu şekilde davranmak da mümkün değildir. Bir insan tâbiî olarak karşılaştığı erkeği ve kadını görür, bakar. Ancak burada anlatılmak istenen husus, karşı cinse şehvetle, cinsî bir duygu besleyerek bakmaktır. Şehvetle bakmanın ölçüsü de, devamlı olarak birkaç sefer bakıp durmaktır.  Bu ölçüyü de Resul-i Ekrem Efendimizden (a.s.m.) öğrenmekteyiz. Bu hususta Hz. Ali’ye şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
    “Yâ Ali, arka arkaya bakma! Birinci bakış hakkındır, fakat ikinci bakışta hakkın yoktur.”(Ebû Davud, Nikâh: 43; Tirmizi, Edeb: 28)<br />
<br />
Karşı cins insanın gözüne iliştiği zaman, gözlerini ayırmadan bakıp durmamalı, başını çevirmeli. Böylece şehvetle bakma sınırına da yaklaşmamış olur. Çünkü umumiyetle fuhşun kapısı önce bakışla aralanır. Daha sonra diğer kapılar birbirini açar. Bu sebepten zinaya açılan ilk kapı böylece kapanmış sayılır.<br />
<br />
Fahrüddin Râzi, tefsirinde Tevrat’tan şu cümleyi nakletmektedir:<br />
<br />
    “Harama bakış kalbe şehvet tohumunu eker. Her şehvet de insanda derin hüzünler doğurur.”<br />
<br />
Kalbe düşen her günah tohumu, müsait zemin bulup yeşerirse insanın mânevî hayatını tehlikeye sokar. Bir mâneviyat büyüğü olan Zünnün Mısrî’nin dediği gibi, “Gözleri günahlara kapamak korunmanın en güzel yoludur.”<br />
<br />
Kendisini haramdan muhafazaya çalışan Müslümanın durumunu da Peygamber Efendimiz (asm) şöyle anlatmaktadır:<br />
<br />
    “Bir kadının güzelliği bir Müslümanın gözüne çarpar da ondan gözünü çevirirse, Cenab-ı Hak o Müslümana lezzetini kalbinde duyacağı bir ibadet bahşeder.”(Müsned, V/264)<br />
<br />
Bilindiği gibi erkeğin erkeğe ve yabancı kadınlara avret sayılan, göstermesi haram olan yerleri, müçtehidlerin ekserisinin görüşüne göre diz ile göbek arasıdır. Kadının da kendi mahremleri dışındaki erkeklere karşı avret sayılan, caiz olmayan yerleri el ve yüzün dışında kalan vücudunun tamamıdır.<br />
<br />
Buna göre kadının, bir erkeğin vücudunun, göbekle dizi arası dışında kalan yerlerine şehvetsiz olarak ve tekrar edilmeden bakması caizdir. Erkeğin de, kadının el ve yüzüne şehvet hissi olmadığı takdirde bakması helâldir. Ancak cinsî bir zevk duyarak erkeğin veya kadının birbirlerinin bu kısımlarına bakmaları yasak sınırına girer.<br />
<br />
İnsan, gerek iş hayatında, gerekse bazı zaruret hallerinde, kendisine yabancı olan kadına bakabilmektedir. Yukarıda, mealini verdiğimiz âyetin tefsirinde Tefsir-i Kebir sahibi Fahrüddin Râzi, bu zaruretleri şu şekilde tasnif etmektedir:<br />
<br />
    * İnsan, evlenmeye niyet ettiği kadının yüzüne ve ellerine bakabilir. Nitekim bir defasında Ebû Hüreyre, Peygamberimizin yanında bulunurken bir adam gelerek, Ensar kadınlarından birisiyle evlenmek istediğini söyler. Peygamberimiz, “O kadına baktın mı?” diye sorunca, o zat, “Hayır!..” der. Peygamberimiz tekrar, “Öyleyse git, ona bak, çünkü Ensar'ın gözlerinde bir şey vardır.”(Müslim, Nikâh: 74)<br />
<br />
    buyurur. Bu hususta şehvetle de olsa bakılabileceği kaydı zikredilmektedir.<br />
<br />
    * Mahkeme huzurunda, hâkimin veya şahitlerin kadını tanımaları için bakmaları, caizdir. Çünkü burada bir haksızlığın giderilmesi ve bir hakkın yerine gelmesi bahis mevzuudur.(et-Tefsîrü’l-Kebîr, XXIII/203<br />
<br />
Fetevâ-yi Hindiye’de şu cümleleri görmek mümkündür:<br />
<br />
    “Fitne ve şehvetten korkulmadığı takdirde, kadının eline ve yüzüne bakmak mubahtır.”(Fetevâ-yı Hindiyye, V/329<br />
<br />
Yine el-Mühezzeb isimli eserde, “Zaruret olduğu takdirde bir tüccar, yüzü açık bir kadına bakabilir. Kötü bir niyet olmazsa Allah indinde mes’ul olmaz.”(el-Mühezze, II/34) denilmektedir.<br />
<br />
Cevap 2:<br />
<br />
Evvela, zevk almak için namaz kılmamaktayız. Bununla beraber, namazdan zevk almamıza mani olan bazı nedenler vardır:<br />
<br />
    1. Günah ve isyanlarımız,<br />
    2. İmanın taklidi olması,<br />
    3. İbadetleri kime karşı işlediğimizi tam olarak bilmemek,<br />
    4. Namaz ve ibadetlerin bizim fıtri vazifemiz olduğunu bilmemek ve bir yük olarak görmek,<br />
    5. Namazla bütün mahlukatın yaptığı vazifelerin tamama erdiğinden gafil olmak,<br />
    6. Namaz kıldığımız vakit, mevcudatın bizden razı olduğunu bilmemek.<br />
<br />
Allah'ımız bizi yoktan var etti. Taş olabilirdik, ağaç veya hayvan olabilirdik. Hattâ bir canavar da olabilirdik. Fakat insan olarak yaratıldık. Bunun yanında Hristiyan, Yahudi veya Budist de olabilirdik. Ama Müslüman olduk.<br />
<br />
Bu nimetler ilk anda aklımıza gelmeyebiliyor. Daha bunlar gibi düşünemediğimiz o kadar nimetler var ki, saymakla bitmez. Bize bir kalem hediye edene teşekkür ediyoruz, bir kitap verene minnet duyuyoruz. Çünkü bunu insanlığın ve nezaketin gereği olarak yapıyoruz. Ya bize bu kadar nimetleri verene teşekkür etmek, minnet duymak gerekmez mi?<br />
<br />
İşte namaz en büyük şükür, en açık teşekkürdür. Namaza bütün vücudumuzla katılıyoruz: Elimiz, ayağımız, gözümüz, dilimiz, başımız; aklımız, kalbimiz, hayalimiz bütün duygularımızla... Böylece bütün bu organ ve duygularımızla Allah'ımıza şükrümüzü iletmiş oluyoruz.<br />
<br />
Namaz kılmayan insan böyle bir teşekkürü bile yapmıyor. Milyarlar verse elde edemeyeceği nimetlere sahip olmanın değerini fark edemiyor. Allah göstermesin, gözümüzün birisini kaybetsek, dünyanın parasını harcasak yerine aynısını koyabilir miyiz? Bir kaza sonunda dilimizi kaybetsek, fakat bütün dünyanın yarısını versek bir dil bulabilir miyiz?<br />
<br />
İnsan olarak her şeye sahip olmak istiyoruz. Dünyada ne varsa bizde de aynısının bulunmasını arzu ediyoruz. İhtiyaçlarımız o kadar çok ki... Sadece bu dünya ile de yetinmiyoruz. Sonsuz bir hayat istiyoruz, Cenneti istiyoruz, Peygamberimizle birlikte olmayı diliyoruz.<br />
<br />
Bunları elde etmeye gücümüz yetmeyeceğine göre kimden isteyeceğiz? Her halde bu dünyayı, yıldızlan, gökleri ve âhireti var edenden isteyeceğiz. Onu istemenin de yolu Allah'ı kendimizi sevdirmekle olur. Kendimizi Allah'a sevdirmenin en iyi yolu da Onun huzurunda her gün beş defa eğilmek, secdeye varmakladır.<br />
<br />
Böylece namaz kılmakla Rabbimizin huzuruna çıkmış oluyoruz. İçimize sevinç doluyor, neşe doluyor ve mutluluk doluyor. Kendimizi uçacakmış gibi hissediyoruz; tatlı bir heyecan duyuyoruz. Nasıl heyecan duymayız ki? Bir müdürün, bir valinin, bir bakanın karşısına çıkınca kendimizde nasıl bir sevinç ve heyecan hissediyoruz. Oysa namazda müdürün de, valinin de, bakanın da; hattâ bütün kâinatın Yaratıcısının huzuruna çıkıyoruz. Böyle bir mutluluğu kaçırmak ister miyiz hiç?<br />
<br />
Acıkınca yemek yiyoruz, susayınca su içiyoruz, uykumuz gelince uyuyoruz. Böylece o ihtiyaçları gideriyoruz. Ama insan sadece ağız ve mideden ibaret değil ki... Aklımız var düşünüyoruz, kalbimiz var duygular taşıyoruz, ruhumuz var, sonsuz bir hayatı istiyoruz. Aklımızın, kalbimizin, ruhumuzun ihtiyaçlarını nelerle karşılayacağız; hangi gıda vererek bu latifelerimizi doyuracağız? İşte aklımızın gıdası, kalbimizin ihtiyacı, ruhumuzun rahatı ancak el bağlayıp namaza durmakla temin edilmiş olur.<br />
<br />
Namaz kılmakla hem maddeten, hem de manen temizlenmiş oluyoruz. Abdest almakla maddi temizliği yapıyoruz; namaza durmakla da günah ve hatalarımızın kirlerinden arınıyoruz.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (asm) ile sahabiler arasında geçen şu kısa konuşma bu meseleyi çok güzel bir şekilde açıklıyor:<br />
<br />
    Peygamber Efendimiz (asm.) bir gün sahabilere sordu:<br />
<br />
    "Ne dersiniz? Birinizin kapısı önünde bir ırmak bulunsa, o kimse o ırmakta günde beş defa yıkansa, vücudunda kirden iz kalır mı?"<br />
<br />
    Sahabiler cevap verdiler:<br />
<br />
    "Hiçbir kir kalmaz, yâ Resulallah." O zaman Peygamberimiz şöyle buyurdu:<br />
<br />
    "İşte beş vakit namaz da buna benzer. Allah, namaz sayesinde günahları siler, temizler."<br />
<br />
Namazdaki asıl temizlik manevî olanıdır. Ruhumuzun ve kalbimizin sık sık temizlenmesine ihtiyaç vardır. Çünkü el, ayak gibi organlarımız nasıl çeşitli sebeplerle kire, toza, toprağa bulanıyorsa, insanlık icabı işlediğimiz çeşitli günah ve kusurlar sebebiyle, ruhumuz da manevî kirlere bulanmaktadır. Ama insan ruhunu ve kalbini tutup suya sokamaz. Onun da kendine göre bir yıkama usulü vardır. Bunun yıkanması namazla olur.<br />
<br />
Namaz kılmaya alışmamış olan kimseler, bu ezikliği hafifletecek sebepler ararlar. Namaz kılanlarda gördüğü kusurları büyüterek onların da kendisi gibi kusurlu olduklarını, dolayısıyla aralarında pek büyük bir fark olmadığını düşünmeye başlarlar. Kendi kusurunu küçültür, namaz kılanın küçücük bir kusurunu büyütür, hatta "Kalbim temiz!" gibi bahanelerle kendisinin daha üstün durumda olduğunu dahi iddia etmeye başlar.<br />
<br />
Aslında insan olarak hiç kimse kusur ve günahlardan arınmış değildir. İbadetlerinde devamlı olan kimsenin bile kendisine göre bazı kusurları olacaktır. Ne var ki işledikleri kötülükler bakımından insanlar arasında bir karşılaştırma yapılsa, namaz kılanların bu konuda daha geride kaldığı görülür.<br />
<br />
Evet, sigara içmeyenlerde akciğer kanseri görülür; ama içen kimselerin bu hastalığa yakalanma ihtimali daha fazladır. Bunun gibi her gün beş defa Rabbini hatırlayarak Onun huzuruna çıkan bir kimsenin kötülük yapma ihtimali ile Rabbini ancak başı derde düştüğü zaman hatırlayan bir kimsenin kötülük işleme ihtimali arasında büyük bir fark olacaktır.<br />
<br />
Ayrıca namaz insanı kötülüklerden alıkoyar. Bu husus Kur'ân-ı Kerim'de bu şöyle anlatılıyor:<br />
<br />
    "Sana vahyedilen kitabı oku. Namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz çirkin işlerden ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek elbette en büyük ibadettir. Ne yaparsanız Allah hakkıyla bilendir."(Ankebut, 29/45)<br />
<br />
(bk. Mehmed PAKSU, Gençlik İlmihali, Nesil yayınları, 1999, s. 83-86)<br />
<br />
Selam ve dua ile...<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sorularla İslamiyet</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Harama bakmaktan nasıl korunuruz; ibadetlerimden zevk alamıyorum ne yapmam gerekir?</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Soru Detayı</span></span><br />
<br />
-  Haram olan şeyleri izlemenin günahı nedir? <br />
- Yaz geliyor, yine dışarıda kadınlar kızlar açık saçık giyinmeye başladılar. Bunlardan gözlerimizi nasıl koruruz? Çünkü ne tarafa bakarsak bakalım her tarafta bulunuyorlar.<br />
- Namazlarımı her zaman kılmıyorum gafletten, ama kılmak istiyorum, nasıl başlayabilirim?.. Çünkü çok istiyorum namaza başlamayı.<br />
- Kıldığım namazlardan haz alamıyorum. Bu nedendir ve nasıl çözümlenir?<br />
- Harama nazar konusunda bilgi verir misiniz?..<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cevap</span></span><br />
<br />
Değerli kardeşimiz,<br />
<br />
Cevap 1:<br />
<br />
İsra suresinin 32. ayetinde Cenab-ı Hak, "Sakın zinaya yaklaşmayın!" buyuruyor. Buradaki "yaklaşmayın" emrinden hareketle İslam fıkıh alimleri insanı zinaya götürebilecek her türlü amelin yasak olduğunu ifade etmişlerdir. Müstehcen resim veya görüntülere bakmayı da bu kategori içinde mütalaa edebiliriz. Bu sebeple bu tür resimlere bakmak caiz değildir.<br />
<br />
    “Hem Kur’ân merhameten kadınların hürmetini muhafaza için hayâ perdesini takmasını emreder. Tâ hevesât-ı rezîlenin ayağı altında o şefkat madenleri zillet çekmesinler. Âlet-i hevesât ehemmiyetsiz bir metâ hükmüne geçmesinler. Medeniyet ise kadınları yuvalarından çıkarıp perdelerini yırtıp beşeri de baştan çıkarmıştır.”(bk. Sözler, s. 381)<br />
<br />
Toplumun bozulmasını netice veren sebeplerden birisi bu sözlerde ifade edildiği gibi, kadınların yuvalarından çıkıp ölçüsüz bir şekilde topluma karışarak, hürmete lâyık bir varlık iken ehemmiyetsiz bir eşya hâline gelmesidir. Bu durumdan kadınlar kendilerine olan hürmeti kaybettikleri gibi, toplum fertlerinin de bozulmasına sebep olmuşlardır.<br />
<br />
Açık saçıklığın başını alıp yürüdüğü, hayâ perdesinin ayaklar altına alındığı bir zamanda, Müslümanın vazifesi daha da ağırlaşmakta, imanını muhafaza için daha çok titiz davranması gerekmektedir. Çünkü artık toplumumuzda kadının girmediği yer kalmamış gibidir. Çarşıda, pazarda, otobüste, vapurda, resmî dairelerde çoklukla bulunmaktadır. Bu vaziyet karşısında Müslümanın kendisini toplumdan ayrı ve uzak tutması, her şeyden el etek çekmesi düşünülemez. Fakat inancının icabı bazı prensiplere uymak durumundadır.<br />
<br />
İnsanın kendisine yabancı olan kadınla, kadının da kendisine yabancı olan erkekle münasebeti sınırlıdır; belli ölçülere tâbidir. Rabbimiz mü’min erkek ve kadınlara şöyle buyurur:<br />
<br />
    “Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, mahrem yerlerini korusunlar. Bu onların arınmasını daha iyi sağlar. Allah yaptıklarınızdan şüphesiz haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar...”(Nur Sûresi, 24/30-31)<br />
<br />
Bu âyetlerde açık bir şekilde, mü’min erkeklerin kendilerine yabancı olan nâmahrem kadınlara, kendilerine nikâhları düşen hanımlara; kadınların da kendilerine yabancı olan erkeklere bakmamaları bildirilmektedir.<br />
<br />
- Yasaklanan bu bakışın sınırı ve mahiyeti nedir, nasıl olacaktır?<br />
<br />
Âyette geçen “gözleri kapamaktan” maksat, gözleri kapatıp başı yere eğerek yürümek, dolaşmak değildir. Zaten bu şekilde davranmak da mümkün değildir. Bir insan tâbiî olarak karşılaştığı erkeği ve kadını görür, bakar. Ancak burada anlatılmak istenen husus, karşı cinse şehvetle, cinsî bir duygu besleyerek bakmaktır. Şehvetle bakmanın ölçüsü de, devamlı olarak birkaç sefer bakıp durmaktır.  Bu ölçüyü de Resul-i Ekrem Efendimizden (a.s.m.) öğrenmekteyiz. Bu hususta Hz. Ali’ye şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
    “Yâ Ali, arka arkaya bakma! Birinci bakış hakkındır, fakat ikinci bakışta hakkın yoktur.”(Ebû Davud, Nikâh: 43; Tirmizi, Edeb: 28)<br />
<br />
Karşı cins insanın gözüne iliştiği zaman, gözlerini ayırmadan bakıp durmamalı, başını çevirmeli. Böylece şehvetle bakma sınırına da yaklaşmamış olur. Çünkü umumiyetle fuhşun kapısı önce bakışla aralanır. Daha sonra diğer kapılar birbirini açar. Bu sebepten zinaya açılan ilk kapı böylece kapanmış sayılır.<br />
<br />
Fahrüddin Râzi, tefsirinde Tevrat’tan şu cümleyi nakletmektedir:<br />
<br />
    “Harama bakış kalbe şehvet tohumunu eker. Her şehvet de insanda derin hüzünler doğurur.”<br />
<br />
Kalbe düşen her günah tohumu, müsait zemin bulup yeşerirse insanın mânevî hayatını tehlikeye sokar. Bir mâneviyat büyüğü olan Zünnün Mısrî’nin dediği gibi, “Gözleri günahlara kapamak korunmanın en güzel yoludur.”<br />
<br />
Kendisini haramdan muhafazaya çalışan Müslümanın durumunu da Peygamber Efendimiz (asm) şöyle anlatmaktadır:<br />
<br />
    “Bir kadının güzelliği bir Müslümanın gözüne çarpar da ondan gözünü çevirirse, Cenab-ı Hak o Müslümana lezzetini kalbinde duyacağı bir ibadet bahşeder.”(Müsned, V/264)<br />
<br />
Bilindiği gibi erkeğin erkeğe ve yabancı kadınlara avret sayılan, göstermesi haram olan yerleri, müçtehidlerin ekserisinin görüşüne göre diz ile göbek arasıdır. Kadının da kendi mahremleri dışındaki erkeklere karşı avret sayılan, caiz olmayan yerleri el ve yüzün dışında kalan vücudunun tamamıdır.<br />
<br />
Buna göre kadının, bir erkeğin vücudunun, göbekle dizi arası dışında kalan yerlerine şehvetsiz olarak ve tekrar edilmeden bakması caizdir. Erkeğin de, kadının el ve yüzüne şehvet hissi olmadığı takdirde bakması helâldir. Ancak cinsî bir zevk duyarak erkeğin veya kadının birbirlerinin bu kısımlarına bakmaları yasak sınırına girer.<br />
<br />
İnsan, gerek iş hayatında, gerekse bazı zaruret hallerinde, kendisine yabancı olan kadına bakabilmektedir. Yukarıda, mealini verdiğimiz âyetin tefsirinde Tefsir-i Kebir sahibi Fahrüddin Râzi, bu zaruretleri şu şekilde tasnif etmektedir:<br />
<br />
    * İnsan, evlenmeye niyet ettiği kadının yüzüne ve ellerine bakabilir. Nitekim bir defasında Ebû Hüreyre, Peygamberimizin yanında bulunurken bir adam gelerek, Ensar kadınlarından birisiyle evlenmek istediğini söyler. Peygamberimiz, “O kadına baktın mı?” diye sorunca, o zat, “Hayır!..” der. Peygamberimiz tekrar, “Öyleyse git, ona bak, çünkü Ensar'ın gözlerinde bir şey vardır.”(Müslim, Nikâh: 74)<br />
<br />
    buyurur. Bu hususta şehvetle de olsa bakılabileceği kaydı zikredilmektedir.<br />
<br />
    * Mahkeme huzurunda, hâkimin veya şahitlerin kadını tanımaları için bakmaları, caizdir. Çünkü burada bir haksızlığın giderilmesi ve bir hakkın yerine gelmesi bahis mevzuudur.(et-Tefsîrü’l-Kebîr, XXIII/203<br />
<br />
Fetevâ-yi Hindiye’de şu cümleleri görmek mümkündür:<br />
<br />
    “Fitne ve şehvetten korkulmadığı takdirde, kadının eline ve yüzüne bakmak mubahtır.”(Fetevâ-yı Hindiyye, V/329<br />
<br />
Yine el-Mühezzeb isimli eserde, “Zaruret olduğu takdirde bir tüccar, yüzü açık bir kadına bakabilir. Kötü bir niyet olmazsa Allah indinde mes’ul olmaz.”(el-Mühezze, II/34) denilmektedir.<br />
<br />
Cevap 2:<br />
<br />
Evvela, zevk almak için namaz kılmamaktayız. Bununla beraber, namazdan zevk almamıza mani olan bazı nedenler vardır:<br />
<br />
    1. Günah ve isyanlarımız,<br />
    2. İmanın taklidi olması,<br />
    3. İbadetleri kime karşı işlediğimizi tam olarak bilmemek,<br />
    4. Namaz ve ibadetlerin bizim fıtri vazifemiz olduğunu bilmemek ve bir yük olarak görmek,<br />
    5. Namazla bütün mahlukatın yaptığı vazifelerin tamama erdiğinden gafil olmak,<br />
    6. Namaz kıldığımız vakit, mevcudatın bizden razı olduğunu bilmemek.<br />
<br />
Allah'ımız bizi yoktan var etti. Taş olabilirdik, ağaç veya hayvan olabilirdik. Hattâ bir canavar da olabilirdik. Fakat insan olarak yaratıldık. Bunun yanında Hristiyan, Yahudi veya Budist de olabilirdik. Ama Müslüman olduk.<br />
<br />
Bu nimetler ilk anda aklımıza gelmeyebiliyor. Daha bunlar gibi düşünemediğimiz o kadar nimetler var ki, saymakla bitmez. Bize bir kalem hediye edene teşekkür ediyoruz, bir kitap verene minnet duyuyoruz. Çünkü bunu insanlığın ve nezaketin gereği olarak yapıyoruz. Ya bize bu kadar nimetleri verene teşekkür etmek, minnet duymak gerekmez mi?<br />
<br />
İşte namaz en büyük şükür, en açık teşekkürdür. Namaza bütün vücudumuzla katılıyoruz: Elimiz, ayağımız, gözümüz, dilimiz, başımız; aklımız, kalbimiz, hayalimiz bütün duygularımızla... Böylece bütün bu organ ve duygularımızla Allah'ımıza şükrümüzü iletmiş oluyoruz.<br />
<br />
Namaz kılmayan insan böyle bir teşekkürü bile yapmıyor. Milyarlar verse elde edemeyeceği nimetlere sahip olmanın değerini fark edemiyor. Allah göstermesin, gözümüzün birisini kaybetsek, dünyanın parasını harcasak yerine aynısını koyabilir miyiz? Bir kaza sonunda dilimizi kaybetsek, fakat bütün dünyanın yarısını versek bir dil bulabilir miyiz?<br />
<br />
İnsan olarak her şeye sahip olmak istiyoruz. Dünyada ne varsa bizde de aynısının bulunmasını arzu ediyoruz. İhtiyaçlarımız o kadar çok ki... Sadece bu dünya ile de yetinmiyoruz. Sonsuz bir hayat istiyoruz, Cenneti istiyoruz, Peygamberimizle birlikte olmayı diliyoruz.<br />
<br />
Bunları elde etmeye gücümüz yetmeyeceğine göre kimden isteyeceğiz? Her halde bu dünyayı, yıldızlan, gökleri ve âhireti var edenden isteyeceğiz. Onu istemenin de yolu Allah'ı kendimizi sevdirmekle olur. Kendimizi Allah'a sevdirmenin en iyi yolu da Onun huzurunda her gün beş defa eğilmek, secdeye varmakladır.<br />
<br />
Böylece namaz kılmakla Rabbimizin huzuruna çıkmış oluyoruz. İçimize sevinç doluyor, neşe doluyor ve mutluluk doluyor. Kendimizi uçacakmış gibi hissediyoruz; tatlı bir heyecan duyuyoruz. Nasıl heyecan duymayız ki? Bir müdürün, bir valinin, bir bakanın karşısına çıkınca kendimizde nasıl bir sevinç ve heyecan hissediyoruz. Oysa namazda müdürün de, valinin de, bakanın da; hattâ bütün kâinatın Yaratıcısının huzuruna çıkıyoruz. Böyle bir mutluluğu kaçırmak ister miyiz hiç?<br />
<br />
Acıkınca yemek yiyoruz, susayınca su içiyoruz, uykumuz gelince uyuyoruz. Böylece o ihtiyaçları gideriyoruz. Ama insan sadece ağız ve mideden ibaret değil ki... Aklımız var düşünüyoruz, kalbimiz var duygular taşıyoruz, ruhumuz var, sonsuz bir hayatı istiyoruz. Aklımızın, kalbimizin, ruhumuzun ihtiyaçlarını nelerle karşılayacağız; hangi gıda vererek bu latifelerimizi doyuracağız? İşte aklımızın gıdası, kalbimizin ihtiyacı, ruhumuzun rahatı ancak el bağlayıp namaza durmakla temin edilmiş olur.<br />
<br />
Namaz kılmakla hem maddeten, hem de manen temizlenmiş oluyoruz. Abdest almakla maddi temizliği yapıyoruz; namaza durmakla da günah ve hatalarımızın kirlerinden arınıyoruz.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (asm) ile sahabiler arasında geçen şu kısa konuşma bu meseleyi çok güzel bir şekilde açıklıyor:<br />
<br />
    Peygamber Efendimiz (asm.) bir gün sahabilere sordu:<br />
<br />
    "Ne dersiniz? Birinizin kapısı önünde bir ırmak bulunsa, o kimse o ırmakta günde beş defa yıkansa, vücudunda kirden iz kalır mı?"<br />
<br />
    Sahabiler cevap verdiler:<br />
<br />
    "Hiçbir kir kalmaz, yâ Resulallah." O zaman Peygamberimiz şöyle buyurdu:<br />
<br />
    "İşte beş vakit namaz da buna benzer. Allah, namaz sayesinde günahları siler, temizler."<br />
<br />
Namazdaki asıl temizlik manevî olanıdır. Ruhumuzun ve kalbimizin sık sık temizlenmesine ihtiyaç vardır. Çünkü el, ayak gibi organlarımız nasıl çeşitli sebeplerle kire, toza, toprağa bulanıyorsa, insanlık icabı işlediğimiz çeşitli günah ve kusurlar sebebiyle, ruhumuz da manevî kirlere bulanmaktadır. Ama insan ruhunu ve kalbini tutup suya sokamaz. Onun da kendine göre bir yıkama usulü vardır. Bunun yıkanması namazla olur.<br />
<br />
Namaz kılmaya alışmamış olan kimseler, bu ezikliği hafifletecek sebepler ararlar. Namaz kılanlarda gördüğü kusurları büyüterek onların da kendisi gibi kusurlu olduklarını, dolayısıyla aralarında pek büyük bir fark olmadığını düşünmeye başlarlar. Kendi kusurunu küçültür, namaz kılanın küçücük bir kusurunu büyütür, hatta "Kalbim temiz!" gibi bahanelerle kendisinin daha üstün durumda olduğunu dahi iddia etmeye başlar.<br />
<br />
Aslında insan olarak hiç kimse kusur ve günahlardan arınmış değildir. İbadetlerinde devamlı olan kimsenin bile kendisine göre bazı kusurları olacaktır. Ne var ki işledikleri kötülükler bakımından insanlar arasında bir karşılaştırma yapılsa, namaz kılanların bu konuda daha geride kaldığı görülür.<br />
<br />
Evet, sigara içmeyenlerde akciğer kanseri görülür; ama içen kimselerin bu hastalığa yakalanma ihtimali daha fazladır. Bunun gibi her gün beş defa Rabbini hatırlayarak Onun huzuruna çıkan bir kimsenin kötülük yapma ihtimali ile Rabbini ancak başı derde düştüğü zaman hatırlayan bir kimsenin kötülük işleme ihtimali arasında büyük bir fark olacaktır.<br />
<br />
Ayrıca namaz insanı kötülüklerden alıkoyar. Bu husus Kur'ân-ı Kerim'de bu şöyle anlatılıyor:<br />
<br />
    "Sana vahyedilen kitabı oku. Namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz çirkin işlerden ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek elbette en büyük ibadettir. Ne yaparsanız Allah hakkıyla bilendir."(Ankebut, 29/45)<br />
<br />
(bk. Mehmed PAKSU, Gençlik İlmihali, Nesil yayınları, 1999, s. 83-86)<br />
<br />
Selam ve dua ile...<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sorularla İslamiyet</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sâliha Anne Nasıl Olunur?]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=38233</link>
			<pubDate>Mon, 26 May 2025 19:31:15 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=38233</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sâliha Anne Nasıl Olunur?</span></span><br />
<br />
Sâliha bir anne olmanın yolu nereden geçiyor? Bu yazıda, anneliği sadece doğurmak değil; imanla, takvayla ve fıtratla yoğrulmuş bir sorumluluk olarak ele alan hakiki anneliğin izlerini süreceğiz.<br />
<br />
Hep deriz ya hani, önemli olan doğurmak değil, annelik yapabilmek!.. Merhamet etmek, koruyup kollayıp yetiştirebilmek... Mü’min kimliğimizi zemin yaparsak bu ifadeye, şunu da eklememiz gerekir: Önemli olan “sâliha bir anne” olabilmek. Evet, Allah katında en değerli annelik budur hiç şüphesiz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SALİHA ANNE NASIL OLUR?</span></span><br />
<br />
Peki, nedir sâliha annelik? Nasıl sâliha anne olunabilir? Hani şu “cennetle müjdelenen annelik” hangi anneliktir? Çok öz bir ifadeyle, yavrularının dünyasını îmâra çalıştığından daha fazla, ukbâsı yani âhireti için gayret eden annedir sâliha anne...<br />
<br />
Becerse de, beceremese de aklında, gönlünde sürekli yavrusunun sonsuz hayattaki istikbâli vardır. Gönlü sürekli duâda, âzâları bu gâye için çırpınıştadır.<br />
<br />
Başlangıç noktamız ne? Biz “kadın” olmayı anlayamadan ya da hissedemeden “anne” olmayı anlayabilecek miydik? Kadın olmak demek, “fıtrat” demek çünkü... Gönlümüz veya kirletilmiş düşünce dünyamız, kadın olmaya dair birçok şeyi “aşağılarken”; kadınlık/annelik hislerimizi ve hassâsiyetimizi ne kadar koruyabiliyoruz?<br />
<br />
O hâlde sâliha anneyi anlayabilmenin ilk adımı sâliha kadın olmayı anlamaktan, hattâ onu her zerremize nakşetmekten geçiyor öncelikle… Zira pek çok bilgiyi duymamıza rağmen söylenenleri tam olarak idrâk edemediğimiz, öğrendiklerimizi kâmil bir şahsiyet hâline getiremediğimiz, farklı bir devirde yaşıyoruz.<br />
<br />
Ama şunu rahatlıkla ifade edebiliriz; Allâh’ın önem verdiği şeyleri kendi hayatı açısından önemli gören ve ancak bunları ilk sıraya koyan bir kul, gerçek mânâda sâlih veya sâliha olabilir. Aksi vaziyet, kendimizi kandırmaktan başka bir şey değildir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sâliha Kadın</span></span><br />
<br />
Peki, kimdir sâliha kadın? Allâh’ın emir ve yasakları konusunda gönlü hassas, ahlâkı güzel olandır. Böyle bir hanımefendinin evinde nûrânî feyz ve bereket/enerji çok, şeytânî enerji ise azdır. Çünkü namaz, evinin baş tâcıdır. Kur’ân ve zikirsiz nefes dahî alınmaz, neredeyse... Şahsiyetinin, sözünün, sohbetinin ve insanlarla münâsebetlerinin her bir zerresinde İslâm kokar. Böyle bir evde çocukların oyun arkadaşları meleklerdir. Hadîs-i şerîfle sabit değil midir ki, meleklerin kötü ahlâklı ve günahkâr insanlardan uzaklaştığı; zikir ve sohbet meclislerinde, ibadet hâllerinde insanlarla beraber olduğu…<br />
<br />
İbn-i Kayyım el-Cevziyye, “Kalplerin İlâcı” adlı kitabında şöyle der:<br />
<br />
“Kul, Allâh’a karşı bir mâsiyet işlediği zaman melek, kuldan o masiyet miktarınca uzak kalır. O kadar ki, sadece bir tek yalan sebebiyle bile melek o kuldan çok uzak bir mesafeye gidebilmektedir. Bir rivâyette şöyle denir:<br />
<br />
«Kul yalan söylediği zaman melek, kötü kokusundan ötürü ondan bir mil kadar uzaklaşır.» (Tirmizî, Birr, 46/1972)”<br />
<br />
Meleğin insandan uzaklaşması, tek bir yalan sebebiyle bu kadarsa, daha büyük, daha fecî bir günah işlediğinde ne kadar uzaklaşmaktadır kim bilir...<br />
<br />
Zikirsizlik, şükürsüzlük, ibadetsizlik, günahlar, boş işler, sürekli dünyalık endişeler vs. ile evimizi şeytanın karargâhı hâline getirirsek; elbette bundan çocuklarımız da muzdarip olacaktır. Şeytanın at koşturduğu bir evde, bu kötü enerjiden çocukların şahsiyetlerinin etkilenmemesi düşünülemez.<br />
<br />
Öyleyse zihnimizden geçen düşüncelere bile şekil vermek îcab eder. Zira biz o evin yemeğini yaparken yavrularımızı iç dünyamızdaki düşüncelerle yoğurduğumuzu da unutmamalıyız. Her an gönlümüzün frekansına dikkat etmek zorundayız. Öfke, kin, dünyalık, gıybet, gam ve keder ile pişen yemekler, rûha şifâ olmaz! Aksine hem rûha hem bedene yük olur sadece… Velhâsıl sâliha anne demek; evini meleklerle dolduran, şeytanın yaklaşmaya korktuğu, yalnızca Rabbine sığınıp O’na güvenen kadın demektir.<br />
<br />
Bir de Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sâliha hanım târifine bir bakalım:<br />
<br />
“Kişinin sahip olduğu en kıymetli hazineyi size haber vereyim mi? O, sâliha kadındır. Öyle ki, yüzüne baktığı zaman kocasını sevindirir, emrettiğinde itaat eder, yanında olmadığı zaman kocasının haklarını korur.” (İbn-i Mâce, Nikâh, 5)<br />
<br />
Konuyla ilgili Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde geçen diğer bir hadîs-i şerîf şöyledir: Hadisin râvîlerinden Huseyn bin Mihsan, halasının şöyle dediğini rivayet etmiştir:<br />
<br />
Bir iş için Peygamber Efendimiz’e gelmiştim. İşimi hâlledince Allah Rasûlü:<br />
<br />
“-Kocan hayatta mı?” diye sordu. Ben:<br />
<br />
“-Evet, yâ Rasûlallah!” dedim. Buyurdular ki:<br />
<br />
“-Onunla aran nasıl?”<br />
<br />
“-Aram çok iyi, ey Allâh’ın Rasûlü! Âciz kaldığım hizmetler dışında bütün gücümü kullanarak üzerime düşen vazifeleri yapmaya çalışıyorum.”<br />
<br />
Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“-Böyle yapmaya devam et; çünkü o senin ya cennetin ya cehennemindir.” buyurdu. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI/419)<br />
<br />
Yine bir gün kadınlar, zihinlerini meşgul eden bir meseleyi öğrenmesi için Hazret-i Esmâ’yı temsilci seçtiler. Ondan Peygamberimize gidip bazı meseleleri dile getirmesi ricâsında bulundular. Peygamber Efendimizin huzuruna giren Esmâ -radıyallâhu anhâ-, kendisine konuşmak için müsaade verilince:<br />
<br />
“-Anam babam Size fedâ olsun, ey Allâh’ın Rasûlü!” diyerek O’na olan hürmet ve muhabbetini ifade ettikten sonra, sözlerine şöyle devam etti:<br />
<br />
“-Ben, bazı kadınların size gönderdiği temsilciyim. Şüphe yok ki, Cenâb-ı Hak Sizi erkek ve kadınların hepsine peygamber göndermiş, biz de Sana ve Senin Rabbine îman etmişizdir. Biz kadınlar, evlerimizde oturmakta, beylerimizin meşrû isteklerini yerine getirmekteyiz. Erkekler ise, Cuma namazı kılmak ve cemaate devam etmek, hastaları ziyaret ve cenazelere katılmak sûretiyle, tekrar tekrar hacca gitmekle bizden üstün kılındılar. Bu sayılanlardan daha faziletlisi de Allah yolunda cihad etmektir. Bir erkek, hac veya umre için yahut cihad maksadıyla yola çıktığı vakit, biz onların mallarını korur, elbiselerini temizler ve dikeriz. Çocuklarını büyütürüz. Bütün bu hizmetlerimizle biz, erkeklerin kazandığı hayra ortak olacak mıyız?”<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Esmâ’nın konuşmasını dikkatle dinledikten sonra yanındaki sahabîlere:<br />
<br />
“-Siz dînî bir suâl soran kadınlar içerisinde bundan daha güzel konuşan birini işittiniz mi?” buyurarak, onun zekâsını ve açık ifadesini takdir etti. Sonra da onun şahsında bütün mü’min kadınlara şu müjdeyi verdi:<br />
<br />
“-Ey kadın, dinle ve temsilcisi olarak geldiğin kadınlara da anlat! Eğer bir kadın, kocasıyla iyi geçinir ve onun rızâsını kazanırsa, bu saydığın fazîletli amellerin hepsinde aynı sevâbı elde eder.” (Beyhakî, Şu‘abü’l-Îman, VI, 421; Heysemî, IV, 305; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, VII, 19)<br />
<br />
Biz bu hadîs-i şerîflere bakıp ne göreceğiz? Eğer âhiret odaklı düşünebilirsek anlayabiliriz mevzuyu; dünya penceresinden bakarak değil… Bir kadın helâl dairede ne ile meşgul olursa olsun, önceliği evi olmadıkça sâlihalık kısmında hep bir hasar olacaktır. Çünkü Allâh’ın kadına bolca mükâfât verdiği en önemli alanlar, hanımlığı ve anneliğidir.<br />
<br />
Farz ibadetler dışındaki hiçbir fazilet, bu derece kâr getirmeyecektir âhirete dair... Biz 1 puan alacağımız yerlerde ömür çürütürken, 100 puan alacağımız alanları nasıl değersiz ve önemsiz görebiliriz? Belki de asıl madeni, yüz kilo altın çıkacak yeri boş verip, birkaç gram altınla oyalanmaktan farksız değil yaptığımız...<br />
<br />
Bizler Allâh’ın önemsediğini öne almak zorundayız. Evet, günümüzde eşe hizmet etmek, evine hizmet etmek ve annelik yeterince aşağılandı. Ama’larla başlayan bir sürü sebeplerimiz var artık!.. Çünkü önemli meselelerdi bunlar... Önemsiz görülmeleri, değersiz kabul edilmeleri gerekiyordu ki hem aileler ve hem de nesiller hasar görsün. Bazı insanların yaptıkları çirkinlikler yüzünden Allâh’ın koyduğu düzeni bozamayız. Bozarsak, asıl bozulacak olanın kendimiz olduğunu unutmamalıyız.<br />
<br />
Sahâbe zamanında künyeler, annelik üzerindendi. “Ümmü” diye başlayan künyeler vardı. Şimdi ise künyeler, meşgul olduğumuz meslekler… Aradaki farkın bize çok şey anlatması gerekiyor. Çünkü insan, en çok neyi önemser ve öne alırsa hayatında, o konudaki hassâsiyeti ve duyguları gelişir. Duâları o yönde olur, gönlünden ve zihninden geçenlerin çoğunluğunu onlar oluşturur. Ve elbette ki kaderi de buna göre şekillenir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
Sâliha Bir Kadın Olmak Demek</span></span><br />
<br />
Sâliha bir kadın olmak demek, Allah katında değerli olmak demek. Aynı zamanda fıtratı yaşamak demek. Fıtratı yaşamak ise, gönül ferahlığı demek, gönül genişliği demek... Dünyada cennet demek.<br />
<br />
Eşlerinin olumlu taraflarını görüp onlardan memnun olmaya, onlara tebessümle muâmele etmeye, beğenmeye ve beğenilmeye, arzulamaya ve arzulanmaya her şeyden önce kadınların bizzat kendilerinin ihtiyacı var. Çarkı bozmuş olabiliriz. Arızalar olabilir. Tedavi edeceğiz. Hem kendimizi hem ailemizi onaracağız. Başka çaremiz yok.<br />
<br />
Tabiî ki şeytanın en büyük kozu, kişinin kendisinde bir problem görememesini sağlamak. Kadına dair konuşulan her meselede aşağılık kompleksi ile bakmadan, “Allah benden ne istemiş” gözüyle bakabilmek gerek.<br />
<br />
Duâm odur ki, Rabbim ümmet-i Muhammed’in bütün hanımlarına kadın fıtratıyla barışık; îman, ihlâs ve takvâ dolu bir gönülle, sâliha anneliği doyasıya yaşayabilecek bir ömür nasip etsin. Âmîn.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Ayşe Gündüz, Altınoluk Dergisi, Sayı: 471<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sâliha Anne Nasıl Olunur?</span></span><br />
<br />
Sâliha bir anne olmanın yolu nereden geçiyor? Bu yazıda, anneliği sadece doğurmak değil; imanla, takvayla ve fıtratla yoğrulmuş bir sorumluluk olarak ele alan hakiki anneliğin izlerini süreceğiz.<br />
<br />
Hep deriz ya hani, önemli olan doğurmak değil, annelik yapabilmek!.. Merhamet etmek, koruyup kollayıp yetiştirebilmek... Mü’min kimliğimizi zemin yaparsak bu ifadeye, şunu da eklememiz gerekir: Önemli olan “sâliha bir anne” olabilmek. Evet, Allah katında en değerli annelik budur hiç şüphesiz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SALİHA ANNE NASIL OLUR?</span></span><br />
<br />
Peki, nedir sâliha annelik? Nasıl sâliha anne olunabilir? Hani şu “cennetle müjdelenen annelik” hangi anneliktir? Çok öz bir ifadeyle, yavrularının dünyasını îmâra çalıştığından daha fazla, ukbâsı yani âhireti için gayret eden annedir sâliha anne...<br />
<br />
Becerse de, beceremese de aklında, gönlünde sürekli yavrusunun sonsuz hayattaki istikbâli vardır. Gönlü sürekli duâda, âzâları bu gâye için çırpınıştadır.<br />
<br />
Başlangıç noktamız ne? Biz “kadın” olmayı anlayamadan ya da hissedemeden “anne” olmayı anlayabilecek miydik? Kadın olmak demek, “fıtrat” demek çünkü... Gönlümüz veya kirletilmiş düşünce dünyamız, kadın olmaya dair birçok şeyi “aşağılarken”; kadınlık/annelik hislerimizi ve hassâsiyetimizi ne kadar koruyabiliyoruz?<br />
<br />
O hâlde sâliha anneyi anlayabilmenin ilk adımı sâliha kadın olmayı anlamaktan, hattâ onu her zerremize nakşetmekten geçiyor öncelikle… Zira pek çok bilgiyi duymamıza rağmen söylenenleri tam olarak idrâk edemediğimiz, öğrendiklerimizi kâmil bir şahsiyet hâline getiremediğimiz, farklı bir devirde yaşıyoruz.<br />
<br />
Ama şunu rahatlıkla ifade edebiliriz; Allâh’ın önem verdiği şeyleri kendi hayatı açısından önemli gören ve ancak bunları ilk sıraya koyan bir kul, gerçek mânâda sâlih veya sâliha olabilir. Aksi vaziyet, kendimizi kandırmaktan başka bir şey değildir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sâliha Kadın</span></span><br />
<br />
Peki, kimdir sâliha kadın? Allâh’ın emir ve yasakları konusunda gönlü hassas, ahlâkı güzel olandır. Böyle bir hanımefendinin evinde nûrânî feyz ve bereket/enerji çok, şeytânî enerji ise azdır. Çünkü namaz, evinin baş tâcıdır. Kur’ân ve zikirsiz nefes dahî alınmaz, neredeyse... Şahsiyetinin, sözünün, sohbetinin ve insanlarla münâsebetlerinin her bir zerresinde İslâm kokar. Böyle bir evde çocukların oyun arkadaşları meleklerdir. Hadîs-i şerîfle sabit değil midir ki, meleklerin kötü ahlâklı ve günahkâr insanlardan uzaklaştığı; zikir ve sohbet meclislerinde, ibadet hâllerinde insanlarla beraber olduğu…<br />
<br />
İbn-i Kayyım el-Cevziyye, “Kalplerin İlâcı” adlı kitabında şöyle der:<br />
<br />
“Kul, Allâh’a karşı bir mâsiyet işlediği zaman melek, kuldan o masiyet miktarınca uzak kalır. O kadar ki, sadece bir tek yalan sebebiyle bile melek o kuldan çok uzak bir mesafeye gidebilmektedir. Bir rivâyette şöyle denir:<br />
<br />
«Kul yalan söylediği zaman melek, kötü kokusundan ötürü ondan bir mil kadar uzaklaşır.» (Tirmizî, Birr, 46/1972)”<br />
<br />
Meleğin insandan uzaklaşması, tek bir yalan sebebiyle bu kadarsa, daha büyük, daha fecî bir günah işlediğinde ne kadar uzaklaşmaktadır kim bilir...<br />
<br />
Zikirsizlik, şükürsüzlük, ibadetsizlik, günahlar, boş işler, sürekli dünyalık endişeler vs. ile evimizi şeytanın karargâhı hâline getirirsek; elbette bundan çocuklarımız da muzdarip olacaktır. Şeytanın at koşturduğu bir evde, bu kötü enerjiden çocukların şahsiyetlerinin etkilenmemesi düşünülemez.<br />
<br />
Öyleyse zihnimizden geçen düşüncelere bile şekil vermek îcab eder. Zira biz o evin yemeğini yaparken yavrularımızı iç dünyamızdaki düşüncelerle yoğurduğumuzu da unutmamalıyız. Her an gönlümüzün frekansına dikkat etmek zorundayız. Öfke, kin, dünyalık, gıybet, gam ve keder ile pişen yemekler, rûha şifâ olmaz! Aksine hem rûha hem bedene yük olur sadece… Velhâsıl sâliha anne demek; evini meleklerle dolduran, şeytanın yaklaşmaya korktuğu, yalnızca Rabbine sığınıp O’na güvenen kadın demektir.<br />
<br />
Bir de Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sâliha hanım târifine bir bakalım:<br />
<br />
“Kişinin sahip olduğu en kıymetli hazineyi size haber vereyim mi? O, sâliha kadındır. Öyle ki, yüzüne baktığı zaman kocasını sevindirir, emrettiğinde itaat eder, yanında olmadığı zaman kocasının haklarını korur.” (İbn-i Mâce, Nikâh, 5)<br />
<br />
Konuyla ilgili Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde geçen diğer bir hadîs-i şerîf şöyledir: Hadisin râvîlerinden Huseyn bin Mihsan, halasının şöyle dediğini rivayet etmiştir:<br />
<br />
Bir iş için Peygamber Efendimiz’e gelmiştim. İşimi hâlledince Allah Rasûlü:<br />
<br />
“-Kocan hayatta mı?” diye sordu. Ben:<br />
<br />
“-Evet, yâ Rasûlallah!” dedim. Buyurdular ki:<br />
<br />
“-Onunla aran nasıl?”<br />
<br />
“-Aram çok iyi, ey Allâh’ın Rasûlü! Âciz kaldığım hizmetler dışında bütün gücümü kullanarak üzerime düşen vazifeleri yapmaya çalışıyorum.”<br />
<br />
Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“-Böyle yapmaya devam et; çünkü o senin ya cennetin ya cehennemindir.” buyurdu. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI/419)<br />
<br />
Yine bir gün kadınlar, zihinlerini meşgul eden bir meseleyi öğrenmesi için Hazret-i Esmâ’yı temsilci seçtiler. Ondan Peygamberimize gidip bazı meseleleri dile getirmesi ricâsında bulundular. Peygamber Efendimizin huzuruna giren Esmâ -radıyallâhu anhâ-, kendisine konuşmak için müsaade verilince:<br />
<br />
“-Anam babam Size fedâ olsun, ey Allâh’ın Rasûlü!” diyerek O’na olan hürmet ve muhabbetini ifade ettikten sonra, sözlerine şöyle devam etti:<br />
<br />
“-Ben, bazı kadınların size gönderdiği temsilciyim. Şüphe yok ki, Cenâb-ı Hak Sizi erkek ve kadınların hepsine peygamber göndermiş, biz de Sana ve Senin Rabbine îman etmişizdir. Biz kadınlar, evlerimizde oturmakta, beylerimizin meşrû isteklerini yerine getirmekteyiz. Erkekler ise, Cuma namazı kılmak ve cemaate devam etmek, hastaları ziyaret ve cenazelere katılmak sûretiyle, tekrar tekrar hacca gitmekle bizden üstün kılındılar. Bu sayılanlardan daha faziletlisi de Allah yolunda cihad etmektir. Bir erkek, hac veya umre için yahut cihad maksadıyla yola çıktığı vakit, biz onların mallarını korur, elbiselerini temizler ve dikeriz. Çocuklarını büyütürüz. Bütün bu hizmetlerimizle biz, erkeklerin kazandığı hayra ortak olacak mıyız?”<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Esmâ’nın konuşmasını dikkatle dinledikten sonra yanındaki sahabîlere:<br />
<br />
“-Siz dînî bir suâl soran kadınlar içerisinde bundan daha güzel konuşan birini işittiniz mi?” buyurarak, onun zekâsını ve açık ifadesini takdir etti. Sonra da onun şahsında bütün mü’min kadınlara şu müjdeyi verdi:<br />
<br />
“-Ey kadın, dinle ve temsilcisi olarak geldiğin kadınlara da anlat! Eğer bir kadın, kocasıyla iyi geçinir ve onun rızâsını kazanırsa, bu saydığın fazîletli amellerin hepsinde aynı sevâbı elde eder.” (Beyhakî, Şu‘abü’l-Îman, VI, 421; Heysemî, IV, 305; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, VII, 19)<br />
<br />
Biz bu hadîs-i şerîflere bakıp ne göreceğiz? Eğer âhiret odaklı düşünebilirsek anlayabiliriz mevzuyu; dünya penceresinden bakarak değil… Bir kadın helâl dairede ne ile meşgul olursa olsun, önceliği evi olmadıkça sâlihalık kısmında hep bir hasar olacaktır. Çünkü Allâh’ın kadına bolca mükâfât verdiği en önemli alanlar, hanımlığı ve anneliğidir.<br />
<br />
Farz ibadetler dışındaki hiçbir fazilet, bu derece kâr getirmeyecektir âhirete dair... Biz 1 puan alacağımız yerlerde ömür çürütürken, 100 puan alacağımız alanları nasıl değersiz ve önemsiz görebiliriz? Belki de asıl madeni, yüz kilo altın çıkacak yeri boş verip, birkaç gram altınla oyalanmaktan farksız değil yaptığımız...<br />
<br />
Bizler Allâh’ın önemsediğini öne almak zorundayız. Evet, günümüzde eşe hizmet etmek, evine hizmet etmek ve annelik yeterince aşağılandı. Ama’larla başlayan bir sürü sebeplerimiz var artık!.. Çünkü önemli meselelerdi bunlar... Önemsiz görülmeleri, değersiz kabul edilmeleri gerekiyordu ki hem aileler ve hem de nesiller hasar görsün. Bazı insanların yaptıkları çirkinlikler yüzünden Allâh’ın koyduğu düzeni bozamayız. Bozarsak, asıl bozulacak olanın kendimiz olduğunu unutmamalıyız.<br />
<br />
Sahâbe zamanında künyeler, annelik üzerindendi. “Ümmü” diye başlayan künyeler vardı. Şimdi ise künyeler, meşgul olduğumuz meslekler… Aradaki farkın bize çok şey anlatması gerekiyor. Çünkü insan, en çok neyi önemser ve öne alırsa hayatında, o konudaki hassâsiyeti ve duyguları gelişir. Duâları o yönde olur, gönlünden ve zihninden geçenlerin çoğunluğunu onlar oluşturur. Ve elbette ki kaderi de buna göre şekillenir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
Sâliha Bir Kadın Olmak Demek</span></span><br />
<br />
Sâliha bir kadın olmak demek, Allah katında değerli olmak demek. Aynı zamanda fıtratı yaşamak demek. Fıtratı yaşamak ise, gönül ferahlığı demek, gönül genişliği demek... Dünyada cennet demek.<br />
<br />
Eşlerinin olumlu taraflarını görüp onlardan memnun olmaya, onlara tebessümle muâmele etmeye, beğenmeye ve beğenilmeye, arzulamaya ve arzulanmaya her şeyden önce kadınların bizzat kendilerinin ihtiyacı var. Çarkı bozmuş olabiliriz. Arızalar olabilir. Tedavi edeceğiz. Hem kendimizi hem ailemizi onaracağız. Başka çaremiz yok.<br />
<br />
Tabiî ki şeytanın en büyük kozu, kişinin kendisinde bir problem görememesini sağlamak. Kadına dair konuşulan her meselede aşağılık kompleksi ile bakmadan, “Allah benden ne istemiş” gözüyle bakabilmek gerek.<br />
<br />
Duâm odur ki, Rabbim ümmet-i Muhammed’in bütün hanımlarına kadın fıtratıyla barışık; îman, ihlâs ve takvâ dolu bir gönülle, sâliha anneliği doyasıya yaşayabilecek bir ömür nasip etsin. Âmîn.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Ayşe Gündüz, Altınoluk Dergisi, Sayı: 471<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kadının Toplumdaki Yeri ve Önemi Nedir?]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=37464</link>
			<pubDate>Mon, 05 May 2025 03:58:40 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=37464</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadının Toplumdaki Yeri ve Önemi Nedir?</span></span><br />
<br />
Kadın, ailenin huzuru; toplumun temeli, medeniyetin taşıyıcısıdır. Peki kadın, aile ve toplum için neden vazgeçilmez bir değerdir? İslam’a göre, kadının toplumdaki yeri ve önemi nedir?<br />
<br />
Kadının fıtratı istikâmetinde yaşaması, toplumu cennete çevirir. Huzurlu âileler, toplumun saâdet kaynağıdır. Tarih sayfalarına baktığımız zaman görürüz ki, toplumlar hanımlarla âbâd olmuş, yine onların elleriyle berbâd olmuştur. Eğer kadınlara mutluluk için sokaklar gösterilirse, hayat yolları cam kırıkları ile dolar.<br />
<br />
Fısk u fucûrun yayılması, fitne-fesâdın tasallutu veya maddî-mânevî imkânsızlıkların icbâr etmesi gibi sebeplerle iffet ve nâmusunu koruma hususunda zor duruma düşenlere yardım elini uzatmak da hem İslâmî bir mecbûriyet hem de bir insanlık borcudur. Hadîs-i şerîfte buyrulur:<br />
<br />
“Bir kimse, nâmusu çiğnendiği, ırzına sataşıldığı bir yerde Müslümanın yardımına koşmazsa, muhtaç olduğu bir anda Allah da ona yardım etmez. Irzına sataşıldığı, nâmusu çiğnendiği bir yerde Müslümanın yardımına koşan kimseye de, muhtaç olduğu bir anda Allah yardım eder.” (Ebû Dâvud, Edeb, 36/4884)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KADININ AİLEDEKİ ROLÜ VE TOPLUM ÜZERİNDEKİ ETKİSİ</span></span><br />
<br />
Kadının saâdeti, haysiyetini koruyarak yaşamasında ve âilesini muhâfaza etmesindedir. “Cennet annelerin ayağı altındadır.”[1] hadîs-i şerîfi, sâliha bir anne için ne büyük bir şehâdet-i Muhammediyye’dir.<br />
<br />
Diğer bir hadîs-i şerîfte de:<br />
<br />
“Dünya geçici bir faydadan ibârettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı varlığı, sâliha kadındır.” buyrulmuştur. (Müslim, Radâ‘, 64)<br />
<br />
Fazîletli bir anne, ilâhî kudretten tecellî eden bir rahmet kucağı, âilede saâdet kaynağı, zevk ve safâ ışığı, âile fertlerinin şefkat odağıdır. Rabbimiz’in, Rahmân ve Rahîm esmâsının dünyadaki müstesnâ ve mûtenâ bir tecellîgâhıdır. Hayırlı nesillerin yetiştirilmesinde annelerin çok mühim bir yeri vardır. Bütün evliyâullah ve Fâtihler, ilk feyizlerini sâliha bir anneden emmişlerdir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde:<br />
<br />
“Evinde (yetim) çocuklarının terbiyesiyle meşgul olan Müslüman kadın, cennette benimle beraberdir.” buyurmuşlardır. (Süyûtî, I, 104)<br />
<br />
Kadının âile ve cemiyetteki ehemmiyetine binâen, kız çocuklarına daha husûsî bir îtinâ gösterilmesini isteyen Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde:<br />
<br />
“Her kim iki kız çocuğunu bülûğ çağına gelinceye kadar büyütüp terbiye ederse, kıyâmet günü o kimseyle ben şöyle yan yana bulunacağız.” buyurmuş ve parmaklarını bitiştirmiştir. (Müslim, Birr, 149)<br />
<br />
Diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulur:<br />
<br />
“Her kim kız çocuklarını yetiştirme hususunda bir sıkıntıya uğrar da onları (sırât-ı müstakîm üzere, yani hayırlı bir yolda) iyi yetiştirirse bu çocuklar onları cehennem ateşinden koruyan bir siper olur.” (Müslim, Birr, 147)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dipnot:</span></span><br />
<br />
[1] Süyûtî, I, 125.<br />
<br />
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, 12 Saadet Damlaları, Erkam Yayınları<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadının Toplumdaki Yeri ve Önemi Nedir?</span></span><br />
<br />
Kadın, ailenin huzuru; toplumun temeli, medeniyetin taşıyıcısıdır. Peki kadın, aile ve toplum için neden vazgeçilmez bir değerdir? İslam’a göre, kadının toplumdaki yeri ve önemi nedir?<br />
<br />
Kadının fıtratı istikâmetinde yaşaması, toplumu cennete çevirir. Huzurlu âileler, toplumun saâdet kaynağıdır. Tarih sayfalarına baktığımız zaman görürüz ki, toplumlar hanımlarla âbâd olmuş, yine onların elleriyle berbâd olmuştur. Eğer kadınlara mutluluk için sokaklar gösterilirse, hayat yolları cam kırıkları ile dolar.<br />
<br />
Fısk u fucûrun yayılması, fitne-fesâdın tasallutu veya maddî-mânevî imkânsızlıkların icbâr etmesi gibi sebeplerle iffet ve nâmusunu koruma hususunda zor duruma düşenlere yardım elini uzatmak da hem İslâmî bir mecbûriyet hem de bir insanlık borcudur. Hadîs-i şerîfte buyrulur:<br />
<br />
“Bir kimse, nâmusu çiğnendiği, ırzına sataşıldığı bir yerde Müslümanın yardımına koşmazsa, muhtaç olduğu bir anda Allah da ona yardım etmez. Irzına sataşıldığı, nâmusu çiğnendiği bir yerde Müslümanın yardımına koşan kimseye de, muhtaç olduğu bir anda Allah yardım eder.” (Ebû Dâvud, Edeb, 36/4884)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KADININ AİLEDEKİ ROLÜ VE TOPLUM ÜZERİNDEKİ ETKİSİ</span></span><br />
<br />
Kadının saâdeti, haysiyetini koruyarak yaşamasında ve âilesini muhâfaza etmesindedir. “Cennet annelerin ayağı altındadır.”[1] hadîs-i şerîfi, sâliha bir anne için ne büyük bir şehâdet-i Muhammediyye’dir.<br />
<br />
Diğer bir hadîs-i şerîfte de:<br />
<br />
“Dünya geçici bir faydadan ibârettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı varlığı, sâliha kadındır.” buyrulmuştur. (Müslim, Radâ‘, 64)<br />
<br />
Fazîletli bir anne, ilâhî kudretten tecellî eden bir rahmet kucağı, âilede saâdet kaynağı, zevk ve safâ ışığı, âile fertlerinin şefkat odağıdır. Rabbimiz’in, Rahmân ve Rahîm esmâsının dünyadaki müstesnâ ve mûtenâ bir tecellîgâhıdır. Hayırlı nesillerin yetiştirilmesinde annelerin çok mühim bir yeri vardır. Bütün evliyâullah ve Fâtihler, ilk feyizlerini sâliha bir anneden emmişlerdir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde:<br />
<br />
“Evinde (yetim) çocuklarının terbiyesiyle meşgul olan Müslüman kadın, cennette benimle beraberdir.” buyurmuşlardır. (Süyûtî, I, 104)<br />
<br />
Kadının âile ve cemiyetteki ehemmiyetine binâen, kız çocuklarına daha husûsî bir îtinâ gösterilmesini isteyen Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde:<br />
<br />
“Her kim iki kız çocuğunu bülûğ çağına gelinceye kadar büyütüp terbiye ederse, kıyâmet günü o kimseyle ben şöyle yan yana bulunacağız.” buyurmuş ve parmaklarını bitiştirmiştir. (Müslim, Birr, 149)<br />
<br />
Diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulur:<br />
<br />
“Her kim kız çocuklarını yetiştirme hususunda bir sıkıntıya uğrar da onları (sırât-ı müstakîm üzere, yani hayırlı bir yolda) iyi yetiştirirse bu çocuklar onları cehennem ateşinden koruyan bir siper olur.” (Müslim, Birr, 147)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dipnot:</span></span><br />
<br />
[1] Süyûtî, I, 125.<br />
<br />
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, 12 Saadet Damlaları, Erkam Yayınları<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kız Çocuklarının Eğitimi Neden Bu Kadar Önemlidir?]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=37461</link>
			<pubDate>Mon, 05 May 2025 03:54:57 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=37461</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kız Çocuklarının Eğitimi Neden Bu Kadar Önemlidir?</span></span><br />
<br />
Bir kız çocuğunu eğitmek, neden tüm bir toplumu inşa etmek anlamına gelir ve İslam bu hakikate nasıl bir önem atfeder?<br />
<br />
Kadınların asıl kıymetlerini buldukları makam ve mevkî, kendi hâneleridir. En mukaddes vazifeleri de, hanımlık ve anneliktir. Zira nesli güzel bir şekilde yetiştiren ilk mektep, annedir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KIZ ÇOCUKLARININ EĞİTİMİNE ÖNEM VERMENİN BAŞLICA GEREKÇELERİ</span></span><br />
<br />
Meryem Vâlidemiz’in annesi Hanne, daha evlâdı doğmadan, onu güzel yetiştirebilmenin derdine düşmüştü. Nasıl bir nesil endişesi duymamız gerektiğine dair müstesnâ bir misal olmuştu…<br />
<br />
Çocuk, ilk tahsilini anneden alır. Eğer anne sâliha ise, çocuk ondan çok güzel bir inʻikâs alır.<br />
<br />
Annenin ağzından çıkan her bir kelime, çocuğun şahsiyet inşâsına konulan bir tuğla mesâbesindedir. Bunun için bütün kız çocuklarımıza bu hususta güzel bir eğitim verilmelidir.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“İkram ve ihsanlarınızla çocuklarınıza eşit muâmelede bulunun. Eğer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardım.” buyurmuştur. (Heysemî, IV, 153; İbn-i Hacer, el-Metâlibü’l-Âliye, IV, 69)<br />
<br />
Zira güçlü toplumlar, güçlü âilelerden meydana gelir. Güçlü âileler de daha ziyâde mânevî eğitim görmüş, fazîlet timsâli annelerin eseridir. Bu sebeple kız çocuklarının eğitim ve terbiyesine daha büyük bir ihtimam göstermek gerekir.<br />
<br />
Bir mütefekkir şöyle der:<br />
<br />
“Bir erkeği terbiye edin, bir insanı yetiştirmiş olursunuz. Bir kadını terbiye edin, bir aileyi, hattâ toplumun büyük bir bölümünü yetiştirmiş olursunuz.”<br />
<br />
Dolayısıyla kadın, toplumun gerçek mimarı olarak görülmelidir. O; sâlihler, Fatihler ve cengâverler yetiştiren bir şefkat kucağı olmalıdır.<br />
<br />
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Rahmet Toplumu Hayırlı Gençlik 2, Erkam Yayınları<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kız Çocuklarının Eğitimi Neden Bu Kadar Önemlidir?</span></span><br />
<br />
Bir kız çocuğunu eğitmek, neden tüm bir toplumu inşa etmek anlamına gelir ve İslam bu hakikate nasıl bir önem atfeder?<br />
<br />
Kadınların asıl kıymetlerini buldukları makam ve mevkî, kendi hâneleridir. En mukaddes vazifeleri de, hanımlık ve anneliktir. Zira nesli güzel bir şekilde yetiştiren ilk mektep, annedir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KIZ ÇOCUKLARININ EĞİTİMİNE ÖNEM VERMENİN BAŞLICA GEREKÇELERİ</span></span><br />
<br />
Meryem Vâlidemiz’in annesi Hanne, daha evlâdı doğmadan, onu güzel yetiştirebilmenin derdine düşmüştü. Nasıl bir nesil endişesi duymamız gerektiğine dair müstesnâ bir misal olmuştu…<br />
<br />
Çocuk, ilk tahsilini anneden alır. Eğer anne sâliha ise, çocuk ondan çok güzel bir inʻikâs alır.<br />
<br />
Annenin ağzından çıkan her bir kelime, çocuğun şahsiyet inşâsına konulan bir tuğla mesâbesindedir. Bunun için bütün kız çocuklarımıza bu hususta güzel bir eğitim verilmelidir.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“İkram ve ihsanlarınızla çocuklarınıza eşit muâmelede bulunun. Eğer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardım.” buyurmuştur. (Heysemî, IV, 153; İbn-i Hacer, el-Metâlibü’l-Âliye, IV, 69)<br />
<br />
Zira güçlü toplumlar, güçlü âilelerden meydana gelir. Güçlü âileler de daha ziyâde mânevî eğitim görmüş, fazîlet timsâli annelerin eseridir. Bu sebeple kız çocuklarının eğitim ve terbiyesine daha büyük bir ihtimam göstermek gerekir.<br />
<br />
Bir mütefekkir şöyle der:<br />
<br />
“Bir erkeği terbiye edin, bir insanı yetiştirmiş olursunuz. Bir kadını terbiye edin, bir aileyi, hattâ toplumun büyük bir bölümünü yetiştirmiş olursunuz.”<br />
<br />
Dolayısıyla kadın, toplumun gerçek mimarı olarak görülmelidir. O; sâlihler, Fatihler ve cengâverler yetiştiren bir şefkat kucağı olmalıdır.<br />
<br />
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Rahmet Toplumu Hayırlı Gençlik 2, Erkam Yayınları<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Zevç ve Zevcenin Birbirleri Üzerindeki Hakları]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=37460</link>
			<pubDate>Mon, 05 May 2025 03:54:05 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=37460</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Zevç ve Zevcenin Birbirleri Üzerindeki Hakları</span></span><br />
<br />
Zevç ve zevcenin birbirleri üzerindeki hakları nelerdir? Ailede vazife paylaşımı nasıl olmalıdır?<br />
<br />
Fahr-i Kâinât Efendimiz, Vedâ Hutbesi’nin bir bölümünde şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
“Ey insanlar! Kadınların haklarına riâyet ediniz! Onlara şefkat ve sevgi ile muâmele ediniz! Onlar hakkında Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allâh’ın emâneti olarak aldınız; onların nâmuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz!” (Müslim, Hac, 147; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56; İbn-i Mâce, Menâsik, 76, 84; Ahmed, V, 30)<br />
<br />
Hadîs-i şerifte beyan buyurulduğu üzere;<br />
<br />
Aile yuvası Allâh’ın adına söz verilerek kurulur. Sâir akitlerden farklı olarak; ailede, mânevî ve rûhânî bir temel vardır. Duâlarla başlayan bir izdivaç, ancak tarafların vefâtıyla sona erecek şekilde, örfümüzdeki ifadesiyle «bir yastıkta kocamak» üzere tesis edilir.<br />
<br />
Bu mukaddes yuvada elbette bir hukuk nizamı vardır. Cenâb-ı Hak; aile reisi olarak zevci vazifelendirmiş, zevceyi de, bu riyâsette, beyinin meşrû tâlimatlarına itaat etmekle memur kılmıştır.<br />
<br />
Zamanımızda feminizm, kadın-erkek eşitliği gibi batı menşeli cereyanlar, kadınları bu itaati reddetmeye teşvik ediyor. Bu telkinler de aileyi parçalıyor. Anneliği gözden düşürüyor. Nüfus azalıyor.<br />
<br />
Her şeyden evvel kadın ve erkeğin biyolojileri eşit değildir. Kas güçleri eşit değildir. Fıtratları eşit değildir. Hâlet-i rûhiyeleri eşit değildir. Eşit olmamaları, illâ erkeğin üstün olduğu mânâsında da değildir, şefkat ve merhamette kadın üstündür. Ciddiyet ve karar alma mekanizmasında erkek üstündür. Metânette erkeğin, letâfette kadının avantajı vardır.<br />
<br />
Eşit oldukları bir yer vardır: O da Allah katındaki insânî kulluk vasıflarıdır. Orada da üstünlük takvâdadır.<br />
<br />
Kadın ve erkek arasındaki farkların, ailedeki vazife tevziinde rol oynaması elbette ki fıtratın îcâbıdır, akl-ı selîmin neticesidir.<br />
<br />
İslâm bu hakikat üzere, ailede vazife paylaşımı yapmıştır.<br />
<br />
Erkeği; ailenin reisi ve geçimin mes’ûlü kılmış, aileyi korumak, dışarıdaki vazifeleri yerine getirmekle vazifelendirmiştir.<br />
<br />
Kadını da, ev içi vazifelerle mükellef kılmıştır. Sâliha bir hanım ve sâliha bir anne olmak, büyük bir şereftir:<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’e; daha ziyade kime hürmet ve hizmet edilmesi gerektiği sorulduğunda, üç kere;<br />
<br />
«–Annen!..», sonra da;<br />
<br />
«–Baban!» buyurmuştur. (Buhârî, Edeb, 2; Müslim, Birr, 1, 2)<br />
<br />
Bir müslüman ailesinde, annenin mevkii hakkında hadîs-i şerifte buyurulur:<br />
<br />
“Cennet, annelerin ayakları altındadır!..” (Nesâî, Cihâd, 6; Ahmed, III, 429; Süyûtî, I, 125)<br />
<br />
Annelik nasîb olsun veya olmasın, sâliha bir hanımın kıymeti de hadîs-i şeriflerde tebârüz ettirilmiştir:<br />
<br />
“Dünya, geçici bir faydadan ibârettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı varlığı; dindar, sâliha bir kadındır.” (Müslim, Radâ, 64; Nesâî, Nikâh, 15; İbn-i Mâce, Nikâh, 5)<br />
<br />
Dînimizde sâliha bir hanımın kıymetini gösteren en mühim hakikat; asr-ı saâdette, Hazret-i Hatice, Hazret-i Fâtıma, Hazret-i Âişe ve diğer annelerimizin üstlendikleri vazifeler, sergiledikleri güzel ahlâk ve fazîletlerdir.<br />
<br />
Kadın bir pırlantadır. Bir çöp tenekesine düşen bir pırlanta ne kadar talihsizdir!<br />
<br />
Kadının eşitlik yalanlarıyla aile içindeki şerefli mevkiinden koparılıp; bir vitrin malzemesi, istismâr edilen bir dekor hâline getirilmesi çok hazindir.<br />
<br />
Maalesef dış dünyaya sürüklenen kadın, kaldırımda açan çiçekler gibi ayaklar altında ezilmeye mahkûm oluyor. Ailesinde ise hakikî değerini buluyor.<br />
<br />
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2025 Ay: Nisan, Sayı: 242<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Zevç ve Zevcenin Birbirleri Üzerindeki Hakları</span></span><br />
<br />
Zevç ve zevcenin birbirleri üzerindeki hakları nelerdir? Ailede vazife paylaşımı nasıl olmalıdır?<br />
<br />
Fahr-i Kâinât Efendimiz, Vedâ Hutbesi’nin bir bölümünde şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
“Ey insanlar! Kadınların haklarına riâyet ediniz! Onlara şefkat ve sevgi ile muâmele ediniz! Onlar hakkında Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allâh’ın emâneti olarak aldınız; onların nâmuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz!” (Müslim, Hac, 147; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56; İbn-i Mâce, Menâsik, 76, 84; Ahmed, V, 30)<br />
<br />
Hadîs-i şerifte beyan buyurulduğu üzere;<br />
<br />
Aile yuvası Allâh’ın adına söz verilerek kurulur. Sâir akitlerden farklı olarak; ailede, mânevî ve rûhânî bir temel vardır. Duâlarla başlayan bir izdivaç, ancak tarafların vefâtıyla sona erecek şekilde, örfümüzdeki ifadesiyle «bir yastıkta kocamak» üzere tesis edilir.<br />
<br />
Bu mukaddes yuvada elbette bir hukuk nizamı vardır. Cenâb-ı Hak; aile reisi olarak zevci vazifelendirmiş, zevceyi de, bu riyâsette, beyinin meşrû tâlimatlarına itaat etmekle memur kılmıştır.<br />
<br />
Zamanımızda feminizm, kadın-erkek eşitliği gibi batı menşeli cereyanlar, kadınları bu itaati reddetmeye teşvik ediyor. Bu telkinler de aileyi parçalıyor. Anneliği gözden düşürüyor. Nüfus azalıyor.<br />
<br />
Her şeyden evvel kadın ve erkeğin biyolojileri eşit değildir. Kas güçleri eşit değildir. Fıtratları eşit değildir. Hâlet-i rûhiyeleri eşit değildir. Eşit olmamaları, illâ erkeğin üstün olduğu mânâsında da değildir, şefkat ve merhamette kadın üstündür. Ciddiyet ve karar alma mekanizmasında erkek üstündür. Metânette erkeğin, letâfette kadının avantajı vardır.<br />
<br />
Eşit oldukları bir yer vardır: O da Allah katındaki insânî kulluk vasıflarıdır. Orada da üstünlük takvâdadır.<br />
<br />
Kadın ve erkek arasındaki farkların, ailedeki vazife tevziinde rol oynaması elbette ki fıtratın îcâbıdır, akl-ı selîmin neticesidir.<br />
<br />
İslâm bu hakikat üzere, ailede vazife paylaşımı yapmıştır.<br />
<br />
Erkeği; ailenin reisi ve geçimin mes’ûlü kılmış, aileyi korumak, dışarıdaki vazifeleri yerine getirmekle vazifelendirmiştir.<br />
<br />
Kadını da, ev içi vazifelerle mükellef kılmıştır. Sâliha bir hanım ve sâliha bir anne olmak, büyük bir şereftir:<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’e; daha ziyade kime hürmet ve hizmet edilmesi gerektiği sorulduğunda, üç kere;<br />
<br />
«–Annen!..», sonra da;<br />
<br />
«–Baban!» buyurmuştur. (Buhârî, Edeb, 2; Müslim, Birr, 1, 2)<br />
<br />
Bir müslüman ailesinde, annenin mevkii hakkında hadîs-i şerifte buyurulur:<br />
<br />
“Cennet, annelerin ayakları altındadır!..” (Nesâî, Cihâd, 6; Ahmed, III, 429; Süyûtî, I, 125)<br />
<br />
Annelik nasîb olsun veya olmasın, sâliha bir hanımın kıymeti de hadîs-i şeriflerde tebârüz ettirilmiştir:<br />
<br />
“Dünya, geçici bir faydadan ibârettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı varlığı; dindar, sâliha bir kadındır.” (Müslim, Radâ, 64; Nesâî, Nikâh, 15; İbn-i Mâce, Nikâh, 5)<br />
<br />
Dînimizde sâliha bir hanımın kıymetini gösteren en mühim hakikat; asr-ı saâdette, Hazret-i Hatice, Hazret-i Fâtıma, Hazret-i Âişe ve diğer annelerimizin üstlendikleri vazifeler, sergiledikleri güzel ahlâk ve fazîletlerdir.<br />
<br />
Kadın bir pırlantadır. Bir çöp tenekesine düşen bir pırlanta ne kadar talihsizdir!<br />
<br />
Kadının eşitlik yalanlarıyla aile içindeki şerefli mevkiinden koparılıp; bir vitrin malzemesi, istismâr edilen bir dekor hâline getirilmesi çok hazindir.<br />
<br />
Maalesef dış dünyaya sürüklenen kadın, kaldırımda açan çiçekler gibi ayaklar altında ezilmeye mahkûm oluyor. Ailesinde ise hakikî değerini buluyor.<br />
<br />
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2025 Ay: Nisan, Sayı: 242<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ergenlik Döneminde Beslenme Nasıl Olmalıdır?]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=37260</link>
			<pubDate>Wed, 23 Apr 2025 07:11:09 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=37260</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ergenlik Döneminde Beslenme Nasıl Olmalıdır?</span></span><br />
<br />
Hızlı büyümenin yaşandığı ergenlik döneminde doğru beslenme neden bu kadar önemli? Bedenin hızla değiştiği ergenlik döneminde, yanlış beslenme nelere yol açar? İşte dikkat edilmesi gerekenler…<br />
<br />
Hızlı büyüme, fizikî, rûhî ve sosyal yönden değişme ve gelişme, ergenlik çağının en önemli özelliklerindendir. Bu durum, ergenin düşünce, alışkanlık ve davranışlarına, çalışma durumuna ve beslenmesine menfî olarak tesir edebilir. Ergenlik dönemindeki değişikliklere uygun şekilde hazırlanmış gençler, bu dönemi daha uyumlu ve sağlıklı atlatabilirler.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ERGENLİKTE DOĞRU BESLENME NEDEN ÖNEMLİ?</span></span><br />
<br />
Ergenlikte cinsiyet hormonlarına bağlı olarak vücut yapısında değişikliklere şâhit olunur. Kızlarda özellikle kalça, göğüs, yüz bölgesinde olmak üzere yağ dokusunda artış görülürken erkeklerde kas kitlesinde artış olur. Vücut yapılarında ortaya çıkan bu ânî değişiklikler, ergenleri vücut biçimleri ile aşırı ilgilenmeye ve beslenme davranışlarını değiştirerek bu durumu kontrol altına almaya çalışmalarına sebep olur.<br />
<br />
Psikolojik dalgalanmalar sebebiyle gencin âile ile iletişimi ve âileye bağlılığı azalabilir. Arkadaşlarına yönelip onlarla beraber olmaktan hoşlanabilir. Bu durum, onu ev dışında ayaküstü olarak tabir edilen beslenme bozukluklarına itebilir. Ergenlik yaşındakiler genellikle okul yemeklerini tercih etmezler, okul kantininden veya okul çevresinden satın aldıkları besleyici değeri olmayan yiyeceklerle idare ederler. Anne-babalar da çoğunlukla bu dönemde çocuğun ne yediğini takip edemezler. Bütün bunların neticesinde ergenlik döneminde demir, kalsiyum, çinko gibi önemli mineraller, A, C vitaminleri yetersiz; tuz ve yağ fazla olarak tüketilir. Fast-food tarzı beslenmenin yol açtığı şişmanlık (obezite), anoreksiya nevroza (aşırı zayıflama hastalığı), bulimia nevroza (yediklerini kusarak zayıflamak) gibi yeme bozuklukları ile beraber olan aşırı zayıflık, ergenlik döneminde daha çok kızlarda görülen önemli beslenme problemlerindendir.<br />
<br />
Pek çok araştırma; ergen erkeklerin 1/3’ünün, ergen kızların 1/2’inin kendisini şişman bulduğunu göstermektedir. Ergenlerin dış görünüşlerine önem vermeleri, vücut biçimleri ile aşırı derecede ilgilenmeleri, güzel görünme çabalarının artması, popüler kişilere özenmeleri, rol-model aldığı kişilerin fizikî görüntüsünü ve diyetle alâkalı söylediklerini uygulamaya kalkmaları, özellikle kızlarda yeme davranışının bozulmasına, bilinçsizce zayıflama diyetlerinin yapılmasına sebep olmaktadır. Bu zayıflama programları, temel besin gruplarını ihtivâ etmediğinden, ciddî sağlık problemlerine yol açmaktadır. Öncelikle hormon salgılama sisteminin dengesi bozulur. Troid bezi, bundan ilk nasibini alır ve bu bezin dengesiz çalışmasıyla, vücut sıvılarının tabiî dengesinin bozulması, ergenliğin gecikmesi, kan şekerinin düşmesi, kortizonun yükselmesi gibi önemli problemler ortaya çıkar. Baş ağrısı, yorgunluk, sinirlilik, bulantı, kusma, ishal, kabızlık, safra-böbrek taşları, bağırsak parazitleri, kalp ritminde bozukluk, tansiyon düşüklüğü, âdet düzensizliği, saç dökülmesi, kızlarda kansızlık, vs. karşımıza çıkan diğer sağlık problemleridir.<br />
<br />
Erkeklerde yağ oranı önce arttığından, 11-12 yaş döneminde şişmanca görünürler. Sonra hızlı büyüme döneminde yağ kaybedip incelirler. Ergenliğin sonunda erkeklerin kas kitlesinde iki kat artış olur. Kızlarda ise, altı yaşından başlayarak yağ dokusu yavaşça arttığından ergenliğin başında biraz topluca görünürler. Hâlbuki zamanla boyları uzayıp incelirler. Başlangıçtaki bu görünüm değişikliği, bazı psikolojik sebeplerle de birleşir ve gencin yeme davranışı bozulmaya başlar. Kendini çok kilolu gibi gören genç, yeme-içmeyi bırakır. Aşırı miktarda zayıflar, hatta bir deri-bir kemik kalır. Yine de kendini kilolu görüp yememeyi sürdürür. Özetle anlatmaya çalıştığımız bu yeme davranışı bozukluğuna “anoreksiya nevroza” adı verilmektedir.<br />
<br />
Bir de bunun diğer ucu gibi görünen tipi vardır ki, “bulimia nevroza” olarak adlandırılır. Burada genç, yemeyi terk etmez, hatta aşırı miktarda yer. Ancak kilo almamak için sürekli kendini kusturur. İdrar söktürücü, ishal yapıcı ilaçlar kullanarak sağlığına ciddî zararlar verir. Her iki durum da tehlikeli ve ölüme kadar gidebilen yeme bozukluklarıdır. Ergenin psikiyatrik tedavi alması ve bu davranışın altında yatan sebeplerin araştırılması gerekmektedir.<br />
<br />
Herkesin kendine has bir vücut yapısı vardır. Bu sebeple, ergenlerin popüler kişilere, zarar verici özentilerle bağlanmadan ve onlara benzeme yarışına girmeden, kendileriyle barışık olmaları, bu gibi davranış bozukluklarının önlenmesinde mühimdir. Gençleri faydalı meşguliyetlere yönlendirmek de onların sürekli kendilerini dinlemelerine engel olarak psikoterapi tesiri yapacaktır.<br />
<br />
Ergenlikte kızlarda hızlı büyümeye ek olarak “mensturasyonun” (âdet görmenin) başlamasıyla demir ihtiyacı artmaktadır. Genç kızların demirden zengin proteinli besinleri mandalina, portakal, yeşil biber, domates, maydanoz gibi taze meyve ve sebzelerle düzenli olarak tüketmeleri; yemekle beraber ve yemekten sonra çay içmekten kaçınmaları, demir eksikliğinin önlenmesi açısından mühimdir.<br />
<br />
Diyette sabah kahvaltısında bir yumurta, öğle öğününde bir porsiyon etli sebze yemeği, akşam bir porsiyon kuru baklagil, haftada iki kez sakatat bulundurulması, demir, protein ve mineral ihtiyacını karşılar. Yine haftada iki kez alınan 1-2 kâse kuru yemiş ya da kuru meyveler, demir alımına destek olur. Âdet dönemine yakın tatlı isteğinde artış olur. Bu durumun, meyve yiyerek giderilmesi, kilo almayı engellemede yardımcı olur. Kızlarda kansızlığa ek olarak guatr belirtileri de sık görülür. İyot eksikliğinden korunmak için diyette deniz ürünlerine yer verilmelidir.<br />
<br />
Ergenlik, kemik ve kas gelişiminin en hızlı olduğu yıllardır. Erişkin kemik kalsiyumunun % 50’si ergenlikte depolanır ve kemiğin kalsiyum muhtevası, 30 yaşında tepe noktasına ulaşır. Ergenlik döneminde kalsiyumun yetersiz alınması, ileri yaşlarda kemik erimesi riskini arttırır. Bu yaşlarda gençlerin fazla miktarda tükettikleri karbonatlı içecekler, kalsiyum emilmesini engellediği için, günlük alınan süt ve süt ürünlerine ek olarak diyete kalsiyum desteği yapılması gerekir.<br />
<br />
Ergenlik döneminde beslenmeyle ilgili yapılan yanlışlıklardan biri de şişmanlama korkusuyla ya da okula geç kalma endişesiyle kahvaltı öğününün atlanmasıdır. Sabah yenilenler, gün içinde kolaylıkla yakıldığından, kahvaltı, şişmanlatmayan bir öğündür. Ayrıca kan şekerinin düşmesi, düşünce ve algılamayı zayıflatacağından bu öğün atlanmamalıdır.<br />
<br />
Ergenlikte hızlı büyümeye ek olarak, herhangi bir spor dalıyla uğraşmak, enerji ihtiyacında artışa sebep olur. Bu yüzden sporla uğraşan gençler, sağlıklı beslenmeleri konusunda bilgilendirilmelidir.<br />
<br />
Aşırı şeker ve tatlı yiyeceklerin, kolalı-gazlı içeceklerin, hazır meyve sularının fazlaca tüketilmesi, yetersiz beslenme, diş bakımı ve temizliğinin yapılmaması; dişlerin çürümesine sebep olmaktadır. Gençlerde diş çürükleri görülme sıklığı, ülkemizde % 55-70 arasındadır. Bunu önlemek için, hem beslenmenin düzeltilmesi, hem de ağız bakımının düzenli olarak yapılması gerekir.<br />
<br />
Ergenlikte obeziteyle mücadele de önemlidir. Bu dönemde büyüme ve gelişme devam ettiği için, gence uygulanacak diyetin bütün besin gruplarından, dengeli olarak ihtiva etmesi ve gelişme sürecini baltalamadan, kilo almayı engellemesi gerekir. Kilo verme konusunda uygulanabilir hedefler konulmalıdır. Âile fertlerinin de gence uygulanan diyet programına katılmasının ergenin motivasyonunu olumlu etkileyeceği akılda tutulmalıdır.<br />
<br />
Ergenlerin beslenmesi; gençlerin yaşlarına göre, boy uzunluğu ve ağırlıklarına bakılarak değerlendirilir. Bu dönemde öğrenme ve kavrama seviyesi üst düzeydedir. Bu özelliklerinden faydalanılarak hem âile içinde, hem okul derslerinde yaşlarına ve ihtiyaçlarına uygun sağlıklı ve dengeli beslenme konusunda eğitim programları yapılmalı, âileler çocuklarına sağlıklı beslenme davranışının kazandırılmasında model olmalıdır. Cilt sağlığı ve güzelliğinde, kas-iskelet sisteminin sağlıklı gelişmesinde, normal ağırlığın korunmasında, diş sağlığında, fizikî ve zihnî gelişimde beslenmenin önemi ve tesirleri örneklerle anlatılmalı, öğrenilenlerin uygulamaya konulmasına çalışılmalıdır.<br />
<br />
Gençlerin diyetlerinde besin çeşitliliği sağlanmalı, yağ ve şeker sınırlandırılmalı, liften zengin gıdalar, sebze ve meyveler, vitamin ve mineraller yeterli düzeyde alınmalı, sağlıklı vücut ağırlığı korunmalıdır. Okulda ve ayak üstü bir şeyler atıştırdıklarında sağlıklı gıdaları tüketmeleri sağlanmalıdır. Kola ve gazlı içecekler yerine süt, ayran, taze meyve suları; hamburger yerine ekmek arası peynirli veya tavuklu sandviçler, yumurta, çorba gibi gıdalar alması sağlanmalıdır. Hamur işi tatlılar yerine sütlü tatlılar ve taze meyveler tercih edilmelidir. Yemekler yavaş yenilmeli, iyice çiğnenmelidir. Bu davranışların alışkanlık hâline getirilmesi, sağlıklı beslenmeyi sağlarken kilo almayı da önleyecektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ERGENLİKTE KIZ VE ERKEK ÇOCUKLARI İÇİN BESLENME LİSTESİ</span></span><br />
<br />
Kızlarda 11, erkeklerde 13 yaş civarında büyüme hızlanmaya, boy ve ağırlık artmaya başladığından, gıda ve enerji ihtiyacı yükselir. Kızların enerji ihtiyacı erkeklerinkinden ayrıdır ve genellikle daha azdır. Bu sebeple diyetlerindeki yağ, şeker ve tahıl miktarı azaltılır. Süt ve süt ürünleri, yumurta, kuru baklagiller, sebze ve meyveler cinsiyete bakılmaksızın belli oranlarda tüketilmelidir.<br />
Ergen Kız Çocukları İçin;<br />
<br />
Kahvaltı: 1 su bardağı süt ya da taze sıkılmış meyve suyu, 1 yumurta ya da 1 kibrit kutusu kadar peynir, 1 yemek kaşığı bal/reçel/fındık ezmesi, 5-6 adet zeytin, 3 ince dilim ekmek, bir domates ya da portakal.<br />
<br />
Öğle: 2 adet ızgara köfte, 3-4 yemek kaşığı barbunya, 1 kâse sütlü tatlı, 1-2 ince dilim ekmek.<br />
<br />
İkindi: 4-5 yemek kaşığı kısır, 1 su bardağı ayran.<br />
<br />
Akşam: 1 porsiyon etli türlü, 4-5 yemek kaşığı makarna, 1 tabak salata.<br />
<br />
Yemekten sonra: 1 orta boy meyve, 10-12 adet fındık ya da ceviz, 2-3 tane kuru kayısı ya da incir.<br />
Ergen Erkek Çocukları İçin;<br />
<br />
Kahvaltı: 1 su bardağı süt, 1-2 kibrit kutusu peynir, 1-2 yemek kaşığı bal/reçel/fındık ezmesi, 6-7 adet zeytin, 4-5 ince dilim ekmek, bir domates ya da portakal.<br />
<br />
Öğle: 7-8 yemek kaşığı etli sebze yemeği, 3 orta dilim patatesli börek, 1-2 su bardağı ayran.<br />
<br />
İkindi: 1 kaşar peynirli tost, 1 su bardağı meyve suyu ya da ayran.<br />
<br />
Akşam: 1-2 kâse tarhana çorbası, 2 köfte kadar balık, 4-5 yemek kaşığı pilav/makarna, salata, 2 kibrit kutusu kadar tahin helvası.<br />
<br />
Yemekten sonra: 1-2 orta boy meyve, 1 su bardağı süt.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span>Betül Nefise İnal, Şebnem Dergisi, Sayı: 104<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ergenlik Döneminde Beslenme Nasıl Olmalıdır?</span></span><br />
<br />
Hızlı büyümenin yaşandığı ergenlik döneminde doğru beslenme neden bu kadar önemli? Bedenin hızla değiştiği ergenlik döneminde, yanlış beslenme nelere yol açar? İşte dikkat edilmesi gerekenler…<br />
<br />
Hızlı büyüme, fizikî, rûhî ve sosyal yönden değişme ve gelişme, ergenlik çağının en önemli özelliklerindendir. Bu durum, ergenin düşünce, alışkanlık ve davranışlarına, çalışma durumuna ve beslenmesine menfî olarak tesir edebilir. Ergenlik dönemindeki değişikliklere uygun şekilde hazırlanmış gençler, bu dönemi daha uyumlu ve sağlıklı atlatabilirler.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ERGENLİKTE DOĞRU BESLENME NEDEN ÖNEMLİ?</span></span><br />
<br />
Ergenlikte cinsiyet hormonlarına bağlı olarak vücut yapısında değişikliklere şâhit olunur. Kızlarda özellikle kalça, göğüs, yüz bölgesinde olmak üzere yağ dokusunda artış görülürken erkeklerde kas kitlesinde artış olur. Vücut yapılarında ortaya çıkan bu ânî değişiklikler, ergenleri vücut biçimleri ile aşırı ilgilenmeye ve beslenme davranışlarını değiştirerek bu durumu kontrol altına almaya çalışmalarına sebep olur.<br />
<br />
Psikolojik dalgalanmalar sebebiyle gencin âile ile iletişimi ve âileye bağlılığı azalabilir. Arkadaşlarına yönelip onlarla beraber olmaktan hoşlanabilir. Bu durum, onu ev dışında ayaküstü olarak tabir edilen beslenme bozukluklarına itebilir. Ergenlik yaşındakiler genellikle okul yemeklerini tercih etmezler, okul kantininden veya okul çevresinden satın aldıkları besleyici değeri olmayan yiyeceklerle idare ederler. Anne-babalar da çoğunlukla bu dönemde çocuğun ne yediğini takip edemezler. Bütün bunların neticesinde ergenlik döneminde demir, kalsiyum, çinko gibi önemli mineraller, A, C vitaminleri yetersiz; tuz ve yağ fazla olarak tüketilir. Fast-food tarzı beslenmenin yol açtığı şişmanlık (obezite), anoreksiya nevroza (aşırı zayıflama hastalığı), bulimia nevroza (yediklerini kusarak zayıflamak) gibi yeme bozuklukları ile beraber olan aşırı zayıflık, ergenlik döneminde daha çok kızlarda görülen önemli beslenme problemlerindendir.<br />
<br />
Pek çok araştırma; ergen erkeklerin 1/3’ünün, ergen kızların 1/2’inin kendisini şişman bulduğunu göstermektedir. Ergenlerin dış görünüşlerine önem vermeleri, vücut biçimleri ile aşırı derecede ilgilenmeleri, güzel görünme çabalarının artması, popüler kişilere özenmeleri, rol-model aldığı kişilerin fizikî görüntüsünü ve diyetle alâkalı söylediklerini uygulamaya kalkmaları, özellikle kızlarda yeme davranışının bozulmasına, bilinçsizce zayıflama diyetlerinin yapılmasına sebep olmaktadır. Bu zayıflama programları, temel besin gruplarını ihtivâ etmediğinden, ciddî sağlık problemlerine yol açmaktadır. Öncelikle hormon salgılama sisteminin dengesi bozulur. Troid bezi, bundan ilk nasibini alır ve bu bezin dengesiz çalışmasıyla, vücut sıvılarının tabiî dengesinin bozulması, ergenliğin gecikmesi, kan şekerinin düşmesi, kortizonun yükselmesi gibi önemli problemler ortaya çıkar. Baş ağrısı, yorgunluk, sinirlilik, bulantı, kusma, ishal, kabızlık, safra-böbrek taşları, bağırsak parazitleri, kalp ritminde bozukluk, tansiyon düşüklüğü, âdet düzensizliği, saç dökülmesi, kızlarda kansızlık, vs. karşımıza çıkan diğer sağlık problemleridir.<br />
<br />
Erkeklerde yağ oranı önce arttığından, 11-12 yaş döneminde şişmanca görünürler. Sonra hızlı büyüme döneminde yağ kaybedip incelirler. Ergenliğin sonunda erkeklerin kas kitlesinde iki kat artış olur. Kızlarda ise, altı yaşından başlayarak yağ dokusu yavaşça arttığından ergenliğin başında biraz topluca görünürler. Hâlbuki zamanla boyları uzayıp incelirler. Başlangıçtaki bu görünüm değişikliği, bazı psikolojik sebeplerle de birleşir ve gencin yeme davranışı bozulmaya başlar. Kendini çok kilolu gibi gören genç, yeme-içmeyi bırakır. Aşırı miktarda zayıflar, hatta bir deri-bir kemik kalır. Yine de kendini kilolu görüp yememeyi sürdürür. Özetle anlatmaya çalıştığımız bu yeme davranışı bozukluğuna “anoreksiya nevroza” adı verilmektedir.<br />
<br />
Bir de bunun diğer ucu gibi görünen tipi vardır ki, “bulimia nevroza” olarak adlandırılır. Burada genç, yemeyi terk etmez, hatta aşırı miktarda yer. Ancak kilo almamak için sürekli kendini kusturur. İdrar söktürücü, ishal yapıcı ilaçlar kullanarak sağlığına ciddî zararlar verir. Her iki durum da tehlikeli ve ölüme kadar gidebilen yeme bozukluklarıdır. Ergenin psikiyatrik tedavi alması ve bu davranışın altında yatan sebeplerin araştırılması gerekmektedir.<br />
<br />
Herkesin kendine has bir vücut yapısı vardır. Bu sebeple, ergenlerin popüler kişilere, zarar verici özentilerle bağlanmadan ve onlara benzeme yarışına girmeden, kendileriyle barışık olmaları, bu gibi davranış bozukluklarının önlenmesinde mühimdir. Gençleri faydalı meşguliyetlere yönlendirmek de onların sürekli kendilerini dinlemelerine engel olarak psikoterapi tesiri yapacaktır.<br />
<br />
Ergenlikte kızlarda hızlı büyümeye ek olarak “mensturasyonun” (âdet görmenin) başlamasıyla demir ihtiyacı artmaktadır. Genç kızların demirden zengin proteinli besinleri mandalina, portakal, yeşil biber, domates, maydanoz gibi taze meyve ve sebzelerle düzenli olarak tüketmeleri; yemekle beraber ve yemekten sonra çay içmekten kaçınmaları, demir eksikliğinin önlenmesi açısından mühimdir.<br />
<br />
Diyette sabah kahvaltısında bir yumurta, öğle öğününde bir porsiyon etli sebze yemeği, akşam bir porsiyon kuru baklagil, haftada iki kez sakatat bulundurulması, demir, protein ve mineral ihtiyacını karşılar. Yine haftada iki kez alınan 1-2 kâse kuru yemiş ya da kuru meyveler, demir alımına destek olur. Âdet dönemine yakın tatlı isteğinde artış olur. Bu durumun, meyve yiyerek giderilmesi, kilo almayı engellemede yardımcı olur. Kızlarda kansızlığa ek olarak guatr belirtileri de sık görülür. İyot eksikliğinden korunmak için diyette deniz ürünlerine yer verilmelidir.<br />
<br />
Ergenlik, kemik ve kas gelişiminin en hızlı olduğu yıllardır. Erişkin kemik kalsiyumunun % 50’si ergenlikte depolanır ve kemiğin kalsiyum muhtevası, 30 yaşında tepe noktasına ulaşır. Ergenlik döneminde kalsiyumun yetersiz alınması, ileri yaşlarda kemik erimesi riskini arttırır. Bu yaşlarda gençlerin fazla miktarda tükettikleri karbonatlı içecekler, kalsiyum emilmesini engellediği için, günlük alınan süt ve süt ürünlerine ek olarak diyete kalsiyum desteği yapılması gerekir.<br />
<br />
Ergenlik döneminde beslenmeyle ilgili yapılan yanlışlıklardan biri de şişmanlama korkusuyla ya da okula geç kalma endişesiyle kahvaltı öğününün atlanmasıdır. Sabah yenilenler, gün içinde kolaylıkla yakıldığından, kahvaltı, şişmanlatmayan bir öğündür. Ayrıca kan şekerinin düşmesi, düşünce ve algılamayı zayıflatacağından bu öğün atlanmamalıdır.<br />
<br />
Ergenlikte hızlı büyümeye ek olarak, herhangi bir spor dalıyla uğraşmak, enerji ihtiyacında artışa sebep olur. Bu yüzden sporla uğraşan gençler, sağlıklı beslenmeleri konusunda bilgilendirilmelidir.<br />
<br />
Aşırı şeker ve tatlı yiyeceklerin, kolalı-gazlı içeceklerin, hazır meyve sularının fazlaca tüketilmesi, yetersiz beslenme, diş bakımı ve temizliğinin yapılmaması; dişlerin çürümesine sebep olmaktadır. Gençlerde diş çürükleri görülme sıklığı, ülkemizde % 55-70 arasındadır. Bunu önlemek için, hem beslenmenin düzeltilmesi, hem de ağız bakımının düzenli olarak yapılması gerekir.<br />
<br />
Ergenlikte obeziteyle mücadele de önemlidir. Bu dönemde büyüme ve gelişme devam ettiği için, gence uygulanacak diyetin bütün besin gruplarından, dengeli olarak ihtiva etmesi ve gelişme sürecini baltalamadan, kilo almayı engellemesi gerekir. Kilo verme konusunda uygulanabilir hedefler konulmalıdır. Âile fertlerinin de gence uygulanan diyet programına katılmasının ergenin motivasyonunu olumlu etkileyeceği akılda tutulmalıdır.<br />
<br />
Ergenlerin beslenmesi; gençlerin yaşlarına göre, boy uzunluğu ve ağırlıklarına bakılarak değerlendirilir. Bu dönemde öğrenme ve kavrama seviyesi üst düzeydedir. Bu özelliklerinden faydalanılarak hem âile içinde, hem okul derslerinde yaşlarına ve ihtiyaçlarına uygun sağlıklı ve dengeli beslenme konusunda eğitim programları yapılmalı, âileler çocuklarına sağlıklı beslenme davranışının kazandırılmasında model olmalıdır. Cilt sağlığı ve güzelliğinde, kas-iskelet sisteminin sağlıklı gelişmesinde, normal ağırlığın korunmasında, diş sağlığında, fizikî ve zihnî gelişimde beslenmenin önemi ve tesirleri örneklerle anlatılmalı, öğrenilenlerin uygulamaya konulmasına çalışılmalıdır.<br />
<br />
Gençlerin diyetlerinde besin çeşitliliği sağlanmalı, yağ ve şeker sınırlandırılmalı, liften zengin gıdalar, sebze ve meyveler, vitamin ve mineraller yeterli düzeyde alınmalı, sağlıklı vücut ağırlığı korunmalıdır. Okulda ve ayak üstü bir şeyler atıştırdıklarında sağlıklı gıdaları tüketmeleri sağlanmalıdır. Kola ve gazlı içecekler yerine süt, ayran, taze meyve suları; hamburger yerine ekmek arası peynirli veya tavuklu sandviçler, yumurta, çorba gibi gıdalar alması sağlanmalıdır. Hamur işi tatlılar yerine sütlü tatlılar ve taze meyveler tercih edilmelidir. Yemekler yavaş yenilmeli, iyice çiğnenmelidir. Bu davranışların alışkanlık hâline getirilmesi, sağlıklı beslenmeyi sağlarken kilo almayı da önleyecektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ERGENLİKTE KIZ VE ERKEK ÇOCUKLARI İÇİN BESLENME LİSTESİ</span></span><br />
<br />
Kızlarda 11, erkeklerde 13 yaş civarında büyüme hızlanmaya, boy ve ağırlık artmaya başladığından, gıda ve enerji ihtiyacı yükselir. Kızların enerji ihtiyacı erkeklerinkinden ayrıdır ve genellikle daha azdır. Bu sebeple diyetlerindeki yağ, şeker ve tahıl miktarı azaltılır. Süt ve süt ürünleri, yumurta, kuru baklagiller, sebze ve meyveler cinsiyete bakılmaksızın belli oranlarda tüketilmelidir.<br />
Ergen Kız Çocukları İçin;<br />
<br />
Kahvaltı: 1 su bardağı süt ya da taze sıkılmış meyve suyu, 1 yumurta ya da 1 kibrit kutusu kadar peynir, 1 yemek kaşığı bal/reçel/fındık ezmesi, 5-6 adet zeytin, 3 ince dilim ekmek, bir domates ya da portakal.<br />
<br />
Öğle: 2 adet ızgara köfte, 3-4 yemek kaşığı barbunya, 1 kâse sütlü tatlı, 1-2 ince dilim ekmek.<br />
<br />
İkindi: 4-5 yemek kaşığı kısır, 1 su bardağı ayran.<br />
<br />
Akşam: 1 porsiyon etli türlü, 4-5 yemek kaşığı makarna, 1 tabak salata.<br />
<br />
Yemekten sonra: 1 orta boy meyve, 10-12 adet fındık ya da ceviz, 2-3 tane kuru kayısı ya da incir.<br />
Ergen Erkek Çocukları İçin;<br />
<br />
Kahvaltı: 1 su bardağı süt, 1-2 kibrit kutusu peynir, 1-2 yemek kaşığı bal/reçel/fındık ezmesi, 6-7 adet zeytin, 4-5 ince dilim ekmek, bir domates ya da portakal.<br />
<br />
Öğle: 7-8 yemek kaşığı etli sebze yemeği, 3 orta dilim patatesli börek, 1-2 su bardağı ayran.<br />
<br />
İkindi: 1 kaşar peynirli tost, 1 su bardağı meyve suyu ya da ayran.<br />
<br />
Akşam: 1-2 kâse tarhana çorbası, 2 köfte kadar balık, 4-5 yemek kaşığı pilav/makarna, salata, 2 kibrit kutusu kadar tahin helvası.<br />
<br />
Yemekten sonra: 1-2 orta boy meyve, 1 su bardağı süt.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span>Betül Nefise İnal, Şebnem Dergisi, Sayı: 104<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yalnızlık Duygusundan Nasıl Kurtulabilirim?]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=37257</link>
			<pubDate>Wed, 23 Apr 2025 07:05:35 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=37257</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yalnızlık Duygusundan Nasıl Kurtulabilirim?</span></span><br />
<br />
Yalnızlık duygusundan nasıl kurtulabiliriz? Kendini yalnız hisseden, Rabbinin varlığını bilse bile yanında insanlar olmadığında yalnızlık çeken insanlar için tavsiyeler...<br />
<br />
Teklik, yalnızlık, Allâhʼa mahsustur. Müʼmin, içtimâîleşmelidir. Cemaatle namaz, Cuma namazları, hep bunun bir teşviki mâhiyetindedir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YALNIZLIK DUYGUSUNDAN KURTULMAK İSTEYENLERE TAVSİYELER</span></span><br />
<br />
Müʼmin, sâlih dostlar edinmelidir. Fakat çevresinde hiç böyle insanlar yoksa, yalnız kalmayayım diye fâsıklarla da dost olmamalıdır. Zira hadîs-i şerîfte;<br />
<br />
“Yalnızlık, kötü arkadaştan hayırlıdır; sâlih bir arkadaş ise yalnızlıktan daha iyidir…” buyrulmuştur. (Hâkim, III, 343)<br />
<br />
Diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyruluyor:<br />
<br />
“Îmânın en üstün mertebesi, nerede olursan ol, Allâh’ın seninle beraber olduğunu bilmendir.” (Heysemî, I, 60)<br />
<br />
İşte bu gönül kıvamına ulaşmak, kulu dâimî zikir hâlinde yaşamaya sevk eder. O müʼmin, artık neye baksa Rabbinin kudret ve azametini hatırlar, nereye gitse kalbi Rabbiyle beraber olur.<br />
<br />
Bu gönül ufkuna sahip olan müʼminlerin hâli, âyet-i kerîmede şöyle beyân ediliyor:<br />
<br />
“Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allâhʼı zikrederler, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin tefekkür ederler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Senʼi tesbîh ederiz. Bizi Cehennem azâbından koru!” (Âl-i İmrân, 191)<br />
<br />
Bütün usûl ve erkânıyla tasavvuf da, gönlü “ihsan” şuuruna ulaştırmayı gâye edinir. Yani biz Allâhʼı göremesek de Oʼnun bizi her an görmekte olduğu hakîkatini, kalpte sâbitlemeyi hedefler.<br />
<br />
Hak dostlarından Sehl bin Abdullah et-Tüsterî -rahmetullâhi aleyh- daha çocuk yaşlarında iken kendisine dayısı Muhammed Sevvâr Hazretleriʼnin şu tavsiyede bulunduğunu nakleder:<br />
<br />
“Dâimâ Allah ile ol. Her uykudan uyandığında:<br />
<br />
«Allah benimledir, Allah beni görmektedir, Allah bana şâhittir.» de. Zira bu kelimeleri söylediğimde, bende mânevî zevk hâsıl olurdu…”[1]<br />
<br />
Hakîkaten, mânen tekâmül ederek Hakkʼa yakınlıkta mesafe alan sâlih kullar, öyle bir kalbî kıvama ulaşırlar ki, her dâim kendilerini ilâhî huzurda bilirler. Bu sâyede, kimsenin olmadığı en tenha yerlerde ve nefisleriyle baş başa kaldıkları zamanlarda bile yalnızlık duymaz, bilâkis Allah ile beraberliğin mânevî hazzıyla huzur bulurlar.<br />
<br />
Nitekim Atâullah el-İskenderî -rahmetullâhi aleyh-, bu hissiyat içinde şöyle niyâz etmiştir:<br />
<br />
“Yâ Rabbi! Sen’i bulan neyi kaybetti? Sen’i kaybeden neyi buldu?..”<br />
<br />
Bir mütefekkir der ki:<br />
<br />
“Namaz, psikiyatrik bir tedavidir. Çünkü namaz kılan, kendini yalnız hissetmez. O, en büyük güce bağlıdır. O gücün inâyeti (yardımları) içindedir. Namazı huşû içinde kılan bir toplumda psikiyatrik hastalık olmaz…”<br />
<br />
Esâsen bir müslüman, hiçbir zaman yalnız değildir. Zira âyet-i kerîmelerde buyruluyor:<br />
<br />
“…Nerede olursanız olun, O (Allah) sizinle beraberdir...” (el-Hadîd, 4)<br />
<br />
“...Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (Kāf, 16)<br />
<br />
Bu hususta mânidar bir kıssa vardır:<br />
<br />
Bir vâiz, kürsüde âhiret ahvâlini anlatmaktadır. Cemaatin arasında Şeyh Şiblî Hazretleri de vardır. Vâiz efendi, Cenâb-ı Hakk’ın âhirette soracağı suallerden bahsederek:<br />
<br />
“–İlmini nerede kullandın, sorulacak! Malını-mülkünü nereden kazanıp nereye harcadın, sorulacak! Ömrünü nasıl geçirdin, sorulacak! İbadetlerin ne durumda, sorulacak! Harama-helâle dikkat ettin mi, sorulacak!..”<br />
<br />
Bunların ardından; “Şunlar şunlar da sorulacak!..” diye, hepsi de son derece mühim olan pek çok husus sayar. Fakat bir türlü meselenin özüne gelmez. Bunun üzerine Şiblî Hazretleri yumuşak bir üslûpla vâize seslenir:<br />
<br />
“–Vâiz efendi! Suallerin en mühimlerinden birini unuttunuz! Allah Teâlâ kısaca şunu soracak:<br />
<br />
«Ey kulum! Ben seninleydim, sana şah damarından daha yakındım; sen kiminleydin?»”<br />
<br />
İşte makbul bir kulluk için mühim olan da Cenâb-ı Hak ile kalbî beraberliği temin edebilmektir. Bu beraberliği temin eden kimse, dünyada tek başına bile kalsa yalnızlık duymaz. Bunun aksine, kalbi Cenâb-ı Hakʼtan gâfil bir insan, kalabalıklar içinde bile olsa yalnızdır, rûhen muzdariptir.<br />
<br />
Dolayısıyla dünyanın en mesut insanları; her istediğini, dilediği anda bulabilenler değil, Rabbini her an kalbinde bulabilen sâlih mü’minlerdir.<br />
<br />
Yine bir kıssa ile devam edelim:<br />
<br />
Büyük velîlerden Muhammed Pârisâ Hazretleri, hacca giderken yolu üzerinde uğradığı Bağdad şehrinde nur yüzlü genç bir sarrafa rastlar. Gencin birçok müşteriyle durmadan alışveriş hâlinde olup zamanını aşırı dünyevî meşguliyetlerle geçirdiğini düşünerek üzülür. İçinden şöyle geçirir:<br />
<br />
“Yazık! Tam da ibadet edecek bir çağda kendisini dünya meşgalesine kaptırmış!”<br />
<br />
Bir an murâkabeye varınca, kuyumcu gencin kalbinin Allah ile beraber olduğunu hayretle müşâhede eder. Sonra da:<br />
<br />
“‒Mâşâallâh! El kârda, gönül Yarʼda!..” buyurarak genci takdîr eder.<br />
<br />
Hasan-ı Basrî Hazretleri de şöyle buyuruyor:<br />
<br />
“Allah seninle olunca kimden korkuyorsun? Eğer Allah seninle değilse; kime ümit bağlayacak, kime sığınacaksın?”<br />
<br />
Dipnot:<br />
<br />
[1] Bkz. Ferîdüddîn Attâr, Tezkiretüʼl-Evliyâ, sf. 101, Erkam Yayınları, İstanbul, 1984.<br />
<br />
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Rahmet Toplumu Hayırlı Gençlik 2, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yalnızlık Duygusundan Nasıl Kurtulabilirim?</span></span><br />
<br />
Yalnızlık duygusundan nasıl kurtulabiliriz? Kendini yalnız hisseden, Rabbinin varlığını bilse bile yanında insanlar olmadığında yalnızlık çeken insanlar için tavsiyeler...<br />
<br />
Teklik, yalnızlık, Allâhʼa mahsustur. Müʼmin, içtimâîleşmelidir. Cemaatle namaz, Cuma namazları, hep bunun bir teşviki mâhiyetindedir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YALNIZLIK DUYGUSUNDAN KURTULMAK İSTEYENLERE TAVSİYELER</span></span><br />
<br />
Müʼmin, sâlih dostlar edinmelidir. Fakat çevresinde hiç böyle insanlar yoksa, yalnız kalmayayım diye fâsıklarla da dost olmamalıdır. Zira hadîs-i şerîfte;<br />
<br />
“Yalnızlık, kötü arkadaştan hayırlıdır; sâlih bir arkadaş ise yalnızlıktan daha iyidir…” buyrulmuştur. (Hâkim, III, 343)<br />
<br />
Diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyruluyor:<br />
<br />
“Îmânın en üstün mertebesi, nerede olursan ol, Allâh’ın seninle beraber olduğunu bilmendir.” (Heysemî, I, 60)<br />
<br />
İşte bu gönül kıvamına ulaşmak, kulu dâimî zikir hâlinde yaşamaya sevk eder. O müʼmin, artık neye baksa Rabbinin kudret ve azametini hatırlar, nereye gitse kalbi Rabbiyle beraber olur.<br />
<br />
Bu gönül ufkuna sahip olan müʼminlerin hâli, âyet-i kerîmede şöyle beyân ediliyor:<br />
<br />
“Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allâhʼı zikrederler, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin tefekkür ederler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Senʼi tesbîh ederiz. Bizi Cehennem azâbından koru!” (Âl-i İmrân, 191)<br />
<br />
Bütün usûl ve erkânıyla tasavvuf da, gönlü “ihsan” şuuruna ulaştırmayı gâye edinir. Yani biz Allâhʼı göremesek de Oʼnun bizi her an görmekte olduğu hakîkatini, kalpte sâbitlemeyi hedefler.<br />
<br />
Hak dostlarından Sehl bin Abdullah et-Tüsterî -rahmetullâhi aleyh- daha çocuk yaşlarında iken kendisine dayısı Muhammed Sevvâr Hazretleriʼnin şu tavsiyede bulunduğunu nakleder:<br />
<br />
“Dâimâ Allah ile ol. Her uykudan uyandığında:<br />
<br />
«Allah benimledir, Allah beni görmektedir, Allah bana şâhittir.» de. Zira bu kelimeleri söylediğimde, bende mânevî zevk hâsıl olurdu…”[1]<br />
<br />
Hakîkaten, mânen tekâmül ederek Hakkʼa yakınlıkta mesafe alan sâlih kullar, öyle bir kalbî kıvama ulaşırlar ki, her dâim kendilerini ilâhî huzurda bilirler. Bu sâyede, kimsenin olmadığı en tenha yerlerde ve nefisleriyle baş başa kaldıkları zamanlarda bile yalnızlık duymaz, bilâkis Allah ile beraberliğin mânevî hazzıyla huzur bulurlar.<br />
<br />
Nitekim Atâullah el-İskenderî -rahmetullâhi aleyh-, bu hissiyat içinde şöyle niyâz etmiştir:<br />
<br />
“Yâ Rabbi! Sen’i bulan neyi kaybetti? Sen’i kaybeden neyi buldu?..”<br />
<br />
Bir mütefekkir der ki:<br />
<br />
“Namaz, psikiyatrik bir tedavidir. Çünkü namaz kılan, kendini yalnız hissetmez. O, en büyük güce bağlıdır. O gücün inâyeti (yardımları) içindedir. Namazı huşû içinde kılan bir toplumda psikiyatrik hastalık olmaz…”<br />
<br />
Esâsen bir müslüman, hiçbir zaman yalnız değildir. Zira âyet-i kerîmelerde buyruluyor:<br />
<br />
“…Nerede olursanız olun, O (Allah) sizinle beraberdir...” (el-Hadîd, 4)<br />
<br />
“...Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (Kāf, 16)<br />
<br />
Bu hususta mânidar bir kıssa vardır:<br />
<br />
Bir vâiz, kürsüde âhiret ahvâlini anlatmaktadır. Cemaatin arasında Şeyh Şiblî Hazretleri de vardır. Vâiz efendi, Cenâb-ı Hakk’ın âhirette soracağı suallerden bahsederek:<br />
<br />
“–İlmini nerede kullandın, sorulacak! Malını-mülkünü nereden kazanıp nereye harcadın, sorulacak! Ömrünü nasıl geçirdin, sorulacak! İbadetlerin ne durumda, sorulacak! Harama-helâle dikkat ettin mi, sorulacak!..”<br />
<br />
Bunların ardından; “Şunlar şunlar da sorulacak!..” diye, hepsi de son derece mühim olan pek çok husus sayar. Fakat bir türlü meselenin özüne gelmez. Bunun üzerine Şiblî Hazretleri yumuşak bir üslûpla vâize seslenir:<br />
<br />
“–Vâiz efendi! Suallerin en mühimlerinden birini unuttunuz! Allah Teâlâ kısaca şunu soracak:<br />
<br />
«Ey kulum! Ben seninleydim, sana şah damarından daha yakındım; sen kiminleydin?»”<br />
<br />
İşte makbul bir kulluk için mühim olan da Cenâb-ı Hak ile kalbî beraberliği temin edebilmektir. Bu beraberliği temin eden kimse, dünyada tek başına bile kalsa yalnızlık duymaz. Bunun aksine, kalbi Cenâb-ı Hakʼtan gâfil bir insan, kalabalıklar içinde bile olsa yalnızdır, rûhen muzdariptir.<br />
<br />
Dolayısıyla dünyanın en mesut insanları; her istediğini, dilediği anda bulabilenler değil, Rabbini her an kalbinde bulabilen sâlih mü’minlerdir.<br />
<br />
Yine bir kıssa ile devam edelim:<br />
<br />
Büyük velîlerden Muhammed Pârisâ Hazretleri, hacca giderken yolu üzerinde uğradığı Bağdad şehrinde nur yüzlü genç bir sarrafa rastlar. Gencin birçok müşteriyle durmadan alışveriş hâlinde olup zamanını aşırı dünyevî meşguliyetlerle geçirdiğini düşünerek üzülür. İçinden şöyle geçirir:<br />
<br />
“Yazık! Tam da ibadet edecek bir çağda kendisini dünya meşgalesine kaptırmış!”<br />
<br />
Bir an murâkabeye varınca, kuyumcu gencin kalbinin Allah ile beraber olduğunu hayretle müşâhede eder. Sonra da:<br />
<br />
“‒Mâşâallâh! El kârda, gönül Yarʼda!..” buyurarak genci takdîr eder.<br />
<br />
Hasan-ı Basrî Hazretleri de şöyle buyuruyor:<br />
<br />
“Allah seninle olunca kimden korkuyorsun? Eğer Allah seninle değilse; kime ümit bağlayacak, kime sığınacaksın?”<br />
<br />
Dipnot:<br />
<br />
[1] Bkz. Ferîdüddîn Attâr, Tezkiretüʼl-Evliyâ, sf. 101, Erkam Yayınları, İstanbul, 1984.<br />
<br />
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Rahmet Toplumu Hayırlı Gençlik 2, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Peygamber Efendimizin Aile Hayatı]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=37256</link>
			<pubDate>Wed, 23 Apr 2025 07:04:19 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=37256</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Peygamber Efendimizin Aile Hayatı</span></span><br />
<br />
Peygamber Efendimizin (s.a.v) aile hayatı ve takvâ üzerine en güzel örnekler...<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i hayatın her safhasında; «üsve-i hasene / en güzel örnek» olarak göndermiştir.<br />
<br />
Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, her mevzuda olduğu gibi aile husûsunda da ümmetine en güzel örnektir.<br />
<br />
Dünyada en mesut aile Fahr-i Kâinât Efendimiz’in ailesidir. O’nun hâne-i saâdeti, O’nun ehl-i beyti, her bakımdan en ideal ve örnek bir yuvadır.<br />
<br />
O yuva, öyle huzur ve güzellikle doluydu ki; günlerce sıcak bir yemek pişmediği hâlde, burcu burcu saâdet kokardı.<br />
<br />
Üstelik o mukaddes hânede; hanımların odası, ancak başlarını sokacak bir mekândan ibâretti. Ancak o hânenin en lezzetli rızkı; rızâ, sabır ve teslîmiyetti.<br />
<br />
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in aile hayatında uyguladığı terbiye usûlü, onların kalplerini; sonsuz bir sadâkat, hürmet ve muhabbetle doldurmuştu.<br />
<br />
Hiçbir zevce, efendisini; vâlidelerimizin Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e olan sevgileri derecesinde sevemez.<br />
<br />
Hiçbir koca da, hanımını; Allah Rasûlü’nün, mübârek hanımlarına olan muhabbeti seviyesinde sevemez.<br />
<br />
Hiçbir evlât, babasını; Hazret-i Fâtıma’nın babasını sevdiği kadar sevemez.<br />
<br />
Hiçbir baba da, evlâdını; Allah Rasûlü’nün Hazret-i Fâtıma’yı sevdiği kadar sevemez.<br />
<br />
Demek ki;<br />
<br />
Bu mübârek ailenin yapısından hisse almamız lâzımdır. Bu ailenin fârik vasıflarından biri, takvâ idi.<br />
<br />
Takvâ ise;<br />
<br />
Bir mü’minin nefsânî arzularını bertaraf etmesi, rûhânî istîdatlarını inkişâf ettirmesi ve dâimâ ilâhî kameralar altında olduğunu kalben idrâk edebilmesidir.<br />
<br />
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir gün Übey bin Kâ‘b -radıyallâhu anh-’a takvânın ne olduğunu sormuştu. Übey -radıyallâhu anh- ona;<br />
<br />
“–Sen hiç dikenli bir yolda yürüdün mü ey Ömer?” dedi.<br />
<br />
Hazret-i Ömer;<br />
<br />
“–Evet, yürüdüm.” karşılığını verince bu sefer;<br />
<br />
“–Peki, ne yaptın?” diye sordu.<br />
<br />
Hazret-i Ömer de;<br />
<br />
“–Elbisemi topladım ve dikenlerin bana zarar vermemesi için bütün gücümü sarf ettim.” cevabını verdi.<br />
<br />
Bunun üzerine Übey bin Kâ‘b şöyle dedi:<br />
<br />
“–İşte takvâ budur.” (İbn-i Kesîr, Tefsîr, I, 42)<br />
<br />
Yani takvâ, Allah’tan uzaklaştıran her şeyden uzak durmaktır.<br />
TAKVÂLI AİLE<br />
<br />
Peygamber Efendimiz; kendisine vahyolunan her emri, önce kendisi tatbik eder, daha sonra aile fertlerine emrederdi.<br />
<br />
Nübüvvetin gelmesiyle birlikte namaz da emredilince; daha ilk günden itibaren Peygamberimiz, mübârek zevcesi Hazret-i Hatice Vâlidemiz ve Hazret-i Ali -radıyallâhu anhümâ- ile birlikte cemaat oluştururlardı. Namazlarını huzur içinde kılabilmek maksadıyla; Mekke’den uzaklaşıp tenha vâdilere gider, namazlarını oralarda edâ ederlerdi.<br />
<br />
Medine devrinde de; Peygamberimiz’in hâneleri, İslâm’ın yaşandığı ve yaşatıldığı, ümmetin hanımlarına hakikatlerin tâlim edildiği birer mektep hüviyetindeydi.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, bize aile saâdeti husûsunda bir duâ tâlim etmiştir:<br />
<br />
“Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!” (el-Furkān, 74)<br />
<br />
Mesut bir aileyle, göz nûru zevce ve evlâtlarla alâkalı bir duânın; «müttakîlere imam olmak» niyâzıyla tamamlanması, bir sebep-netice münasebetine işaret etmektedir.<br />
<br />
Yani;<br />
<br />
Takvâ toplumu, mesut ailelerden meydana geldiği gibi; mesut aileler de ancak takvâlı bir topluma önderlik eden, takvâyı topluma yaymayı şiâr edinen fertlerden teşekkül edecektir.<br />
<br />
Aile yuvasında huzur ve saâdeti temin etmek için; aile fertleri her şeyden önce, Allâh’a kulluğa ve takvâya riâyet etmelidir. İbâdetlerini vecd ile îfâ etmenin yanında, bilhassa helâl ve harama da îtinâ göstermelidirler.<br />
<br />
Peygamberimiz’in irşâdıyla yetişen sahâbî hanımları, her sabah efendilerini uğurlarken şöyle derlerdi:<br />
<br />
“‒Efendi, Allah’tan kork; haram kazanma! Biz dünyada açlığa sabrederiz fakat kıyâmet gününde cehennem azâbına sabredemeyiz!” (Abdülhamid Keşk, Fî Rihâbi’t-Tefsîr, I, 26)<br />
<br />
Sahâbe hanımları evlâtlarına da dâimâ takvâyı öğütlediler:<br />
<br />
Huzeyfe -radıyallâhu anh-’ın annesi, evlâdının namazıyla alâkadar olurdu. Bilhassa Rasûlullah Efendimiz’e cemaat olarak kılıp kılmadığını takip ederdi. İhmâl ettiğini görürse derhâl teşvik ederdi. (Tirmizî, Menâkıb, 30; Ahmed, V, 391-2)<br />
<br />
Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh-’ın annesi, onu Efendimiz’e hizmet etsin diye takdim etmişti.<br />
<br />
Sahâbî neslin evlâtları olan; Abdullah İbn-i Ömer, Abdullah İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i Zübeyr -radıyallâhu anhüm- gibi genç yiğitler, dâimâ Efendimiz’in sohbetlerinden istifâde eder, O’ndan bir sünnet öğrenmek için büyük bir iştiyak ile civarında olurlardı. Babaları da dâimâ evlâtlarını bu istikamette teşvik ederlerdi.<br />
<br />
Sahâbe evlerinde geceleri arı kovanı gibi, Kur’ân tilâvetinin sesleri işitilirdi.<br />
<br />
Onlar hanımlara hitâb eden şu âyet-i kerîmeyi yaşıyorlardı:<br />
<br />
“Evlerinizde okunan Allâh’ın âyetlerini ve hikmeti zikredin / hatırlayın!” (el-Ahzâb, 34)<br />
<br />
Bu sebeple beyleri, gün içinde öğrendiklerini akşamları evlerinde hanımlarına anlatırlardı. Hanımları akşam kapıda bu iştiyakla;<br />
<br />
“–Bugün hangi âyet indi?”<br />
<br />
“–Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in fem-i muhsininden (mübârek ağzından) hangi hadîs-i şerif buyuruldu?” diye sorarlardı.<br />
<br />
Onlar ehl-i dünya kadınlar gibi;<br />
<br />
“–Bugün şehre hangi kervan geldi? Ne kumaş getirdi, falanca ipekliden getirdi mi?” diye sormuyorlardı.<br />
<br />
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2025 Ay: Nisan, Sayı: 242<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Peygamber Efendimizin Aile Hayatı</span></span><br />
<br />
Peygamber Efendimizin (s.a.v) aile hayatı ve takvâ üzerine en güzel örnekler...<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i hayatın her safhasında; «üsve-i hasene / en güzel örnek» olarak göndermiştir.<br />
<br />
Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, her mevzuda olduğu gibi aile husûsunda da ümmetine en güzel örnektir.<br />
<br />
Dünyada en mesut aile Fahr-i Kâinât Efendimiz’in ailesidir. O’nun hâne-i saâdeti, O’nun ehl-i beyti, her bakımdan en ideal ve örnek bir yuvadır.<br />
<br />
O yuva, öyle huzur ve güzellikle doluydu ki; günlerce sıcak bir yemek pişmediği hâlde, burcu burcu saâdet kokardı.<br />
<br />
Üstelik o mukaddes hânede; hanımların odası, ancak başlarını sokacak bir mekândan ibâretti. Ancak o hânenin en lezzetli rızkı; rızâ, sabır ve teslîmiyetti.<br />
<br />
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in aile hayatında uyguladığı terbiye usûlü, onların kalplerini; sonsuz bir sadâkat, hürmet ve muhabbetle doldurmuştu.<br />
<br />
Hiçbir zevce, efendisini; vâlidelerimizin Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e olan sevgileri derecesinde sevemez.<br />
<br />
Hiçbir koca da, hanımını; Allah Rasûlü’nün, mübârek hanımlarına olan muhabbeti seviyesinde sevemez.<br />
<br />
Hiçbir evlât, babasını; Hazret-i Fâtıma’nın babasını sevdiği kadar sevemez.<br />
<br />
Hiçbir baba da, evlâdını; Allah Rasûlü’nün Hazret-i Fâtıma’yı sevdiği kadar sevemez.<br />
<br />
Demek ki;<br />
<br />
Bu mübârek ailenin yapısından hisse almamız lâzımdır. Bu ailenin fârik vasıflarından biri, takvâ idi.<br />
<br />
Takvâ ise;<br />
<br />
Bir mü’minin nefsânî arzularını bertaraf etmesi, rûhânî istîdatlarını inkişâf ettirmesi ve dâimâ ilâhî kameralar altında olduğunu kalben idrâk edebilmesidir.<br />
<br />
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir gün Übey bin Kâ‘b -radıyallâhu anh-’a takvânın ne olduğunu sormuştu. Übey -radıyallâhu anh- ona;<br />
<br />
“–Sen hiç dikenli bir yolda yürüdün mü ey Ömer?” dedi.<br />
<br />
Hazret-i Ömer;<br />
<br />
“–Evet, yürüdüm.” karşılığını verince bu sefer;<br />
<br />
“–Peki, ne yaptın?” diye sordu.<br />
<br />
Hazret-i Ömer de;<br />
<br />
“–Elbisemi topladım ve dikenlerin bana zarar vermemesi için bütün gücümü sarf ettim.” cevabını verdi.<br />
<br />
Bunun üzerine Übey bin Kâ‘b şöyle dedi:<br />
<br />
“–İşte takvâ budur.” (İbn-i Kesîr, Tefsîr, I, 42)<br />
<br />
Yani takvâ, Allah’tan uzaklaştıran her şeyden uzak durmaktır.<br />
TAKVÂLI AİLE<br />
<br />
Peygamber Efendimiz; kendisine vahyolunan her emri, önce kendisi tatbik eder, daha sonra aile fertlerine emrederdi.<br />
<br />
Nübüvvetin gelmesiyle birlikte namaz da emredilince; daha ilk günden itibaren Peygamberimiz, mübârek zevcesi Hazret-i Hatice Vâlidemiz ve Hazret-i Ali -radıyallâhu anhümâ- ile birlikte cemaat oluştururlardı. Namazlarını huzur içinde kılabilmek maksadıyla; Mekke’den uzaklaşıp tenha vâdilere gider, namazlarını oralarda edâ ederlerdi.<br />
<br />
Medine devrinde de; Peygamberimiz’in hâneleri, İslâm’ın yaşandığı ve yaşatıldığı, ümmetin hanımlarına hakikatlerin tâlim edildiği birer mektep hüviyetindeydi.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, bize aile saâdeti husûsunda bir duâ tâlim etmiştir:<br />
<br />
“Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!” (el-Furkān, 74)<br />
<br />
Mesut bir aileyle, göz nûru zevce ve evlâtlarla alâkalı bir duânın; «müttakîlere imam olmak» niyâzıyla tamamlanması, bir sebep-netice münasebetine işaret etmektedir.<br />
<br />
Yani;<br />
<br />
Takvâ toplumu, mesut ailelerden meydana geldiği gibi; mesut aileler de ancak takvâlı bir topluma önderlik eden, takvâyı topluma yaymayı şiâr edinen fertlerden teşekkül edecektir.<br />
<br />
Aile yuvasında huzur ve saâdeti temin etmek için; aile fertleri her şeyden önce, Allâh’a kulluğa ve takvâya riâyet etmelidir. İbâdetlerini vecd ile îfâ etmenin yanında, bilhassa helâl ve harama da îtinâ göstermelidirler.<br />
<br />
Peygamberimiz’in irşâdıyla yetişen sahâbî hanımları, her sabah efendilerini uğurlarken şöyle derlerdi:<br />
<br />
“‒Efendi, Allah’tan kork; haram kazanma! Biz dünyada açlığa sabrederiz fakat kıyâmet gününde cehennem azâbına sabredemeyiz!” (Abdülhamid Keşk, Fî Rihâbi’t-Tefsîr, I, 26)<br />
<br />
Sahâbe hanımları evlâtlarına da dâimâ takvâyı öğütlediler:<br />
<br />
Huzeyfe -radıyallâhu anh-’ın annesi, evlâdının namazıyla alâkadar olurdu. Bilhassa Rasûlullah Efendimiz’e cemaat olarak kılıp kılmadığını takip ederdi. İhmâl ettiğini görürse derhâl teşvik ederdi. (Tirmizî, Menâkıb, 30; Ahmed, V, 391-2)<br />
<br />
Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh-’ın annesi, onu Efendimiz’e hizmet etsin diye takdim etmişti.<br />
<br />
Sahâbî neslin evlâtları olan; Abdullah İbn-i Ömer, Abdullah İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i Zübeyr -radıyallâhu anhüm- gibi genç yiğitler, dâimâ Efendimiz’in sohbetlerinden istifâde eder, O’ndan bir sünnet öğrenmek için büyük bir iştiyak ile civarında olurlardı. Babaları da dâimâ evlâtlarını bu istikamette teşvik ederlerdi.<br />
<br />
Sahâbe evlerinde geceleri arı kovanı gibi, Kur’ân tilâvetinin sesleri işitilirdi.<br />
<br />
Onlar hanımlara hitâb eden şu âyet-i kerîmeyi yaşıyorlardı:<br />
<br />
“Evlerinizde okunan Allâh’ın âyetlerini ve hikmeti zikredin / hatırlayın!” (el-Ahzâb, 34)<br />
<br />
Bu sebeple beyleri, gün içinde öğrendiklerini akşamları evlerinde hanımlarına anlatırlardı. Hanımları akşam kapıda bu iştiyakla;<br />
<br />
“–Bugün hangi âyet indi?”<br />
<br />
“–Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in fem-i muhsininden (mübârek ağzından) hangi hadîs-i şerif buyuruldu?” diye sorarlardı.<br />
<br />
Onlar ehl-i dünya kadınlar gibi;<br />
<br />
“–Bugün şehre hangi kervan geldi? Ne kumaş getirdi, falanca ipekliden getirdi mi?” diye sormuyorlardı.<br />
<br />
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2025 Ay: Nisan, Sayı: 242<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kadın Alim Olur mu?]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=37151</link>
			<pubDate>Thu, 17 Apr 2025 06:21:19 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=37151</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadın Alim Olur mu?</span></span><br />
<br />
“Kadından âlim olur mu?” diye soruluyor. Oysa annelik ve ilim, sâliha kadının iki ayrılmaz parçasıdır.<br />
<br />
Bir hanıma en çok annelik ve ilim sahibi olmak yakışır. “el-Ümmü medresetün: Anne bir okuldur.” denilmiştir.<br />
<br />
Bir annenin hemen her konuda bilgi sahibi olması iyidir; ama bilhassa kendisini ilgilendiren hususlarda daha çok uzmanlaşmalıdır. Bilhassa hayat boyunca karşılaşacağımız anne ve bebek sağlığı, bebek bakımı, ev idaresi gibi konularda…<br />
<br />
Sâliha bir kadın, anne olarak kendini güzel bir şekilde yetiştirdiği zaman evlâtlarını ve çevresini de yetiştirmiş olur. Evlâdını İslâmî şuurla yetiştiren anne, toplumu da hayır ve güzelliklerle şekillendirir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KADINDAN ALİM OLUR MU?</span></span><br />
<br />
“Kadınlardan âlim olur mu?” diye sormaya gerek yok! Bu, kadınları tanımamaktan yahut küçük görmekten kaynaklanan bir sorudur.<br />
<br />
Kadından âlime de, muhaddise de, müçtehide de olur. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-, bu ümmetin hanımlarına ilim yolunda çok güzel bir örnektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Âişe Kevser Çoruh, Altınoluk Dergisi, Sayı: 470</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadın Alim Olur mu?</span></span><br />
<br />
“Kadından âlim olur mu?” diye soruluyor. Oysa annelik ve ilim, sâliha kadının iki ayrılmaz parçasıdır.<br />
<br />
Bir hanıma en çok annelik ve ilim sahibi olmak yakışır. “el-Ümmü medresetün: Anne bir okuldur.” denilmiştir.<br />
<br />
Bir annenin hemen her konuda bilgi sahibi olması iyidir; ama bilhassa kendisini ilgilendiren hususlarda daha çok uzmanlaşmalıdır. Bilhassa hayat boyunca karşılaşacağımız anne ve bebek sağlığı, bebek bakımı, ev idaresi gibi konularda…<br />
<br />
Sâliha bir kadın, anne olarak kendini güzel bir şekilde yetiştirdiği zaman evlâtlarını ve çevresini de yetiştirmiş olur. Evlâdını İslâmî şuurla yetiştiren anne, toplumu da hayır ve güzelliklerle şekillendirir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KADINDAN ALİM OLUR MU?</span></span><br />
<br />
“Kadınlardan âlim olur mu?” diye sormaya gerek yok! Bu, kadınları tanımamaktan yahut küçük görmekten kaynaklanan bir sorudur.<br />
<br />
Kadından âlime de, muhaddise de, müçtehide de olur. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-, bu ümmetin hanımlarına ilim yolunda çok güzel bir örnektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Âişe Kevser Çoruh, Altınoluk Dergisi, Sayı: 470</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Gençliğin Yalnızlık ve Değersizlik Hissi ile İmtihanı]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=37148</link>
			<pubDate>Thu, 17 Apr 2025 06:11:55 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=37148</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Gençliğin Yalnızlık ve Değersizlik Hissi ile İmtihanı</span></span><br />
<br />
Son zamanlarda gençlik “yalnızlık” ve “değersizlik” hissiyle imtihan oluyor. Bu duyguların kendilerini psikolojik sıkıntılara dûçâr ediyor. Mü’min bir genç bu durumlara düşmemek adına nasıl hareket etmeli? Nelere dikkat etmelidir?<br />
<br />
Rabbimiz âyet-i kerîmelerde şöyle buyuruyor:<br />
<br />
“…Nerede olursanız olun, O (Allah) sizinle beraberdir…” (el-Hadîd, 4)<br />
<br />
“…Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (Kāf, 16)<br />
<br />
Dolayısıyla bir müslüman, Cenâb-ı Hakk’ın dâimâ kendisiyle beraber olduğu hakîkatini hiçbir zaman unutmayacak. Hayatını bu idrâk ile yaşayacak.<br />
<br />
Hadîs-i şerîfte de şöyle buyruluyor:<br />
<br />
“Îmânın en üstün mertebesi, nerede olursan ol, Allâh’ın seninle beraber olduğunu bilmendir.” (Heysemî, I, 60)<br />
<br />
Çok mânidar bir kıssa vardır:<br />
<br />
İçlerinde Şeyh Şiblî Hazretleri’nin de bulunduğu bir cemaate, kürsüdeki vâiz efendi âhiret ahvâlini anlatmaktadır. Cenâb-ı Hakk’ın âhirette soracağı suallerden bahsederek:<br />
<br />
“–İlmini nerede kullandın, sorulacak!<br />
<br />
Malını-mülkünü nereden kazanıp nereye harcadın, sorulacak!<br />
<br />
Ömrünü nasıl geçirdin, sorulacak!<br />
<br />
İbadetlerin ne durumda, sorulacak!<br />
<br />
Harama-helâle dikkat ettin mi, sorulacak!..”<br />
<br />
Bunların ardından; “Şunlar şunlar da sorulacak!..” diye, hepsi de son derece mühim olan pek çok husus saymış. Fakat bir türlü meselenin özüne dikkat çekmemiş. Bunun üzerine Şiblî Hazretleri yumuşak bir üslûpla vâize şöyle seslenmiş:<br />
<br />
“–Vâiz efendi! Suallerin en mühimlerinden birini unuttunuz! Allah Teâlâ kısaca şunu soracak:<br />
<br />
«Ey kulum! Ben seninleydim, sana şah damarından daha yakındım; sen kiminleydin?!»”<br />
<br />
Cenâb-ı Hakk’a yaklaştıkça, kalpte bambaşka ufuklar açılır ve bunun neticesinde de gönülde müstesnâ bir huzur ve sekînet hâli meydana gelir. Bu hâlin zirvesinde ise şüphesiz ki peygamberler ve evliyâullah vardır.<br />
<br />
Meselâ Mevlânâ Hazretleri Selçuklu Medresesiʼnin dersiâmı olduğu zamanki hâli için, yani zihnen ilimle mücehhez olduğu devre için “hamdım” ifadesini kullanıyor. Kalbi kıvam kazandığında, yani zihnî bilgileri kalben hazmedip mârifetullahta mesafeler almaya başladığı devrede ise, “piştim” ve “yandım” diyor.<br />
<br />
Rabbimiz, insanı dostluk ve yakınlığına dâvet ediyor. Kul, Cenâb-ı Hak ile dost olup Oʼna yakınlıkta mesafe aldıkça, yalnızlığı da son bulur. Cenâb-ı Hak ile kalbî beraberliği temin eden kimse, dünyada tek başına kalsa bile yalnızlık duymaz. Kudsî hadiste buyrulduğu üzere Cenâb-ı Hak onun gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olur.[1] Bunun aksine, kalbi Cenâb-ı Hakʼtan gâfil bir insan kalabalıklar içinde bile olsa, rûhen yalnız demektir. Zira âyet-i kerîmede;<br />
<br />
“…Bilesiniz ki, kalpler ancak Allâh’ı anmakla huzur bulur.” (er-Raʻd, 28) buyrulduğu üzere, rûhun huzuru da Cenâb-ı Hakʼla beraberliktedir.<br />
<br />
Şöyle bir misal vereyim. Etrafımızda sayısız radyo frekansı olmasına rağmen biz onları görüp duyamıyoruz. Nasıl ki onları dinleyebilmek için bir radyo alıcısına ihtiyaç duyuyorsak, Rabbimiz’in nîmetlerini gerçek mânâda idrâk edip tefekküründe derinleşebilmek de îmanla mümkün oluyor. Zira ruh, ayarını îmân ile buluyor. İnsan, ilâhî muhabbetle genç, dinç ve zinde kalıyor.<br />
<br />
Peki insan nasıl Cenâb-ı Hakk’ın yakınlığına nâil olacak?<br />
<br />
Geçtiğimiz ay, Rabbimiz’in lûtfuyla Ramazân-ı Şerîf’i idrâk ettik. Rabbimiz âfiyet içerisinde tekrar erişebilmeyi lûtf u keremiyle ihsan buyursun.<br />
<br />
Rabbimiz Ramazan’da mü’minleri âdeta mânevî bir eğitime almıştı ve bu eğitimin en mühim derslerinden biri de Kur’ân-ı Kerîm idi. Rabbimiz Kur’ân’ın mü’minler için “şifâ ve rahmet”[2] olduğunu bildiriyor.<br />
<br />
Müʼmin, Kur’ân ile ülfetini ne kadar artırırsa, onu şifa niyetiyle ve huşû hâlinde ne kadar okuyabilirse, Kur’ân o nisbette sadra şifa, rûha gıda oluyor, insanın yalnızlığını gideriyor.<br />
<br />
Bir diğer husus namaz. Cenâb-ı Hak, her gün günde beş defa kulunu huzuruna davet ediyor. “…Secde et ve yaklaş!” (el-Alak, 19) buyuruyor. Bir kimse, sevdiğini dâvet eder. Bütün kâinâtın sahibi ve hâkimi olan Allah, kuluna değer vermese, huzuruna dâvet eder mi?<br />
<br />
Bu hakîkat dolayısıyla Mevlânâ Hazretleri şöyle buyuruyor:<br />
<br />
“Madem ki Cenâb-ı Hak seni istiyor, başını ayak yap da koş!”<br />
<br />
Âyet-i kerîmede şöyle buyruluyor:<br />
<br />
“Ey îmân edenler! Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin…” (el-Bakara, 153)<br />
<br />
Eskiden bir düşman saldırısı olduğunda, halk sağlam kalelere sığınırdı. Namaz da bizim için günahların tasallutuna, nefs ve şeytanın hücumlarına karşı Rabbimiz’in muhafazasına sığınma vesîlesidir.<br />
<br />
Bir kişi Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri’ne gelip:<br />
<br />
“–Bana öyle bir şey öğret ki, kurtuluşuma vesîle olsun!” dediğinde, Hazret ona şu nasihatte bulunuyor:<br />
<br />
“–Şu iki cümleyi aklında tut, ilim olarak bunu bilmen sana kâfîdir:<br />
<br />
    Hak Teâlâ sana şah damarından daha yakındır, her şeyi bilir ve görür. (O hâlde kendini dâimâ ilâhî gözetim altında bil! Kendini başıboş, sahipsiz ve yalnız hissetme!)<br />
    Allah Teâlâ’nın senin ameline ihtiyacı yoktur. (Aksine senin O’na muhtaç olduğunun idrâki içinde, şükür duygularıyla sâlih ameller işlemeye bak!)”<br />
<br />
Asr-ı saâdette, zâlim müşriklerin zulmüne uğrayan, işkencelerine mâruz kalan fakir, garip, zayıf pek çok sahâbî vardı. Fakat stresli, bunalımlı, kendini yalnız ve değersiz hisseden kimse yoktu. Zira ashâbın vecd ve istiğrak içinde kıldıkları namazlar, yorgun gönülleri için âdeta mânevî bir rehabilite vesîlesi oluyordu. Onlar, her türlü sıkıntı karşısında, secdelerle Rabbine ilticâ ediyorlardı. “Ben sahipsiz değilim, benim her şeye kâdir olan bir Rabbim var!” diyerek Allâhʼa sığınıyorlardı. Her türlü sıkıntılarına tesellîyi Cenâb-ı Hak’ta buluyorlardı…<br />
<br />
Velhâsıl namazı ikāme eden, yani onu hakkını vererek kılan bir toplum; bedenen de rûhen de sıhhatli olur.<br />
<br />
Yine duâya sarılmak da insanın içine düştüğü değersizlik ve yalnızlık hislerinden kurtulmasında kişiye yardımcı olur. Çünkü duâ, en büyük güce sığınmaktır. Âyet-i kerîmelerde şöyle buyruluyor:<br />
<br />
“(Ey Rasûlüm!) Kullarım Sana, Benʼi sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana duâ ettiği vakit, duâ edenin dileğine karşılık veririm. O hâlde (kullarım da) Ben’im dâvetime uysunlar ve Bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.” (el-Bakara, 186)<br />
<br />
“Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana duâ edin, kabûl edeyim. Çünkü Bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar, aşağılanarak Cehennemʼe gireceklerdir.” (el-Müʼmin, 60)<br />
<br />
Teklik, yalnızlık, Allâhʼa mahsustur. Bu sebeple müʼmin, içtimâîleşecek. Cemaatle namaz, Cuma namazları hep bunun bir teşviki mâhiyetinde aslında.<br />
<br />
Dolayısıyla müʼmin de, sâlih dostlar edinecek. Fakat çevresinde böyle insanlar yoksa, yalnız kalmayayım diye fâsıklarla da dostluk kurmayacak. Zira hadîs-i şerîfte;<br />
<br />
“Yalnızlık, kötü arkadaştan hayırlıdır; sâlih bir arkadaş ise yalnızlıktan daha iyidir…” buyruluyor. (Hâkim, III, 343)<br />
<br />
Yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;<br />
<br />
“Kişi arkadaşının dîni üzeredir. Öyleyse her biriniz kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat etsin!” îkâzında bulunuyor. (Tirmizî, Zühd, 45)<br />
<br />
Son olarak bu kardeşlerimize Allah yolunda hizmeti tavsiye ederiz. Namaz ve orucun bir vakti var, fakat hizmetin bir vakti yok! Rabbimiz âyette;<br />
<br />
“…Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluğa devâm et!” (el-Hicr, 99) buyuruyor. Yani İslâm, hayatın bütün muhtevâsında son nefese kadar yaşanacak. Kul, “Ben şu kadar hizmet ettim, bana kâfi!” diyerek şeytanın vesvesesine aldanmayacak.<br />
<br />
Şunu da unutmayalım ki Cenâb-ı Hak, hizmete büyük bir sır koymuştur. Allâh’a kulluk etmek için yaratılan insana hizmet, bir nevî Allâh’a kulluk makamındadır. Allah Teâlâ, dînine hizmet eden ve kullarının sıkıntılarıyla meşgul olan kimselerin şahsî sıkıntılarına kefil olur. Bütün meşgûliyeti şahsî menfaatinden ve kendi derdinden ibâret olanları ise dertleriyle baş başa bırakır.<br />
<br />
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:<br />
<br />
“…Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyâmet günündeki sıkıntılarından birini giderir…” (Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58)<br />
<br />
Abdullah bin Abbâs -radıyallâhu anhumâ-, bir gün Peygamber Efendimiz’in mescidinde îtikâfta iken bir kişi yanına gelerek selâm verdi ve oturdu. İbn-i Abbâs Hazretleri:<br />
<br />
“–Kardeşim, seni kederli ve mahzun görüyorum.” dedi. Sonra da konuşmaları şöyle devam etti:<br />
<br />
“–Evet, ey Rasûlullâh’ın amcaoğlu, kederliyim! Falan şahsın benim üzerimde hakkı var. Fakat şu kabrin sahibi (Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-) hakkı için söylüyorum ki borcumu ödeyemiyorum.”<br />
<br />
“–Senin için onunla konuşayım mı?”<br />
<br />
“–İstersen konuş.”<br />
<br />
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhumâ- ayakkabılarını giyerek mescidden çıktı. Kederli şahıs ona:<br />
<br />
“–Îtikâfta olduğunu unuttun mu, niçin mescidden çıktın?” diye seslendi.<br />
<br />
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhumâ- şu cevâbı verdi:<br />
<br />
“–Hayır! Ben, şu kabirde yatan ve henüz aramızdan yeni ayrılmış olan muhterem zâttan işittim ki, (bunları söylerken gözlerinden yaşlar akıyordu):<br />
<br />
«Her kim, din kardeşinin bir ihtiyacını karşılamak için gayret eder ve o işi görürse, bu kendisi için on yıl îtikâfta kalmaktan daha hayırlıdır.<br />
<br />
Hâlbuki bir kimse Allah rızâsı için bir gün îtikâfa girse, Cenâb-ı Hak o kimse ile cehennem arasında üç hendek yaratır ki, her bir hendeğin arası, doğu ile batı arası kadar uzaktır.»” (Beyhakî, Şuab, III, 424-425)<br />
<br />
Şeyh Sâdî de şöyle der:<br />
<br />
“Dertlerinden kurtulmak istiyorsan, dertlilerin derdine merhem ol…”<br />
<br />
Velhâsıl bir mü’min, nefs ve şeytanın hile ve desiselerine kanarak yalnızlık ve değersizlik hissine kapıldığında Kur’ân’a daha çok sarılıp, namaz ile Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmelidir. Kendisini, rızâsına medâr olacak sâlih amellere muvaffak kılması için Allâh’a yakarmalıdır. Rabbimiz, kendisine samimiyetle duâ eden kulunu mahrum bırakmaz. Takvâ üzere yaşayıp takdîr-i ilâhîye tevekkül ve teslîmiyet gösteren kuluna mutlaka bir çıkış yolu ihsân eder.[3]<br />
<br />
Rabbimiz; zikrinin feyz ve rûhâniyetiyle kalplerimizi huzura kavuştursun. Hamd, şükür ve rızâ hâlini gönüllerimizin tükenmez hazinesi eylesin. Âmîn!..<br />
<br />
Dipnotlar:<br />
<br />
[1] Bkz. Buhârî, Rikāk, 38.<br />
<br />
[2] Bkz. el-İsrâ, 82.<br />
<br />
[3] Bkz. et-Talâk, 2.<br />
<br />
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Genç Dergisi, Yıl: 2025 Ay: Nisan Sayı: 223<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Gençliğin Yalnızlık ve Değersizlik Hissi ile İmtihanı</span></span><br />
<br />
Son zamanlarda gençlik “yalnızlık” ve “değersizlik” hissiyle imtihan oluyor. Bu duyguların kendilerini psikolojik sıkıntılara dûçâr ediyor. Mü’min bir genç bu durumlara düşmemek adına nasıl hareket etmeli? Nelere dikkat etmelidir?<br />
<br />
Rabbimiz âyet-i kerîmelerde şöyle buyuruyor:<br />
<br />
“…Nerede olursanız olun, O (Allah) sizinle beraberdir…” (el-Hadîd, 4)<br />
<br />
“…Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (Kāf, 16)<br />
<br />
Dolayısıyla bir müslüman, Cenâb-ı Hakk’ın dâimâ kendisiyle beraber olduğu hakîkatini hiçbir zaman unutmayacak. Hayatını bu idrâk ile yaşayacak.<br />
<br />
Hadîs-i şerîfte de şöyle buyruluyor:<br />
<br />
“Îmânın en üstün mertebesi, nerede olursan ol, Allâh’ın seninle beraber olduğunu bilmendir.” (Heysemî, I, 60)<br />
<br />
Çok mânidar bir kıssa vardır:<br />
<br />
İçlerinde Şeyh Şiblî Hazretleri’nin de bulunduğu bir cemaate, kürsüdeki vâiz efendi âhiret ahvâlini anlatmaktadır. Cenâb-ı Hakk’ın âhirette soracağı suallerden bahsederek:<br />
<br />
“–İlmini nerede kullandın, sorulacak!<br />
<br />
Malını-mülkünü nereden kazanıp nereye harcadın, sorulacak!<br />
<br />
Ömrünü nasıl geçirdin, sorulacak!<br />
<br />
İbadetlerin ne durumda, sorulacak!<br />
<br />
Harama-helâle dikkat ettin mi, sorulacak!..”<br />
<br />
Bunların ardından; “Şunlar şunlar da sorulacak!..” diye, hepsi de son derece mühim olan pek çok husus saymış. Fakat bir türlü meselenin özüne dikkat çekmemiş. Bunun üzerine Şiblî Hazretleri yumuşak bir üslûpla vâize şöyle seslenmiş:<br />
<br />
“–Vâiz efendi! Suallerin en mühimlerinden birini unuttunuz! Allah Teâlâ kısaca şunu soracak:<br />
<br />
«Ey kulum! Ben seninleydim, sana şah damarından daha yakındım; sen kiminleydin?!»”<br />
<br />
Cenâb-ı Hakk’a yaklaştıkça, kalpte bambaşka ufuklar açılır ve bunun neticesinde de gönülde müstesnâ bir huzur ve sekînet hâli meydana gelir. Bu hâlin zirvesinde ise şüphesiz ki peygamberler ve evliyâullah vardır.<br />
<br />
Meselâ Mevlânâ Hazretleri Selçuklu Medresesiʼnin dersiâmı olduğu zamanki hâli için, yani zihnen ilimle mücehhez olduğu devre için “hamdım” ifadesini kullanıyor. Kalbi kıvam kazandığında, yani zihnî bilgileri kalben hazmedip mârifetullahta mesafeler almaya başladığı devrede ise, “piştim” ve “yandım” diyor.<br />
<br />
Rabbimiz, insanı dostluk ve yakınlığına dâvet ediyor. Kul, Cenâb-ı Hak ile dost olup Oʼna yakınlıkta mesafe aldıkça, yalnızlığı da son bulur. Cenâb-ı Hak ile kalbî beraberliği temin eden kimse, dünyada tek başına kalsa bile yalnızlık duymaz. Kudsî hadiste buyrulduğu üzere Cenâb-ı Hak onun gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olur.[1] Bunun aksine, kalbi Cenâb-ı Hakʼtan gâfil bir insan kalabalıklar içinde bile olsa, rûhen yalnız demektir. Zira âyet-i kerîmede;<br />
<br />
“…Bilesiniz ki, kalpler ancak Allâh’ı anmakla huzur bulur.” (er-Raʻd, 28) buyrulduğu üzere, rûhun huzuru da Cenâb-ı Hakʼla beraberliktedir.<br />
<br />
Şöyle bir misal vereyim. Etrafımızda sayısız radyo frekansı olmasına rağmen biz onları görüp duyamıyoruz. Nasıl ki onları dinleyebilmek için bir radyo alıcısına ihtiyaç duyuyorsak, Rabbimiz’in nîmetlerini gerçek mânâda idrâk edip tefekküründe derinleşebilmek de îmanla mümkün oluyor. Zira ruh, ayarını îmân ile buluyor. İnsan, ilâhî muhabbetle genç, dinç ve zinde kalıyor.<br />
<br />
Peki insan nasıl Cenâb-ı Hakk’ın yakınlığına nâil olacak?<br />
<br />
Geçtiğimiz ay, Rabbimiz’in lûtfuyla Ramazân-ı Şerîf’i idrâk ettik. Rabbimiz âfiyet içerisinde tekrar erişebilmeyi lûtf u keremiyle ihsan buyursun.<br />
<br />
Rabbimiz Ramazan’da mü’minleri âdeta mânevî bir eğitime almıştı ve bu eğitimin en mühim derslerinden biri de Kur’ân-ı Kerîm idi. Rabbimiz Kur’ân’ın mü’minler için “şifâ ve rahmet”[2] olduğunu bildiriyor.<br />
<br />
Müʼmin, Kur’ân ile ülfetini ne kadar artırırsa, onu şifa niyetiyle ve huşû hâlinde ne kadar okuyabilirse, Kur’ân o nisbette sadra şifa, rûha gıda oluyor, insanın yalnızlığını gideriyor.<br />
<br />
Bir diğer husus namaz. Cenâb-ı Hak, her gün günde beş defa kulunu huzuruna davet ediyor. “…Secde et ve yaklaş!” (el-Alak, 19) buyuruyor. Bir kimse, sevdiğini dâvet eder. Bütün kâinâtın sahibi ve hâkimi olan Allah, kuluna değer vermese, huzuruna dâvet eder mi?<br />
<br />
Bu hakîkat dolayısıyla Mevlânâ Hazretleri şöyle buyuruyor:<br />
<br />
“Madem ki Cenâb-ı Hak seni istiyor, başını ayak yap da koş!”<br />
<br />
Âyet-i kerîmede şöyle buyruluyor:<br />
<br />
“Ey îmân edenler! Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin…” (el-Bakara, 153)<br />
<br />
Eskiden bir düşman saldırısı olduğunda, halk sağlam kalelere sığınırdı. Namaz da bizim için günahların tasallutuna, nefs ve şeytanın hücumlarına karşı Rabbimiz’in muhafazasına sığınma vesîlesidir.<br />
<br />
Bir kişi Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri’ne gelip:<br />
<br />
“–Bana öyle bir şey öğret ki, kurtuluşuma vesîle olsun!” dediğinde, Hazret ona şu nasihatte bulunuyor:<br />
<br />
“–Şu iki cümleyi aklında tut, ilim olarak bunu bilmen sana kâfîdir:<br />
<br />
    Hak Teâlâ sana şah damarından daha yakındır, her şeyi bilir ve görür. (O hâlde kendini dâimâ ilâhî gözetim altında bil! Kendini başıboş, sahipsiz ve yalnız hissetme!)<br />
    Allah Teâlâ’nın senin ameline ihtiyacı yoktur. (Aksine senin O’na muhtaç olduğunun idrâki içinde, şükür duygularıyla sâlih ameller işlemeye bak!)”<br />
<br />
Asr-ı saâdette, zâlim müşriklerin zulmüne uğrayan, işkencelerine mâruz kalan fakir, garip, zayıf pek çok sahâbî vardı. Fakat stresli, bunalımlı, kendini yalnız ve değersiz hisseden kimse yoktu. Zira ashâbın vecd ve istiğrak içinde kıldıkları namazlar, yorgun gönülleri için âdeta mânevî bir rehabilite vesîlesi oluyordu. Onlar, her türlü sıkıntı karşısında, secdelerle Rabbine ilticâ ediyorlardı. “Ben sahipsiz değilim, benim her şeye kâdir olan bir Rabbim var!” diyerek Allâhʼa sığınıyorlardı. Her türlü sıkıntılarına tesellîyi Cenâb-ı Hak’ta buluyorlardı…<br />
<br />
Velhâsıl namazı ikāme eden, yani onu hakkını vererek kılan bir toplum; bedenen de rûhen de sıhhatli olur.<br />
<br />
Yine duâya sarılmak da insanın içine düştüğü değersizlik ve yalnızlık hislerinden kurtulmasında kişiye yardımcı olur. Çünkü duâ, en büyük güce sığınmaktır. Âyet-i kerîmelerde şöyle buyruluyor:<br />
<br />
“(Ey Rasûlüm!) Kullarım Sana, Benʼi sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana duâ ettiği vakit, duâ edenin dileğine karşılık veririm. O hâlde (kullarım da) Ben’im dâvetime uysunlar ve Bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.” (el-Bakara, 186)<br />
<br />
“Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana duâ edin, kabûl edeyim. Çünkü Bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar, aşağılanarak Cehennemʼe gireceklerdir.” (el-Müʼmin, 60)<br />
<br />
Teklik, yalnızlık, Allâhʼa mahsustur. Bu sebeple müʼmin, içtimâîleşecek. Cemaatle namaz, Cuma namazları hep bunun bir teşviki mâhiyetinde aslında.<br />
<br />
Dolayısıyla müʼmin de, sâlih dostlar edinecek. Fakat çevresinde böyle insanlar yoksa, yalnız kalmayayım diye fâsıklarla da dostluk kurmayacak. Zira hadîs-i şerîfte;<br />
<br />
“Yalnızlık, kötü arkadaştan hayırlıdır; sâlih bir arkadaş ise yalnızlıktan daha iyidir…” buyruluyor. (Hâkim, III, 343)<br />
<br />
Yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;<br />
<br />
“Kişi arkadaşının dîni üzeredir. Öyleyse her biriniz kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat etsin!” îkâzında bulunuyor. (Tirmizî, Zühd, 45)<br />
<br />
Son olarak bu kardeşlerimize Allah yolunda hizmeti tavsiye ederiz. Namaz ve orucun bir vakti var, fakat hizmetin bir vakti yok! Rabbimiz âyette;<br />
<br />
“…Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluğa devâm et!” (el-Hicr, 99) buyuruyor. Yani İslâm, hayatın bütün muhtevâsında son nefese kadar yaşanacak. Kul, “Ben şu kadar hizmet ettim, bana kâfi!” diyerek şeytanın vesvesesine aldanmayacak.<br />
<br />
Şunu da unutmayalım ki Cenâb-ı Hak, hizmete büyük bir sır koymuştur. Allâh’a kulluk etmek için yaratılan insana hizmet, bir nevî Allâh’a kulluk makamındadır. Allah Teâlâ, dînine hizmet eden ve kullarının sıkıntılarıyla meşgul olan kimselerin şahsî sıkıntılarına kefil olur. Bütün meşgûliyeti şahsî menfaatinden ve kendi derdinden ibâret olanları ise dertleriyle baş başa bırakır.<br />
<br />
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:<br />
<br />
“…Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyâmet günündeki sıkıntılarından birini giderir…” (Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58)<br />
<br />
Abdullah bin Abbâs -radıyallâhu anhumâ-, bir gün Peygamber Efendimiz’in mescidinde îtikâfta iken bir kişi yanına gelerek selâm verdi ve oturdu. İbn-i Abbâs Hazretleri:<br />
<br />
“–Kardeşim, seni kederli ve mahzun görüyorum.” dedi. Sonra da konuşmaları şöyle devam etti:<br />
<br />
“–Evet, ey Rasûlullâh’ın amcaoğlu, kederliyim! Falan şahsın benim üzerimde hakkı var. Fakat şu kabrin sahibi (Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-) hakkı için söylüyorum ki borcumu ödeyemiyorum.”<br />
<br />
“–Senin için onunla konuşayım mı?”<br />
<br />
“–İstersen konuş.”<br />
<br />
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhumâ- ayakkabılarını giyerek mescidden çıktı. Kederli şahıs ona:<br />
<br />
“–Îtikâfta olduğunu unuttun mu, niçin mescidden çıktın?” diye seslendi.<br />
<br />
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhumâ- şu cevâbı verdi:<br />
<br />
“–Hayır! Ben, şu kabirde yatan ve henüz aramızdan yeni ayrılmış olan muhterem zâttan işittim ki, (bunları söylerken gözlerinden yaşlar akıyordu):<br />
<br />
«Her kim, din kardeşinin bir ihtiyacını karşılamak için gayret eder ve o işi görürse, bu kendisi için on yıl îtikâfta kalmaktan daha hayırlıdır.<br />
<br />
Hâlbuki bir kimse Allah rızâsı için bir gün îtikâfa girse, Cenâb-ı Hak o kimse ile cehennem arasında üç hendek yaratır ki, her bir hendeğin arası, doğu ile batı arası kadar uzaktır.»” (Beyhakî, Şuab, III, 424-425)<br />
<br />
Şeyh Sâdî de şöyle der:<br />
<br />
“Dertlerinden kurtulmak istiyorsan, dertlilerin derdine merhem ol…”<br />
<br />
Velhâsıl bir mü’min, nefs ve şeytanın hile ve desiselerine kanarak yalnızlık ve değersizlik hissine kapıldığında Kur’ân’a daha çok sarılıp, namaz ile Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmelidir. Kendisini, rızâsına medâr olacak sâlih amellere muvaffak kılması için Allâh’a yakarmalıdır. Rabbimiz, kendisine samimiyetle duâ eden kulunu mahrum bırakmaz. Takvâ üzere yaşayıp takdîr-i ilâhîye tevekkül ve teslîmiyet gösteren kuluna mutlaka bir çıkış yolu ihsân eder.[3]<br />
<br />
Rabbimiz; zikrinin feyz ve rûhâniyetiyle kalplerimizi huzura kavuştursun. Hamd, şükür ve rızâ hâlini gönüllerimizin tükenmez hazinesi eylesin. Âmîn!..<br />
<br />
Dipnotlar:<br />
<br />
[1] Bkz. Buhârî, Rikāk, 38.<br />
<br />
[2] Bkz. el-İsrâ, 82.<br />
<br />
[3] Bkz. et-Talâk, 2.<br />
<br />
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Genç Dergisi, Yıl: 2025 Ay: Nisan Sayı: 223<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Evlilik, özgürlüğü ve eğitimi yok mu ediyor?]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=37147</link>
			<pubDate>Thu, 17 Apr 2025 05:55:58 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=37147</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Evlilik, özgürlüğü ve eğitimi yok mu ediyor?</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Soru Detayı</span></span><br />
<br />
- Evliliğin hem erkek hem de kadın için fazilet ve haysiyetine dair çok sayıda hadis okudum.<br />
- Bazı insanlar ister erkek ister kadın olsun, evliliğin eğitim, arkadaşlarla eğlence, dilediği diğer işlere erişim özgürlüklerini elinden aldığını söylüyorlar.<br />
- Onlara evlilik konusunda doğru mesajı verecek şekilde onlara nasıl yaklaşabiliriz ve onlara İslam'ın erkeği veya kadını hapsetmediğini ve kapıp kaçırmadığını ispatlayan ne söyleyebiliriz?<br />
- Evlilik, kişinin eğitim ve özgürlük haklarını yok mu eder?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cevap</span></span><br />
<br />
Değerli kardeşimiz,<br />
<br />
Öncelikle ifade edelim ki, helal dairede keyfe kafidir, harama girmeye gerek yoktur; helal dairede özgürlük ve eğitim hakkı her zaman vardır. Bu durum sadece evli olanlar için değil her erkek ve her kadın Müslüman için geçerlidir.<br />
<br />
Bu nedenle, bir Müslüman sadece evliyken değil, bekârken de Allah’ın kuludur ve o kulluğa uygun davranmak zorundadır.<br />
<br />
Evliliğin özgürlüğü ve eğitimi yok ettiği iddiasına gelince:<br />
<br />
İnsan sosyal bir varlık olarak programlanmıştır. Dolayısıyla diğer insanlarla yakın ve samimi iletişim kurmak, paylaşmak, yardımlaşmak, sevgi, aşk ve güven duymak en temel ihtiyaçlarından biridir.<br />
<br />
Kişinin bu toplumsal ve psikolojik ihtiyaçlarını diğer ilişkilere göre, en iyi karşılayan kurum ise evliliktir ve ebedi hayat arkadaşı olan eşidir. Çünkü evlilik diğer tüm sosyal ilişkilerden farklı olarak, kişinin sadece yemek, içmek, barınma ve cinsellik gibi maddi ihtiyaçlarını değil, aynı zamanda psikolojik ihtiyaçlarını da en sağlıklı şekilde karşılar.  <br />
<br />
Bundandır ki bugün kadınların çok korunaklı sitelerde oturmalarına, kendilerini korumak için dövüş sporlarını öğrenmelerine ve yüksek gelir sahibi olmalarına karşı, yine de güçlü bir erkekle evlemek istemeleri, karşı cinsten eşe olan ihtiyacın açık göstergesidir.<br />
<br />
Aynı şekilde maddi durumu ve sağlığı çok iyi olan erkeklerin veya şöhretin en zirvesinde bulunan sanatçıların, en büyük mutluluğu evlenmede görmeleri, evlenmenin nasıl bir ihtiyaç olduğunun en anlamlı kanıtıdır. <br />
<br />
Kişinin dini ve dünyası için bu kadar önemli ve vazgeçilmez bir kurum olan evlilik; tüm diğer ikili ilişkilerde olduğu gibi bazı sorumlulukları da beraberinde getirmektedir. Mesela, kişi artık bireysel değil, iki kişidir. Evlendiği kişiye karşı sorumlulukları var; istediği zaman, istediği yere gitmesi eskisi kadar mümkün olmayabilir.<br />
<br />
Bu durum, doyurucu ilişkinin sağladığı faydalara karşılık bir fedakârlıktır, küçük bir bedeldir. Böyle bir bedel ve fedakârlık, aslında sadece karı-koca ilişkisine has değil, tüm sağlıklı insani ilişkiler, fedakârlık, sabır, hoşgörü, dayanışma, birbirini anlama üzerine kuruludur.<br />
<br />
Anne-baba-çocuk ilişkisi bile büyük fedakârlık gerektirir. Gerektiğinde anne-baba çocukları için uykularından, rahatlarından, özgürlüklerinden, maddiyatlarından, keyfîlerinden fedakârlık etmiyorlar mı? Çocuklar, anne-babalarının ihtiyacı olduğunda işlerini, hatta eğitimlerini, gezmelerini bırakıp onlara yardıma koşmuyorlar mı? Veya iki arkadaş düşünün, işçi-patron düşünün, iki akrabayı hayal edin, tek taraflı, bencilce, kişinin keyfine göre bir ilişki mümkün müdür?<br />
<br />
Elbette değildir. Herkes, ikili ilişkiden sağladığı manevi faydanın yanında bazı fedakârlıklara da seve seve katlanır.<br />
<br />
Bu gerçeklerle beraber, evlilik kişinin eğitim, arkadaşlarla eğlence, dilediği diğer işlere erişim özgürlüklerini elinden bütün bütün de almaz. Çünkü kişiler evlenince, onun kişisel hayatı tamamıyla yok olmaz. Eşler, dini ve kültürel değerlere aykırı olmayacak şekilde, eğitimlerine ve çalışmalarına devam edebilir, yine eski arkadaşlarıyla görüşebilir, zaman zaman bir araya gelebilir veya gezmeye gidebilir.<br />
<br />
Burada önemli olan kişinin kendisi ile huzura kavuştuğu hayat arkadaşını ihmal etmemesi ve önceliğini ona vermesidir. Bunun yanında tek başına yapacağı şeylerden diğer eşin bilgisi ve rızasının olmasıdır. Eşler, evlenirken bu konularda bir fikir birliğine varıp, ortak yolu bulabilirler.<br />
<br />
Ayrıca evlenince, özellikle bir hanım, kocası yanındayken daha rahat seyahat edebilir, dünyanın öbür ucuna gidebilir, gece geç saatlere kadar dışarıda kalabilir, ormana, yaylaya, dağlara çıkabilir.<br />
<br />
Görüldüğü gibi, evlilik yolu ile kişi bir başka açıdan daha da özgür, korunaklı hâle geliyor.<br />
<br />
Aşırı liberal veya sosyalist bir kesimin, "evliliğin özgürlüğü kısıtladığı" ile kastettiği şey, kişinin nikâh akdi ile artık istediği kişi ile mahrem ilişkiler kurmayacağıdır. Bu ise, görünüşte sahte bir özgürlük olsa da bedeli hem dünya hem de ahirette çok ağır olan bir durumdur.<br />
<br />
Selam ve dua ile...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sorularla İslamiyet</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Evlilik, özgürlüğü ve eğitimi yok mu ediyor?</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Soru Detayı</span></span><br />
<br />
- Evliliğin hem erkek hem de kadın için fazilet ve haysiyetine dair çok sayıda hadis okudum.<br />
- Bazı insanlar ister erkek ister kadın olsun, evliliğin eğitim, arkadaşlarla eğlence, dilediği diğer işlere erişim özgürlüklerini elinden aldığını söylüyorlar.<br />
- Onlara evlilik konusunda doğru mesajı verecek şekilde onlara nasıl yaklaşabiliriz ve onlara İslam'ın erkeği veya kadını hapsetmediğini ve kapıp kaçırmadığını ispatlayan ne söyleyebiliriz?<br />
- Evlilik, kişinin eğitim ve özgürlük haklarını yok mu eder?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cevap</span></span><br />
<br />
Değerli kardeşimiz,<br />
<br />
Öncelikle ifade edelim ki, helal dairede keyfe kafidir, harama girmeye gerek yoktur; helal dairede özgürlük ve eğitim hakkı her zaman vardır. Bu durum sadece evli olanlar için değil her erkek ve her kadın Müslüman için geçerlidir.<br />
<br />
Bu nedenle, bir Müslüman sadece evliyken değil, bekârken de Allah’ın kuludur ve o kulluğa uygun davranmak zorundadır.<br />
<br />
Evliliğin özgürlüğü ve eğitimi yok ettiği iddiasına gelince:<br />
<br />
İnsan sosyal bir varlık olarak programlanmıştır. Dolayısıyla diğer insanlarla yakın ve samimi iletişim kurmak, paylaşmak, yardımlaşmak, sevgi, aşk ve güven duymak en temel ihtiyaçlarından biridir.<br />
<br />
Kişinin bu toplumsal ve psikolojik ihtiyaçlarını diğer ilişkilere göre, en iyi karşılayan kurum ise evliliktir ve ebedi hayat arkadaşı olan eşidir. Çünkü evlilik diğer tüm sosyal ilişkilerden farklı olarak, kişinin sadece yemek, içmek, barınma ve cinsellik gibi maddi ihtiyaçlarını değil, aynı zamanda psikolojik ihtiyaçlarını da en sağlıklı şekilde karşılar.  <br />
<br />
Bundandır ki bugün kadınların çok korunaklı sitelerde oturmalarına, kendilerini korumak için dövüş sporlarını öğrenmelerine ve yüksek gelir sahibi olmalarına karşı, yine de güçlü bir erkekle evlemek istemeleri, karşı cinsten eşe olan ihtiyacın açık göstergesidir.<br />
<br />
Aynı şekilde maddi durumu ve sağlığı çok iyi olan erkeklerin veya şöhretin en zirvesinde bulunan sanatçıların, en büyük mutluluğu evlenmede görmeleri, evlenmenin nasıl bir ihtiyaç olduğunun en anlamlı kanıtıdır. <br />
<br />
Kişinin dini ve dünyası için bu kadar önemli ve vazgeçilmez bir kurum olan evlilik; tüm diğer ikili ilişkilerde olduğu gibi bazı sorumlulukları da beraberinde getirmektedir. Mesela, kişi artık bireysel değil, iki kişidir. Evlendiği kişiye karşı sorumlulukları var; istediği zaman, istediği yere gitmesi eskisi kadar mümkün olmayabilir.<br />
<br />
Bu durum, doyurucu ilişkinin sağladığı faydalara karşılık bir fedakârlıktır, küçük bir bedeldir. Böyle bir bedel ve fedakârlık, aslında sadece karı-koca ilişkisine has değil, tüm sağlıklı insani ilişkiler, fedakârlık, sabır, hoşgörü, dayanışma, birbirini anlama üzerine kuruludur.<br />
<br />
Anne-baba-çocuk ilişkisi bile büyük fedakârlık gerektirir. Gerektiğinde anne-baba çocukları için uykularından, rahatlarından, özgürlüklerinden, maddiyatlarından, keyfîlerinden fedakârlık etmiyorlar mı? Çocuklar, anne-babalarının ihtiyacı olduğunda işlerini, hatta eğitimlerini, gezmelerini bırakıp onlara yardıma koşmuyorlar mı? Veya iki arkadaş düşünün, işçi-patron düşünün, iki akrabayı hayal edin, tek taraflı, bencilce, kişinin keyfine göre bir ilişki mümkün müdür?<br />
<br />
Elbette değildir. Herkes, ikili ilişkiden sağladığı manevi faydanın yanında bazı fedakârlıklara da seve seve katlanır.<br />
<br />
Bu gerçeklerle beraber, evlilik kişinin eğitim, arkadaşlarla eğlence, dilediği diğer işlere erişim özgürlüklerini elinden bütün bütün de almaz. Çünkü kişiler evlenince, onun kişisel hayatı tamamıyla yok olmaz. Eşler, dini ve kültürel değerlere aykırı olmayacak şekilde, eğitimlerine ve çalışmalarına devam edebilir, yine eski arkadaşlarıyla görüşebilir, zaman zaman bir araya gelebilir veya gezmeye gidebilir.<br />
<br />
Burada önemli olan kişinin kendisi ile huzura kavuştuğu hayat arkadaşını ihmal etmemesi ve önceliğini ona vermesidir. Bunun yanında tek başına yapacağı şeylerden diğer eşin bilgisi ve rızasının olmasıdır. Eşler, evlenirken bu konularda bir fikir birliğine varıp, ortak yolu bulabilirler.<br />
<br />
Ayrıca evlenince, özellikle bir hanım, kocası yanındayken daha rahat seyahat edebilir, dünyanın öbür ucuna gidebilir, gece geç saatlere kadar dışarıda kalabilir, ormana, yaylaya, dağlara çıkabilir.<br />
<br />
Görüldüğü gibi, evlilik yolu ile kişi bir başka açıdan daha da özgür, korunaklı hâle geliyor.<br />
<br />
Aşırı liberal veya sosyalist bir kesimin, "evliliğin özgürlüğü kısıtladığı" ile kastettiği şey, kişinin nikâh akdi ile artık istediği kişi ile mahrem ilişkiler kurmayacağıdır. Bu ise, görünüşte sahte bir özgürlük olsa da bedeli hem dünya hem de ahirette çok ağır olan bir durumdur.<br />
<br />
Selam ve dua ile...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sorularla İslamiyet</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ramazan’da Çocuklarla Neler Yapabilirsiniz?]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=36498</link>
			<pubDate>Tue, 18 Mar 2025 13:16:01 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=36498</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ramazan’da Çocuklarla Neler Yapabilirsiniz?</span></span><br />
<br />
<br />
Ramazan ayıda çocuklarla neler yapılabilir? İşte anne-babalara Ramazan’da çocuklarıyla birlikte yapabilecekleri etkinlikler.<br />
Çocukluk; hayatın ilk basamakları olarak tabiri caizse bir staj dönemidir. Hayatı tanımak, yavaş yavaş anlamaya çalışmak, hayatın içerisinde kendini ve çevresindekileri konumlandırmak, kendinden ve en yakınlarından başlayarak insanları, içinde yaşadığı toplumunu ve dünyayı görüp onlar hakkında fikir sahibi olmak ve insanlığın ortak kültürünün ve içinde yaşadığı kendi kültürünün kurallarını öğrenip ona uygun davranış kalıpları geliştirmeye başlamak hep bu dönemde gerçekleşen hayata hazırlık faaliyetleridir.<br />
Hiç şüphesiz bütün bu -kısaca ifade etmek gerekirse- dünyayı ve kendini tanıma faaliyetlerinde çocuğun üzerinde en çok etkiye sahip olan;<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> doğduğu andan itibaren yanında bulunan, ilk adımdan ilk kelimeye her hareketin ve değişimin şahidi, öğretmeni ve şekillendiricisi olan anne- babadır.</span> Çocuk dünyayı uzunca bir süre onların davranışları, tepkileri, doğruları ve yanlışları ile öğrenir. Çocuğun anne-babasıyla ilişkisi onun diğer bireylere, nesnelere ve bütün bir hayata karşı aldığı tavırların, benimsediği tutum ve davranışların temelini oluşturur.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Çocuk, doğal olarak yaşadığı kültürün özelliklerini ve yaşam biçimlerini anne-babasının tutumlarından algılamaya başlar.</span> Bu nedenle çocuğun yaşamının daha son raki yıllarında yaşadığı topluma adapte olabilmiş, ruh sağlığı yerinde bir birey olabilmesi anne-babasının sergilediği tutum ve davranışlara geniş ölçüde bağlıdır.[1] Bu gerçeği teyit olarak da yapılan araştırmalarda anne-baba davranışlarıyla çocuğun ruh sağlığı ve uyumu arasında yadsınamaz ilişkiler olduğu belirtilmektedir.[2] Anne-babalarından olumsuz tepki alan çocukların ilerleyen hayatlarında planlama ve başa çıkma becerilerinden yoksun kaldıklarını, çocuklarının gereksinmelerine daha az duyarlı olduklarını ve çabucak öfkelenip tepkisel davrandıklarını gösteren çok sayıda araştırma vardır.[3]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan ayı ise hem içinde barındırdığı özellikler hem de bu özelliklerin hemen hemen bütün toplum tarafından benimsenip coşkuyla yaşanmaya çalışılması açısından oldukça önemli bir aydır.</span> Ramazan’da yeme içme, yatma kalkma düzeninin değişmesi, misafirliklerin ve misafirlerin yoğunlaşması, camilerin daha sık ve uzun süreli ziyaret edilmesi çocuklarda merakla karışık bir heyecanı beraberinde getirmektedir.<br />
RAMAZAN AYINDA ÇOCUKLARIMIZLA NELER YAPABİLİRİZ?<br />
İşte bu merakla karışık heyecan çocuklara ahlaki değerler kazandırmak, içinde yaşadığı toplumun kültürünü anlatmak ve benimsetmek, din ve dini yaşayış hakkındaki algısını derinleştirmek anlamında anne-babalar için bulunmaz bir fırsat olmalı ve mutlaka bu kıymetli zaman dilimi değerlendirilmelidir. Ancak Ramazan’ı çocuk eğitimi anlamında değerlendirirken mutlaka dikkat edilmesi gereken bazı noktalara anne-babaların hassasiyet göstermesi netice alınabilmesi açısından önem arz etmektedir.<br />
1. Ramazan Hazırlığı Yapalım<br />
Ramazan denince genelde akla iftar, sahur, teravih gelmekte; Ramazan hazırlığı denince ise mutfak hazırlığı düşünülmektedir. Ancak Ramazan hazırlığı mutfak hazırlığının çok ötesinde bir ruh hazırlığıdır. Ramazan bize bir mesajla gelmektedir ve bu mesaj yeme içmenin ötesinde ruhi bir gelişim ve olgunlaşma mesajıdır. Dolayısıyla Ramazan gelmeden önce Ramazan’ın getirdiği mesajı alabilmek için kendimizi Ramazan’a hazırlamalı ve Ramazan’da kendimizi ruhi anlamda olumlu olarak değiştirmeye karar vermeliyiz. Ancak böylelikle çocuklarımıza Ramazan’ı ve getirdiği mesajları anlatabilir ve ailece Ramazan’a hazırlanabiliriz.<br />
2. Evimizi Süsleyelim<br />
Çocuklarımızın Ramazan henüz gelmeden heyecanını ve coşkusunu içlerinde hissetmeleri için; evimizi süsleyebilir, Ramazan’a kaç gün kaldığını gösteren ailece yaptığımız bir takvim hazırlayıp takip sorumluluğunu çocuklarımıza verebiliriz.<br />
3. Söyleyerek Değil Yaşayarak Anlatalım<br />
Çocuk­lar davranış kalıpları geliştirirken duyduklarından çok gördüklerini taklit ederler yani kendilerine söylenenden çok yapılanı uygularlar. Dolayısıyla Ramazan ile ilgili olarak en çok dikkat edilmesi gereken husus Ramazan’da kötü alışkanlıklarından mümkün olduğunca arınmış ve farklılaşmış bir birey olarak çocuklarımıza örneklik oluşturmamızdır. Ancak kendimiz yaptıktan sonra anlatacaklarımızın daha etkili olacağını unutmayalım.<br />
4. Yaşlarına Göre Oruç Tutmalarını Teşvik Edelim<br />
Ra­mazan’da orucun heyecanını yaşamalarını ve ilerleyen yaşlarında tutacakları oruç için kendilerini hazırlamaları amacıyla yaşlarına göre zamanı değişecek şekilde oruç tutmalarını güzel sözlerle ya da küçük hediyelerle teşvik edelim. Küçük yaştakiler birkaç saat ya da yarım gün; ergenliğe yaklaşan yaştakiler ise bünyelerinin kuvvetine ve isteklerine göre birkaç tam gün ya da daha fazla oruç tutabilirler.<br />
5. Bizim Orucu Tuttuğumuz, Orucun da Bizi Tuttuğunu Görsünler<br />
Ramazan içerisinde hem davranış hem de üslup açısından mümkün olduğunca dikkatli ve hassas olmamız orucun en önemli unsurlarından biridir. günümüzde yaygın kanaatin aksine orucun sadece yememe ve içmeme üzerinde değil bunların ötesinde el ve dil ile kimseyi kırmama ve incitmeme üzerinde de olduğunun bilincinde olarak bu bilinçle yıl içerisinde hiç olmadığımız kadar nezaketli ve hoşgörülü olmaya dikkat edersek çocuklarımız Ramazan’ın ve orucun en önemli mesajlarından bir tanesini hiç anlatmanıza gerek kalmadan görüp anlayacaklardır.<br />
6. Hastaları ve Muhtaçları Ziyaret Edelim<br />
Ço­cukla­rımızla beraber hasta ve muhtaçları ziyaret ederek sosyal yardımlaşmanın sadece sözde kalmaması gerektiğini göstermiş, çocuklarımıza insanları sevindirmenin hazzını tattırmış ve ellerindeki sağlık ve varlık nimetinin ne kadar büyük ve önemli olduğunu fark ettirmiş oluruz.<br />
7. İftar ve Sahurları Ailece Yapalım<br />
Çocuklarımız oruç tutmasalar dahi iftar ve sahur vakitlerinde hep beraber ailece sofraya oturmaya dikkat edelim. Uykudan fedakarlık etmeleri gerekse de sahur heyecanını yaşamalarına müsaade edin. İftar ve sahur vakitlerinde hep beraber sesli olarak dua etmeyi düzenli hale getirelim.<br />
8. Camilere Götürelim<br />
Ramazan heyecanının yaşandığı en önemli yerler hiç şüphesiz camilerdir. Ramazan boyunca mümkün oldukça çocuklarımızı vakit namazlarına ve özellikle teravih namazına götürelim ki Ramazan coşkusunu yaşayarak, görerek hissetsinler ve Ramazan küçük dünyalarında kalıcı izler bıraksın. Nitekim Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine şahitlik eden Halit Fahri Ozansoy, babasının kendisini çocukluğunda Sultanahmet Camisi’ne götürdüğü bir Kadir Gecesi’ni anlattıktan sonra, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Çocuklukta böyle geceler, din duygusunun, Allah ve peygamber duygusunun ruha derinlemesine işlediği gecelerdir. Babalar bunu bugün de düşünüyorlar mı? Ben, Kur’an’ın nâzil olduğu her Kadir Gecesi’nde o küçük yaşımın, o hayranlık ve iman dolu gecesini hatırlarım. Babam, bana bıraktığı bu kutsal hatıra ile mezarında daha rahat uyuyabilir.”</span> diyor.<br />
9. Çocuk İftarları Düzenleyelim ve İftar Davetlerinde Çocuklarımızı Ev Sahibi Yapalım<br />
Oruçlulara iftar vermenin önemini ve sevabını çocuğumuza anlatarak, kendi akranlarını çağıracakları çocuk iftarları düzenleyelim ve çocuklarımızın daveti sahiplenerek misafirleri çağırmasını, sofrayı ve ikramları organize etmede sorumluluk almasını sağlayalım. Ayrıca evimizde dost ve akrabalarımıza verdiğimiz iftar davetlerinde çocuklarımıza ev sahibi sorumluluğu vererek onların daveti sahiplenmesini sağlayalım.<br />
10. Yanlış Davranış ve Sözlerini Güzelce Düzetelim<br />
Yanlış bir davranış yaptıklarında yada kötü bir söz söylediklerinde kırmadan, güzelce yaptığının/yaptıklarının yanlış olduğunu sebeplerini açıklayarak anlatalım. Etkili olabilmesi için de mutlak surette kendi davranışlarımıza ve sözlerimize dikkat edelim.<br />
11. Yardım Kutusu Hazırlayalım<br />
Evinizde kartondan bir yardım kutusunu çocuklarımızla beraberce hazırlayalım ve çocuklarımızdan birine yardım kutusunun sorumluluğunu vererek Ramazan boyu hem aile fertlerinin hem de misafirlerin yardım kutusuna katkıda bulunmasını sağlayalım. Ramazan’ın sonunda yardım kutumuzu bir yardım kuruluşuna çocuklarımızla beraber götürelim.<br />
12. Televizyon ve Bilgisayar Kullanmayı Azaltalım<br />
Ramazan boyunca bizi pasif bırakacak tv izlemeyi ve bilgisayar kullanmayı mümkün olduğunca azaltmaya çalışalım. Ancak bunu yaparken mümkün oldukça tv ve bilgisayar izlemenin yerine koyduğumuz aktivitelerin çocuklarımızın eğleneceği ve keyif alacakları aktiviteler olmasına dikkat edelim ya da yapacağımız aktiviteleri onların sevecekleri ve sıkılmayacakları hale getirelim.<br />
13. Dost ve Akrabalarımızla İlişkilerimizi Sıklaştıralım<br />
Dinimizde önemli yeri olan sıla-ı rahim ve vefa kavramlarını çocuklarımızın hayatlarına sokabilmek için Ramazan’ı fırsat bilip dost ve akrabalarımızı mümkünse iftarlara davet edelim, mümkün değilse çocuklarımızla beraber arayıp hal ve hatırlarını sorarak gönüllerini almaya çalışalım.<br />
14. Ramazan Panosu Hazırlayalım<br />
Evimizin güzel bir köşesine Ramazan’la ilgili bilgilerin, hatıraların, güzel söz ve yazıların yer alabileceği günlük yenilenen bir Ramazan panosu hazırlayalım ve panodaki bilgilerin yenilenmesi sorumluluğunu çocuklarımız arasında paylaştıralım.<br />
15. Kültürümüzün Güzelliklerini Yaşatmaya Çalışalım<br />
Kültürümüzün ve tarihimizin güzelliklerini ailece öğrenip yaşatmaya çalışalım. Çocuklarımıza zimem defterini[4], diş kirasını[5], sadaka taşını[6] anlatıp onlarla bu güzel adetleri günümüze nasıl adapte edip yaşatabileceğimizi tartışalım.<br />
16. Kaynak Kitaplarımızla Tanıştıralım<br />
Çocukla­rımızın Ramazan dolayısıyla dinimize karşı artan merak duygusunu fırsat bilerek sordukları sorulara hemen cevap vermeyip beraberce kaynak kitaplara başvuralım ve onları böylelikle başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere dinimizin kaynak kitaplarıyla tanıştıralım.<br />
17. Ramazan Albümü Hazırlayalım<br />
Çocukları­mızla beraber yarınlara kalması için içinde Ramazan boyunca yaşadığımız dikkate değer hatıralarımızın, resimlerimizin, gezilerimizin, okuduklarımızın vs. yer alacağı bir Ramazan albümü hazırlayalım.<br />
18. Ramazan’ın Etkisi Kalıcı Olsun<br />
Ramazan sonunda Ramazan boyunca yaşadığımız olumlu değişimleri aile toplantısı yaparak değerlendirelim ve bunu sürdürmeye yönelik neler yapabileceğimizi çocuklarımızla konuşup neticede aldığımız kararlarla Ramazan kazancımızı yıl boyu devam ettirmeye çalışalım.<br />
Dipnotlar:</span><br />
<ol type="1" class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">İlkay Kasatura “Eğitimin Çocuk Ruh Sağlığındaki Önemi”, Nöro-Psikiyatri Arşivi, Cilt 25, No: 3-4 (1988), s.165;</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sevda Uluğtekin, “Çocuk Yetiştirme Yöntemleri Açısından Ana Baba Çocuk İlişkileri”, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu Dergisi, 2, 1-3,Ankara,1984, s. 23;</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Abdullah Sürücü, “Anne-Baba Çocuk İletişimi”, Eğitime Yeni Bakışlar, Ali Murat Sünbül (Ed.), Ankara: Mikro Yayınları, 2003, s.204.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Zimem Defteri: Osmanlılar zamanında Ramazan günlerinde tebdil-i kıyâfet ile, pek çok zengin, hiç tanımadıkları mahallelerdeki bakkal, manav dükkânlarına gider, onlardan Zimem Defteri’ni (veresiye defteri) çıkarmalarını isterlerdi. Baştan, sondan ve ortadan rastgele sahifelerin toplamını yaptırıp, miktarını ödedikten sonra; “Bu borçları silin! Allah kabul etsin!” der, kendilerini tanıtmadan çeker giderlerdi. Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; Borcu sildiren, borçtan kimi kurtardığını bilmezdi... Gizli verilen nâfile sadakanın, açıktan verilen nâfile sadakadan yetmiş kat dahâ sevâp olduğunu bilen zevât, yardımlarını mümkün olduğunca gizliden yapmaya gayret ederdi.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Osmanlı döneminde zengin köşk veya konaklarda iftara davet edilen misafirlerin yanında fakir halk içinde sofralar hazırlanır, çat kapı gelen Allah misafiri geri çevrilmez, içeriye alınırdı. İftarın verildiği köşk veya konak ziyafet evi halini alırdı, iftar sofralarda tabiri yerindeyse kuş sütü hariç her şey bulunurdu. Misafirler iftarını yapıp teraviye gitmek üzereyken hane sahibi tarafından kadife keseler içerisinde gümüş tabaklar, kehribar tesbihler, oltu taşlı ağızlıklar, gümüş yüzükler... diş kirası olarak hediye edilirdi. Fakir fukaraya ise hane sahibinin zenginliği ve cömertliğine bağlı olarak içinde gümüş akçe veya altın paralar bir kadife kese içerisinde diş kirası olarak verilirdi. Yemeğini bitirenler diş kiralarını aldıktan sonra “Kesenize bereket”, “Allah daha çok versin”, “Ziyade olsun” gibi dualarla konaktan ayrılırlardı.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Eski İstanbul’da yardımların en göze batmayanı ‘‘sadaka taşları’’ kullanılarak yapılırdı. Bu taşlar bir buçuk-iki metre yüksekliğinde mermerden olurdu. Üst kısımlarının ortasına çanağa benzer bir oyuk açılır, sadaka verenler parayı buraya bırakırlardı. İki metrelik taşların yanında, tepesine rahatça ulaşılabilmesi için birkaç basamak konurdu. İhtiyacı olmasına rağmen dilenmekten çekinenler gecenin geç saatlerinde taşın yanına para almaya gelir ama bırakılan mebláğın tamamını değil, ihtiyaçları olduğu kadarını alırlardı. 17. yüzyıl İstanbul’unu anlatan bir Fransız gezgin, üzerinde para bulunan bir taşa tam bir hafta boyunca kimsenin gelmediğini yazmıştı.</span><br />
</li>
</ol>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kaynak: Mehmet Dinç, Altınoluk Dergisi, Sayı: 317</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ramazan’da Çocuklarla Neler Yapabilirsiniz?</span></span><br />
<br />
<br />
Ramazan ayıda çocuklarla neler yapılabilir? İşte anne-babalara Ramazan’da çocuklarıyla birlikte yapabilecekleri etkinlikler.<br />
Çocukluk; hayatın ilk basamakları olarak tabiri caizse bir staj dönemidir. Hayatı tanımak, yavaş yavaş anlamaya çalışmak, hayatın içerisinde kendini ve çevresindekileri konumlandırmak, kendinden ve en yakınlarından başlayarak insanları, içinde yaşadığı toplumunu ve dünyayı görüp onlar hakkında fikir sahibi olmak ve insanlığın ortak kültürünün ve içinde yaşadığı kendi kültürünün kurallarını öğrenip ona uygun davranış kalıpları geliştirmeye başlamak hep bu dönemde gerçekleşen hayata hazırlık faaliyetleridir.<br />
Hiç şüphesiz bütün bu -kısaca ifade etmek gerekirse- dünyayı ve kendini tanıma faaliyetlerinde çocuğun üzerinde en çok etkiye sahip olan;<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> doğduğu andan itibaren yanında bulunan, ilk adımdan ilk kelimeye her hareketin ve değişimin şahidi, öğretmeni ve şekillendiricisi olan anne- babadır.</span> Çocuk dünyayı uzunca bir süre onların davranışları, tepkileri, doğruları ve yanlışları ile öğrenir. Çocuğun anne-babasıyla ilişkisi onun diğer bireylere, nesnelere ve bütün bir hayata karşı aldığı tavırların, benimsediği tutum ve davranışların temelini oluşturur.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Çocuk, doğal olarak yaşadığı kültürün özelliklerini ve yaşam biçimlerini anne-babasının tutumlarından algılamaya başlar.</span> Bu nedenle çocuğun yaşamının daha son raki yıllarında yaşadığı topluma adapte olabilmiş, ruh sağlığı yerinde bir birey olabilmesi anne-babasının sergilediği tutum ve davranışlara geniş ölçüde bağlıdır.[1] Bu gerçeği teyit olarak da yapılan araştırmalarda anne-baba davranışlarıyla çocuğun ruh sağlığı ve uyumu arasında yadsınamaz ilişkiler olduğu belirtilmektedir.[2] Anne-babalarından olumsuz tepki alan çocukların ilerleyen hayatlarında planlama ve başa çıkma becerilerinden yoksun kaldıklarını, çocuklarının gereksinmelerine daha az duyarlı olduklarını ve çabucak öfkelenip tepkisel davrandıklarını gösteren çok sayıda araştırma vardır.[3]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan ayı ise hem içinde barındırdığı özellikler hem de bu özelliklerin hemen hemen bütün toplum tarafından benimsenip coşkuyla yaşanmaya çalışılması açısından oldukça önemli bir aydır.</span> Ramazan’da yeme içme, yatma kalkma düzeninin değişmesi, misafirliklerin ve misafirlerin yoğunlaşması, camilerin daha sık ve uzun süreli ziyaret edilmesi çocuklarda merakla karışık bir heyecanı beraberinde getirmektedir.<br />
RAMAZAN AYINDA ÇOCUKLARIMIZLA NELER YAPABİLİRİZ?<br />
İşte bu merakla karışık heyecan çocuklara ahlaki değerler kazandırmak, içinde yaşadığı toplumun kültürünü anlatmak ve benimsetmek, din ve dini yaşayış hakkındaki algısını derinleştirmek anlamında anne-babalar için bulunmaz bir fırsat olmalı ve mutlaka bu kıymetli zaman dilimi değerlendirilmelidir. Ancak Ramazan’ı çocuk eğitimi anlamında değerlendirirken mutlaka dikkat edilmesi gereken bazı noktalara anne-babaların hassasiyet göstermesi netice alınabilmesi açısından önem arz etmektedir.<br />
1. Ramazan Hazırlığı Yapalım<br />
Ramazan denince genelde akla iftar, sahur, teravih gelmekte; Ramazan hazırlığı denince ise mutfak hazırlığı düşünülmektedir. Ancak Ramazan hazırlığı mutfak hazırlığının çok ötesinde bir ruh hazırlığıdır. Ramazan bize bir mesajla gelmektedir ve bu mesaj yeme içmenin ötesinde ruhi bir gelişim ve olgunlaşma mesajıdır. Dolayısıyla Ramazan gelmeden önce Ramazan’ın getirdiği mesajı alabilmek için kendimizi Ramazan’a hazırlamalı ve Ramazan’da kendimizi ruhi anlamda olumlu olarak değiştirmeye karar vermeliyiz. Ancak böylelikle çocuklarımıza Ramazan’ı ve getirdiği mesajları anlatabilir ve ailece Ramazan’a hazırlanabiliriz.<br />
2. Evimizi Süsleyelim<br />
Çocuklarımızın Ramazan henüz gelmeden heyecanını ve coşkusunu içlerinde hissetmeleri için; evimizi süsleyebilir, Ramazan’a kaç gün kaldığını gösteren ailece yaptığımız bir takvim hazırlayıp takip sorumluluğunu çocuklarımıza verebiliriz.<br />
3. Söyleyerek Değil Yaşayarak Anlatalım<br />
Çocuk­lar davranış kalıpları geliştirirken duyduklarından çok gördüklerini taklit ederler yani kendilerine söylenenden çok yapılanı uygularlar. Dolayısıyla Ramazan ile ilgili olarak en çok dikkat edilmesi gereken husus Ramazan’da kötü alışkanlıklarından mümkün olduğunca arınmış ve farklılaşmış bir birey olarak çocuklarımıza örneklik oluşturmamızdır. Ancak kendimiz yaptıktan sonra anlatacaklarımızın daha etkili olacağını unutmayalım.<br />
4. Yaşlarına Göre Oruç Tutmalarını Teşvik Edelim<br />
Ra­mazan’da orucun heyecanını yaşamalarını ve ilerleyen yaşlarında tutacakları oruç için kendilerini hazırlamaları amacıyla yaşlarına göre zamanı değişecek şekilde oruç tutmalarını güzel sözlerle ya da küçük hediyelerle teşvik edelim. Küçük yaştakiler birkaç saat ya da yarım gün; ergenliğe yaklaşan yaştakiler ise bünyelerinin kuvvetine ve isteklerine göre birkaç tam gün ya da daha fazla oruç tutabilirler.<br />
5. Bizim Orucu Tuttuğumuz, Orucun da Bizi Tuttuğunu Görsünler<br />
Ramazan içerisinde hem davranış hem de üslup açısından mümkün olduğunca dikkatli ve hassas olmamız orucun en önemli unsurlarından biridir. günümüzde yaygın kanaatin aksine orucun sadece yememe ve içmeme üzerinde değil bunların ötesinde el ve dil ile kimseyi kırmama ve incitmeme üzerinde de olduğunun bilincinde olarak bu bilinçle yıl içerisinde hiç olmadığımız kadar nezaketli ve hoşgörülü olmaya dikkat edersek çocuklarımız Ramazan’ın ve orucun en önemli mesajlarından bir tanesini hiç anlatmanıza gerek kalmadan görüp anlayacaklardır.<br />
6. Hastaları ve Muhtaçları Ziyaret Edelim<br />
Ço­cukla­rımızla beraber hasta ve muhtaçları ziyaret ederek sosyal yardımlaşmanın sadece sözde kalmaması gerektiğini göstermiş, çocuklarımıza insanları sevindirmenin hazzını tattırmış ve ellerindeki sağlık ve varlık nimetinin ne kadar büyük ve önemli olduğunu fark ettirmiş oluruz.<br />
7. İftar ve Sahurları Ailece Yapalım<br />
Çocuklarımız oruç tutmasalar dahi iftar ve sahur vakitlerinde hep beraber ailece sofraya oturmaya dikkat edelim. Uykudan fedakarlık etmeleri gerekse de sahur heyecanını yaşamalarına müsaade edin. İftar ve sahur vakitlerinde hep beraber sesli olarak dua etmeyi düzenli hale getirelim.<br />
8. Camilere Götürelim<br />
Ramazan heyecanının yaşandığı en önemli yerler hiç şüphesiz camilerdir. Ramazan boyunca mümkün oldukça çocuklarımızı vakit namazlarına ve özellikle teravih namazına götürelim ki Ramazan coşkusunu yaşayarak, görerek hissetsinler ve Ramazan küçük dünyalarında kalıcı izler bıraksın. Nitekim Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine şahitlik eden Halit Fahri Ozansoy, babasının kendisini çocukluğunda Sultanahmet Camisi’ne götürdüğü bir Kadir Gecesi’ni anlattıktan sonra, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Çocuklukta böyle geceler, din duygusunun, Allah ve peygamber duygusunun ruha derinlemesine işlediği gecelerdir. Babalar bunu bugün de düşünüyorlar mı? Ben, Kur’an’ın nâzil olduğu her Kadir Gecesi’nde o küçük yaşımın, o hayranlık ve iman dolu gecesini hatırlarım. Babam, bana bıraktığı bu kutsal hatıra ile mezarında daha rahat uyuyabilir.”</span> diyor.<br />
9. Çocuk İftarları Düzenleyelim ve İftar Davetlerinde Çocuklarımızı Ev Sahibi Yapalım<br />
Oruçlulara iftar vermenin önemini ve sevabını çocuğumuza anlatarak, kendi akranlarını çağıracakları çocuk iftarları düzenleyelim ve çocuklarımızın daveti sahiplenerek misafirleri çağırmasını, sofrayı ve ikramları organize etmede sorumluluk almasını sağlayalım. Ayrıca evimizde dost ve akrabalarımıza verdiğimiz iftar davetlerinde çocuklarımıza ev sahibi sorumluluğu vererek onların daveti sahiplenmesini sağlayalım.<br />
10. Yanlış Davranış ve Sözlerini Güzelce Düzetelim<br />
Yanlış bir davranış yaptıklarında yada kötü bir söz söylediklerinde kırmadan, güzelce yaptığının/yaptıklarının yanlış olduğunu sebeplerini açıklayarak anlatalım. Etkili olabilmesi için de mutlak surette kendi davranışlarımıza ve sözlerimize dikkat edelim.<br />
11. Yardım Kutusu Hazırlayalım<br />
Evinizde kartondan bir yardım kutusunu çocuklarımızla beraberce hazırlayalım ve çocuklarımızdan birine yardım kutusunun sorumluluğunu vererek Ramazan boyu hem aile fertlerinin hem de misafirlerin yardım kutusuna katkıda bulunmasını sağlayalım. Ramazan’ın sonunda yardım kutumuzu bir yardım kuruluşuna çocuklarımızla beraber götürelim.<br />
12. Televizyon ve Bilgisayar Kullanmayı Azaltalım<br />
Ramazan boyunca bizi pasif bırakacak tv izlemeyi ve bilgisayar kullanmayı mümkün olduğunca azaltmaya çalışalım. Ancak bunu yaparken mümkün oldukça tv ve bilgisayar izlemenin yerine koyduğumuz aktivitelerin çocuklarımızın eğleneceği ve keyif alacakları aktiviteler olmasına dikkat edelim ya da yapacağımız aktiviteleri onların sevecekleri ve sıkılmayacakları hale getirelim.<br />
13. Dost ve Akrabalarımızla İlişkilerimizi Sıklaştıralım<br />
Dinimizde önemli yeri olan sıla-ı rahim ve vefa kavramlarını çocuklarımızın hayatlarına sokabilmek için Ramazan’ı fırsat bilip dost ve akrabalarımızı mümkünse iftarlara davet edelim, mümkün değilse çocuklarımızla beraber arayıp hal ve hatırlarını sorarak gönüllerini almaya çalışalım.<br />
14. Ramazan Panosu Hazırlayalım<br />
Evimizin güzel bir köşesine Ramazan’la ilgili bilgilerin, hatıraların, güzel söz ve yazıların yer alabileceği günlük yenilenen bir Ramazan panosu hazırlayalım ve panodaki bilgilerin yenilenmesi sorumluluğunu çocuklarımız arasında paylaştıralım.<br />
15. Kültürümüzün Güzelliklerini Yaşatmaya Çalışalım<br />
Kültürümüzün ve tarihimizin güzelliklerini ailece öğrenip yaşatmaya çalışalım. Çocuklarımıza zimem defterini[4], diş kirasını[5], sadaka taşını[6] anlatıp onlarla bu güzel adetleri günümüze nasıl adapte edip yaşatabileceğimizi tartışalım.<br />
16. Kaynak Kitaplarımızla Tanıştıralım<br />
Çocukla­rımızın Ramazan dolayısıyla dinimize karşı artan merak duygusunu fırsat bilerek sordukları sorulara hemen cevap vermeyip beraberce kaynak kitaplara başvuralım ve onları böylelikle başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere dinimizin kaynak kitaplarıyla tanıştıralım.<br />
17. Ramazan Albümü Hazırlayalım<br />
Çocukları­mızla beraber yarınlara kalması için içinde Ramazan boyunca yaşadığımız dikkate değer hatıralarımızın, resimlerimizin, gezilerimizin, okuduklarımızın vs. yer alacağı bir Ramazan albümü hazırlayalım.<br />
18. Ramazan’ın Etkisi Kalıcı Olsun<br />
Ramazan sonunda Ramazan boyunca yaşadığımız olumlu değişimleri aile toplantısı yaparak değerlendirelim ve bunu sürdürmeye yönelik neler yapabileceğimizi çocuklarımızla konuşup neticede aldığımız kararlarla Ramazan kazancımızı yıl boyu devam ettirmeye çalışalım.<br />
Dipnotlar:</span><br />
<ol type="1" class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">İlkay Kasatura “Eğitimin Çocuk Ruh Sağlığındaki Önemi”, Nöro-Psikiyatri Arşivi, Cilt 25, No: 3-4 (1988), s.165;</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Sevda Uluğtekin, “Çocuk Yetiştirme Yöntemleri Açısından Ana Baba Çocuk İlişkileri”, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu Dergisi, 2, 1-3,Ankara,1984, s. 23;</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Abdullah Sürücü, “Anne-Baba Çocuk İletişimi”, Eğitime Yeni Bakışlar, Ali Murat Sünbül (Ed.), Ankara: Mikro Yayınları, 2003, s.204.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Zimem Defteri: Osmanlılar zamanında Ramazan günlerinde tebdil-i kıyâfet ile, pek çok zengin, hiç tanımadıkları mahallelerdeki bakkal, manav dükkânlarına gider, onlardan Zimem Defteri’ni (veresiye defteri) çıkarmalarını isterlerdi. Baştan, sondan ve ortadan rastgele sahifelerin toplamını yaptırıp, miktarını ödedikten sonra; “Bu borçları silin! Allah kabul etsin!” der, kendilerini tanıtmadan çeker giderlerdi. Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; Borcu sildiren, borçtan kimi kurtardığını bilmezdi... Gizli verilen nâfile sadakanın, açıktan verilen nâfile sadakadan yetmiş kat dahâ sevâp olduğunu bilen zevât, yardımlarını mümkün olduğunca gizliden yapmaya gayret ederdi.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Osmanlı döneminde zengin köşk veya konaklarda iftara davet edilen misafirlerin yanında fakir halk içinde sofralar hazırlanır, çat kapı gelen Allah misafiri geri çevrilmez, içeriye alınırdı. İftarın verildiği köşk veya konak ziyafet evi halini alırdı, iftar sofralarda tabiri yerindeyse kuş sütü hariç her şey bulunurdu. Misafirler iftarını yapıp teraviye gitmek üzereyken hane sahibi tarafından kadife keseler içerisinde gümüş tabaklar, kehribar tesbihler, oltu taşlı ağızlıklar, gümüş yüzükler... diş kirası olarak hediye edilirdi. Fakir fukaraya ise hane sahibinin zenginliği ve cömertliğine bağlı olarak içinde gümüş akçe veya altın paralar bir kadife kese içerisinde diş kirası olarak verilirdi. Yemeğini bitirenler diş kiralarını aldıktan sonra “Kesenize bereket”, “Allah daha çok versin”, “Ziyade olsun” gibi dualarla konaktan ayrılırlardı.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Eski İstanbul’da yardımların en göze batmayanı ‘‘sadaka taşları’’ kullanılarak yapılırdı. Bu taşlar bir buçuk-iki metre yüksekliğinde mermerden olurdu. Üst kısımlarının ortasına çanağa benzer bir oyuk açılır, sadaka verenler parayı buraya bırakırlardı. İki metrelik taşların yanında, tepesine rahatça ulaşılabilmesi için birkaç basamak konurdu. İhtiyacı olmasına rağmen dilenmekten çekinenler gecenin geç saatlerinde taşın yanına para almaya gelir ama bırakılan mebláğın tamamını değil, ihtiyaçları olduğu kadarını alırlardı. 17. yüzyıl İstanbul’unu anlatan bir Fransız gezgin, üzerinde para bulunan bir taşa tam bir hafta boyunca kimsenin gelmediğini yazmıştı.</span><br />
</li>
</ol>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kaynak: Mehmet Dinç, Altınoluk Dergisi, Sayı: 317</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Huzurlu Bir Evlilikte 5 Şart]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=35908</link>
			<pubDate>Tue, 25 Feb 2025 22:09:35 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=35908</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Huzurlu Bir Evlilikte 5 Şart</span></span><br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Muhabbet:</span></span> Menşe-i Cenâb-ı Hak’ta. İki tarafın Allah rızâsına uygun bir şekilde bu hâli artırması, birbirlerinin rûhuna girecek bir damar bulmaları gerek.<br />
<br />
Muhabbet, saâdeti kolaylaştırır. Muhabbet fedakârlığı getirir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Sadâkat:</span></span> Bey ve hanım birbirine dürüst ve sâdık olmalıdır. Zor zamanlarda, taraflar; şikâyet ve bezginliğe düşmemeli, fedakârlık göstermelidir.<br />
<br />
Efendimiz’in “hüzün senesi”ni unutmamalıdır. Efendimiz, risâlet ömrü boyunca nice iptilâlar çemberinden geçmiş lâkin en çok Hazret-i Hatice’nin vefât ettiği senede hüzünlenmişti. Çünkü Hazret-i Hatice Vâlidemiz, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in maddî-mânevî en büyük destekçisi ve huzur kaynağı olmuştu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. Karşılıklı saygı:</span></span><br />
<br />
    Saâdet samîmiyet ister, lâubâlîliği kabul etmez.<br />
    Saâdet vakar ister, kibri aslâ kabul etmez.<br />
    Saâdet tevâzû ister, zilleti kabul etmez.<br />
    Evlilikte gönül âhengine de îtinâ edilecek.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4. Sabır:</span></span><br />
<br />
Bizim medeniyet terbiyemizde başa gelen sıkıntılar; takdîr-i ilâhî olarak, sabır ve tahammül ile karşılanırdı.<br />
<br />
–Hz. İsmail’in iki hanımı…<br />
<br />
İki insanın hayat arkadaşlığında; tahammül gerektiren zamanlar, sıkıntılar olabilir. Taraflar, böyle zamanlarda birbirlerinin güzel huyunu düşünmeli. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:<br />
<br />
“Bir mü’min, hanımına buğz etmesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.” (Müslim, Radâ, 61)<br />
<br />
    Eşiyle geçinme problemi yaşayan bir mü’min; hemen mahkemeye koşmak yerine, evvelâ aile büyüklerine, dergâh gönüllü âlim ve ârif şahsiyetlere danışmalı, onların tavsiye ve nasihatlerine riâyet etmelidir.<br />
    Boşanmanın eşiğine gelmiş kimselerin arasını düzeltmek de, en büyük hayırlardan biridir. Bu konularda da bigâne kalınmamalıdır.<br />
    Evlilikte taraflar arasında meydana gelebilecek münakaşaların, evlâtlara zarar verebileceği de unutulmamalı, İslâm âdâbı ve ahlâkı ile olgun bir tavır sergilenmelidir. Evlâtlar, asla anne-babalarının kavgalarına şahit edilmemelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">5. Mes’ûliyet:</span></span> Taraflar, birbirlerine karşı vazîfelerini ihmâl etmeyecek... İki tarafın anne-babaları aynı hâle gelecek. Bilhassa emânet olan yavruların hayır-hasenât ile techîz edilmelerine son derece ehemmiyet verilecek...<br />
<br />
Hadîs-i şerîfte buyurulur:<br />
<br />
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden mes’ulsünüz.<br />
<br />
Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mes’uldür.<br />
<br />
Kadın, kocasının evinin çobanıdır ve o da kendi sürüsünden mes’uldür.” (Buhârî, Vesâyâ, 9; Müslim, İmâre, 20)<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; hanımların beyleri, beylerin hanımları üzerindeki haklarını îlan etti. Hanımları; nârin, kristal cam şişeler olarak ifade etti. Onlara nezâketle davranılmasını, onların incitilmemesini tavsiye ve emretti. Kocalarına, Allâh’ın emâneti olduklarını tebârüz ettirdi.<br />
<br />
Bilhassa emânet olan yavruların helâl lokma ile beslenmesi, hayır-hasenât ile teçhîz edilmeleri, İslâm ahlâkı ve Kur’ân terbiyesiyle yetiştirilmesi; anne-babaların en mühim mes’ûliyetidir.<br />
<br />
Yavrular küçük yaşta ibadete alıştırılmalı, gönüllerine Allah ve Peygamber sevgisi aşılanmaya çalışılmalı. Bunu yaparken de bol bol hediyeler vermeli.<br />
<br />
Bilhassa kız evlâtlara, geleceğin anneleri olarak çok ihtimam gösterilmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Huzurlu Bir Evlilikte 5 Şart</span></span><br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Muhabbet:</span></span> Menşe-i Cenâb-ı Hak’ta. İki tarafın Allah rızâsına uygun bir şekilde bu hâli artırması, birbirlerinin rûhuna girecek bir damar bulmaları gerek.<br />
<br />
Muhabbet, saâdeti kolaylaştırır. Muhabbet fedakârlığı getirir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Sadâkat:</span></span> Bey ve hanım birbirine dürüst ve sâdık olmalıdır. Zor zamanlarda, taraflar; şikâyet ve bezginliğe düşmemeli, fedakârlık göstermelidir.<br />
<br />
Efendimiz’in “hüzün senesi”ni unutmamalıdır. Efendimiz, risâlet ömrü boyunca nice iptilâlar çemberinden geçmiş lâkin en çok Hazret-i Hatice’nin vefât ettiği senede hüzünlenmişti. Çünkü Hazret-i Hatice Vâlidemiz, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in maddî-mânevî en büyük destekçisi ve huzur kaynağı olmuştu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. Karşılıklı saygı:</span></span><br />
<br />
    Saâdet samîmiyet ister, lâubâlîliği kabul etmez.<br />
    Saâdet vakar ister, kibri aslâ kabul etmez.<br />
    Saâdet tevâzû ister, zilleti kabul etmez.<br />
    Evlilikte gönül âhengine de îtinâ edilecek.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4. Sabır:</span></span><br />
<br />
Bizim medeniyet terbiyemizde başa gelen sıkıntılar; takdîr-i ilâhî olarak, sabır ve tahammül ile karşılanırdı.<br />
<br />
–Hz. İsmail’in iki hanımı…<br />
<br />
İki insanın hayat arkadaşlığında; tahammül gerektiren zamanlar, sıkıntılar olabilir. Taraflar, böyle zamanlarda birbirlerinin güzel huyunu düşünmeli. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:<br />
<br />
“Bir mü’min, hanımına buğz etmesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.” (Müslim, Radâ, 61)<br />
<br />
    Eşiyle geçinme problemi yaşayan bir mü’min; hemen mahkemeye koşmak yerine, evvelâ aile büyüklerine, dergâh gönüllü âlim ve ârif şahsiyetlere danışmalı, onların tavsiye ve nasihatlerine riâyet etmelidir.<br />
    Boşanmanın eşiğine gelmiş kimselerin arasını düzeltmek de, en büyük hayırlardan biridir. Bu konularda da bigâne kalınmamalıdır.<br />
    Evlilikte taraflar arasında meydana gelebilecek münakaşaların, evlâtlara zarar verebileceği de unutulmamalı, İslâm âdâbı ve ahlâkı ile olgun bir tavır sergilenmelidir. Evlâtlar, asla anne-babalarının kavgalarına şahit edilmemelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">5. Mes’ûliyet:</span></span> Taraflar, birbirlerine karşı vazîfelerini ihmâl etmeyecek... İki tarafın anne-babaları aynı hâle gelecek. Bilhassa emânet olan yavruların hayır-hasenât ile techîz edilmelerine son derece ehemmiyet verilecek...<br />
<br />
Hadîs-i şerîfte buyurulur:<br />
<br />
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden mes’ulsünüz.<br />
<br />
Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mes’uldür.<br />
<br />
Kadın, kocasının evinin çobanıdır ve o da kendi sürüsünden mes’uldür.” (Buhârî, Vesâyâ, 9; Müslim, İmâre, 20)<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; hanımların beyleri, beylerin hanımları üzerindeki haklarını îlan etti. Hanımları; nârin, kristal cam şişeler olarak ifade etti. Onlara nezâketle davranılmasını, onların incitilmemesini tavsiye ve emretti. Kocalarına, Allâh’ın emâneti olduklarını tebârüz ettirdi.<br />
<br />
Bilhassa emânet olan yavruların helâl lokma ile beslenmesi, hayır-hasenât ile teçhîz edilmeleri, İslâm ahlâkı ve Kur’ân terbiyesiyle yetiştirilmesi; anne-babaların en mühim mes’ûliyetidir.<br />
<br />
Yavrular küçük yaşta ibadete alıştırılmalı, gönüllerine Allah ve Peygamber sevgisi aşılanmaya çalışılmalı. Bunu yaparken de bol bol hediyeler vermeli.<br />
<br />
Bilhassa kız evlâtlara, geleceğin anneleri olarak çok ihtimam gösterilmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>