<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Raşit Tunca Board - Büyüklerimizin Özlü Sözleri]]></title>
		<link>https://tunca.at/</link>
		<description><![CDATA[Raşit Tunca Board - https://tunca.at]]></description>
		<pubDate>Fri, 10 Apr 2026 10:23:18 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[İmam Gazali’nin Oğluna Bir Nasihati]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=38234</link>
			<pubDate>Mon, 26 May 2025 19:32:42 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=38234</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İmam Gazali’nin Oğluna Bir Nasihati</span></span><br />
<br />
İmam Gazâlî, oğluna ilim ve amel arasındaki dengeyi öğütledi.<br />
<br />
İmam Gazâlî oğluna, ilim ve amel arasındaki dengeyi vurgulayan önemli nasihatlerde bulundu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İMAM GAZALİ’NİN OĞLUNA BİR NASİHATİ</span></span><br />
<br />
İmam Gazâlî -rahmetullâhi aleyh- oğluna şu vasiyetlerde bulunmuştur:<br />
<br />
“Ey oğul! İlimsiz amel olamayacağı gibi, amelsiz ilim de bir deliliktir.<br />
<br />
Bilmiş ol ki, bugün seni günahlardan uzaklaştırmayan, ibadete yaklaştırmayan ilim, yarın da cehennem ateşinden uzaklaştırmayacaktır.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Osman Nuri Topbaş, 12 Saadet Damlaları, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İmam Gazali’nin Oğluna Bir Nasihati</span></span><br />
<br />
İmam Gazâlî, oğluna ilim ve amel arasındaki dengeyi öğütledi.<br />
<br />
İmam Gazâlî oğluna, ilim ve amel arasındaki dengeyi vurgulayan önemli nasihatlerde bulundu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İMAM GAZALİ’NİN OĞLUNA BİR NASİHATİ</span></span><br />
<br />
İmam Gazâlî -rahmetullâhi aleyh- oğluna şu vasiyetlerde bulunmuştur:<br />
<br />
“Ey oğul! İlimsiz amel olamayacağı gibi, amelsiz ilim de bir deliliktir.<br />
<br />
Bilmiş ol ki, bugün seni günahlardan uzaklaştırmayan, ibadete yaklaştırmayan ilim, yarın da cehennem ateşinden uzaklaştırmayacaktır.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Osman Nuri Topbaş, 12 Saadet Damlaları, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hz. Ömer’in Hikmetli Sözleri]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=36319</link>
			<pubDate>Sun, 09 Mar 2025 16:56:09 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=36319</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hz. Ömer’in Hikmetli Sözleri</span></span><br />
<br />
Hz. Ömer (r.a.), İslam tarihinin en etkili şahsiyetlerinden biri olarak adalet, dürüstlük ve toplumsal sorumluluk gibi evrensel değerlere ışık tutan bir liderdir. Onun sözleri, yalnızca dönemin sosyal ve siyasi dinamiklerini yansıtmakla kalmaz; aynı zamanda çağlar ötesi ahlaki prensiplerin ve manevi derinliğin teminatıdır. Bu derlemeyi, Hz. Ömer’in söylediği rivayet edilen sözleri, güvenilir kaynaklara bakarak doğruluklarını araştırmaya özen gösterdik. Örneğin, ‘Adalet, devletin temelidir.’ sözü, onun yönetim anlayışını çok güzel anlatıyor. Bu söz, onun ne kadar adil bir lider olduğunu ve adaletin her şeyin üstünde olduğunu düşündüğünü gösteriyor.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hz. Ömer’e Atfedilen Sözler</span></span><br />
<br />
    “Adalet, devletin temelidir.”<br />
    “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır.”<br />
    “İnsanların en hayırlısı, başkalarına fayda sağlayandır.”<br />
    “Amellerin en değerlisi, doğruyu çarpıtmadan söylemektir.”<br />
    “Hırsızın elini kesmek, onu cezalandırmak değil, toplumu korumaktır.”<br />
    “Ahiret uğruna dünyayı, dünya uğruna ahireti terk etme; dengeyi koru.”<br />
    “Öfkeni yenemiyorsan, sükût etmeyi öğren.”<br />
    “Yalan söyleyenle dürüst, aynı safta duramaz.”<br />
    “Kadınları ezip geçme; onlar, sana annelik yapmışlardır.”<br />
    “İlim öğrenmek, kadın-erkek her Müslümana farzdır.”<br />
    “Yönetici, halkının hizmetkârı olmalıdır.”<br />
    “Komşusu açken tok yatan, bizden değildir.”<br />
    “Kibir, insanı cehenneme götüren ilk kapıdır.”<br />
    “Doğru söz acıdır, ama faydası büyüktür.”<br />
    “Hediyeleşin, çünkü hediye kalpteki kini siler.”<br />
    “Allah’a itaat etmek, halka zulmetmekle bir arada olmaz.”<br />
    “Sabır, imanın yarısıdır.”<br />
    “Güçlü insan, nefsine hâkim olandır.”<br />
    “Başkalarının kusurlarını araştırmak yerine, kendi kusurlarını düzelt.”<br />
    “Hakiki dost, seni yanlışta değil, doğruda destekleyendir.”<br />
    “Malınızın zekâtını verin ki, bereket bulasınız.”<br />
    “Kanaat, tükenmeyen bir hazinedir.”<br />
    “Dünya bir köprü gibidir; geçip giderken yıkmaya çalışmayın.”<br />
    “Yoksulu doyurmak, Allah’a yakınlaştırır.”<br />
    “İnsan, dilinin altında saklıdır; sözüne dikkat et.”<br />
    “Haset, ateşin odunu yediği gibi iyilikleri yer.”<br />
    “Namaz, Allah ile kul arasındaki en sağlam bağdır.”<br />
    “Zulme sessiz kalan, zalime ortak olur.”<br />
    “İbadet, yalnızca camide yapılmaz; aynı zamanda adaletin tesisinde de rol oynar.”<br />
    “Ölümü çok hatırla; dünya hırsın azalır.”<br />
    “Gençliğin kıymetini ihtiyarlıkta anlarsın.”<br />
    “İnsan, emanete ihanet ettiğinde imanı zayıflar.”<br />
    “Dünya sevgisi, tüm hataların başıdır.”<br />
    “Hakikat acı da olsa, onu söylemekten çekinme.”<br />
    “İyilik yap, denize at; eğer balık bilmezse, Hâlik bilir.”<br />
    “Yalan söyleyen, güvenini kaybeder.”<br />
    “Cömertlik, imanın meyvesidir.”<br />
    “Akıllı insan, sözünü ölçüp tartarak konuşur.”<br />
    “Allah’ın verdiği rızka şükretmek, bereketi artırır.”<br />
    “İlim, amelden üstündür; çünkü amel ilme dayanır.”<br />
    “Korkaklık, insanı zillete düşürür.”<br />
    “Dünya malları, ahiretin tarlasıdır; ne ekersen onu biçersin.”<br />
    “Hakiki cesaret, adaleti savunmaktır.”<br />
    “Mümin, başkalarının elinden ve dilinden emin olduğu kişidir.”<br />
    “Sözün en güzeli, Allah’ın kitabıdır.”<br />
    “Nefsine uyan, düşmanına yenik düşer.”<br />
    “Hak yolunda harcanan mal, asla zayi olmaz.”<br />
    “Mazlumun duasından sakın; çünkü o dua ile dağlar yerinden oynar.”<br />
    “Tevazu, insanı yüceltir; kibir ise alçaltır.”<br />
    “İyiliğe karşı kötülük eden, insanlıktan çıkar.”<br />
<br />
Günümüzde de ışığını kaybetmeyen bu öğretiler, sosyal adalet, liderlik ve dürüstlük gibi konularda birçok yönetici ve birey için hâlâ yol gösterici olmaya devam etmektedir. Hz. Ömer’in sözleri, insanı sürekli sorgulamaya, adaletli davranmaya ve toplumsal dayanışmayı ön planda tutmaya davet eder.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynaklar:</span></span><br />
<br />
<br />
    Sahih-i Buhârî ve Sahih-i Müslim<br />
    Prof. Dr. Ali Muhammed Sallabi, “Ömer ibn Hattab – Hayatı, Şahsiyeti ve Dönemi”<br />
    Dr. Murat Sarıcık, “Hadislerle Hz. Ömer”</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hz. Ömer’in Hikmetli Sözleri</span></span><br />
<br />
Hz. Ömer (r.a.), İslam tarihinin en etkili şahsiyetlerinden biri olarak adalet, dürüstlük ve toplumsal sorumluluk gibi evrensel değerlere ışık tutan bir liderdir. Onun sözleri, yalnızca dönemin sosyal ve siyasi dinamiklerini yansıtmakla kalmaz; aynı zamanda çağlar ötesi ahlaki prensiplerin ve manevi derinliğin teminatıdır. Bu derlemeyi, Hz. Ömer’in söylediği rivayet edilen sözleri, güvenilir kaynaklara bakarak doğruluklarını araştırmaya özen gösterdik. Örneğin, ‘Adalet, devletin temelidir.’ sözü, onun yönetim anlayışını çok güzel anlatıyor. Bu söz, onun ne kadar adil bir lider olduğunu ve adaletin her şeyin üstünde olduğunu düşündüğünü gösteriyor.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hz. Ömer’e Atfedilen Sözler</span></span><br />
<br />
    “Adalet, devletin temelidir.”<br />
    “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır.”<br />
    “İnsanların en hayırlısı, başkalarına fayda sağlayandır.”<br />
    “Amellerin en değerlisi, doğruyu çarpıtmadan söylemektir.”<br />
    “Hırsızın elini kesmek, onu cezalandırmak değil, toplumu korumaktır.”<br />
    “Ahiret uğruna dünyayı, dünya uğruna ahireti terk etme; dengeyi koru.”<br />
    “Öfkeni yenemiyorsan, sükût etmeyi öğren.”<br />
    “Yalan söyleyenle dürüst, aynı safta duramaz.”<br />
    “Kadınları ezip geçme; onlar, sana annelik yapmışlardır.”<br />
    “İlim öğrenmek, kadın-erkek her Müslümana farzdır.”<br />
    “Yönetici, halkının hizmetkârı olmalıdır.”<br />
    “Komşusu açken tok yatan, bizden değildir.”<br />
    “Kibir, insanı cehenneme götüren ilk kapıdır.”<br />
    “Doğru söz acıdır, ama faydası büyüktür.”<br />
    “Hediyeleşin, çünkü hediye kalpteki kini siler.”<br />
    “Allah’a itaat etmek, halka zulmetmekle bir arada olmaz.”<br />
    “Sabır, imanın yarısıdır.”<br />
    “Güçlü insan, nefsine hâkim olandır.”<br />
    “Başkalarının kusurlarını araştırmak yerine, kendi kusurlarını düzelt.”<br />
    “Hakiki dost, seni yanlışta değil, doğruda destekleyendir.”<br />
    “Malınızın zekâtını verin ki, bereket bulasınız.”<br />
    “Kanaat, tükenmeyen bir hazinedir.”<br />
    “Dünya bir köprü gibidir; geçip giderken yıkmaya çalışmayın.”<br />
    “Yoksulu doyurmak, Allah’a yakınlaştırır.”<br />
    “İnsan, dilinin altında saklıdır; sözüne dikkat et.”<br />
    “Haset, ateşin odunu yediği gibi iyilikleri yer.”<br />
    “Namaz, Allah ile kul arasındaki en sağlam bağdır.”<br />
    “Zulme sessiz kalan, zalime ortak olur.”<br />
    “İbadet, yalnızca camide yapılmaz; aynı zamanda adaletin tesisinde de rol oynar.”<br />
    “Ölümü çok hatırla; dünya hırsın azalır.”<br />
    “Gençliğin kıymetini ihtiyarlıkta anlarsın.”<br />
    “İnsan, emanete ihanet ettiğinde imanı zayıflar.”<br />
    “Dünya sevgisi, tüm hataların başıdır.”<br />
    “Hakikat acı da olsa, onu söylemekten çekinme.”<br />
    “İyilik yap, denize at; eğer balık bilmezse, Hâlik bilir.”<br />
    “Yalan söyleyen, güvenini kaybeder.”<br />
    “Cömertlik, imanın meyvesidir.”<br />
    “Akıllı insan, sözünü ölçüp tartarak konuşur.”<br />
    “Allah’ın verdiği rızka şükretmek, bereketi artırır.”<br />
    “İlim, amelden üstündür; çünkü amel ilme dayanır.”<br />
    “Korkaklık, insanı zillete düşürür.”<br />
    “Dünya malları, ahiretin tarlasıdır; ne ekersen onu biçersin.”<br />
    “Hakiki cesaret, adaleti savunmaktır.”<br />
    “Mümin, başkalarının elinden ve dilinden emin olduğu kişidir.”<br />
    “Sözün en güzeli, Allah’ın kitabıdır.”<br />
    “Nefsine uyan, düşmanına yenik düşer.”<br />
    “Hak yolunda harcanan mal, asla zayi olmaz.”<br />
    “Mazlumun duasından sakın; çünkü o dua ile dağlar yerinden oynar.”<br />
    “Tevazu, insanı yüceltir; kibir ise alçaltır.”<br />
    “İyiliğe karşı kötülük eden, insanlıktan çıkar.”<br />
<br />
Günümüzde de ışığını kaybetmeyen bu öğretiler, sosyal adalet, liderlik ve dürüstlük gibi konularda birçok yönetici ve birey için hâlâ yol gösterici olmaya devam etmektedir. Hz. Ömer’in sözleri, insanı sürekli sorgulamaya, adaletli davranmaya ve toplumsal dayanışmayı ön planda tutmaya davet eder.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynaklar:</span></span><br />
<br />
<br />
    Sahih-i Buhârî ve Sahih-i Müslim<br />
    Prof. Dr. Ali Muhammed Sallabi, “Ömer ibn Hattab – Hayatı, Şahsiyeti ve Dönemi”<br />
    Dr. Murat Sarıcık, “Hadislerle Hz. Ömer”</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretlerinin Hikmetli Sözleri]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=35362</link>
			<pubDate>Wed, 12 Feb 2025 02:30:03 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=35362</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretlerinin Hikmetli Sözleri</span></span><br />
<br />
Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretleri’nin hikmetli sözlerinden bazılarını derledik.<br />
<br />
Sami Efendi’nin bazı hikmetli sözleri.<br />
<br />
“Herkes Cenâb-ı Hakk’ın kulu değildir, mahlûkudur. Hakîkî kul olan, Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini kâmilen îfâ eder ve nehiylerinden külliyen sakınır. İşte kul budur. Yoksa gaflet ile vakit geçiren, ibadet ve tâate ehemmiyet vermeyen kimseler, kul olamazlar.”[1]<br />
<br />
“Şefkatli bir babaya isyân eden evlâda mecnun derler. Merhametlilerin en merhametlisi olan Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine muhâlefet eden kişiye ise ne söylense azdır!”[2]<br />
<br />
“Gerçek hayâ, Cenâb-ı Hakk’ın men ettiği günahları, kimsenin olmadığı yerde, «Cenâb-ı Hak işitir, görür, bilir…» diye îmân ederek terk etmektir.”[3]<br />
<br />
“Mü’min, içindeki düşünce ve emelleri başkası işittiğinde mahcub oluyorsa, o hakîkî mü’min değildir.”[4]<br />
<br />
“Bedeni dünyanın meşrû işlerine, kalbi de Cenâb-ı Hakk’a yöneltmek sûretiyle dünya ve âhiret saâdeti hâsıl olur.”[5]<br />
<br />
“Allâh’ın rızâsını kazanmak için gayret etmek, kulluk vazifesinin en yüksek mertebesidir.”[6]<br />
<br />
“İbadetlerin en fazîletlisi, Allâh’ın dostlarına dostluk ve düşmanlarına düşmanlık etmektir. (Lâyıkına muhabbet, müstahakkına nefret.) Zira böyle davranabilmek, hâlis muhabbetten kaynaklanır.”[7]<br />
<br />
“İslâm, dîne ve dünyaya âit bütün işlerde taassup ve ifrattan uzaklaşarak muvâzene ehli olmayı emreder. İslâm, hıyânet veya harp hâlinde olmamak şartıyla gayr-i müslimlere bile rıfk ile (yumuşaklıkla) muâmeleye teşvik eder.”[8]<br />
<br />
“Hak yolcularının Cenâb-ı Hakk’a yaklaşabilmeleri için yegâne sığınakları gözyaşıdır.”[9]<br />
<br />
“Muhakkak ki dünya sıkıntısı, âhiret azâbından çok daha hafiftir. Bu sebeple kulun ibadet, tâat ve zikrullah’tan hiçbir an gaflet etmemesi zarurîdir.”[10]<br />
<br />
“Beraat Gecesi, herkes hakkında hüküm verilecektir. Hakkında hüküm verilecek kişi uyumamalıdır. Duâ, niyaz, ibadet, tevbe, istiğfar, şükür ve zikir yaparak hakkında verilecek hükmün hayırlı olması için yalvarmalıdır.”[11]<br />
<br />
“Kur’ân-ı Kerîm, mü’minler için cennete dâvet tezkeresidir.”[12]<br />
<br />
“Kibri ve zulmü âdet edinen kimsede saâdet olmaz. Zira saâdetin sebebi ikidir: « اَلتَّعْظِيمُ لِأَمْرِ اللّٰهِ وَالشَّفَقَةُ عَلٰى خَلْقِ اللّٰهِ » Yani:<br />
<br />
1) Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine tâzim,<br />
<br />
2) O’nun bütün mahlûkâtına şefkat ve merhamet…”[13]<br />
<br />
Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.) Kimdir?<br />
Sami Efendi Hazretleri kimdir? Sami Efendi’nin ahlakı, tevazuu, infakı, irşad hayatı, misafirperverliği, yemek adabı, kurban kesme edebi, mahlukata bakışı nasıldı? Sami Efendi’nin kabri nerede? İşte bütün ayrıntılarıyla Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretleri’nin hayatı.<br />
<br />
Altın Silsile”nin 34. halkası, Nakşibendî-Hâlidî şeyhi Sami Efendi Hazretleri’nin hayatı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ HAZRETLERİ KİMDİR? (1892 - 1984)</span></span><br />
<br />
Mahmud Sâmi Ramazanoğlu -rahmetullâhi aleyh- 1892 yılında Adana’nın Tepebağ mahallesinde dünyaya gelmiştir. Şecereleri Ramazan Oğulları’ndan Nûreddin Şehîd yoluyla Hâlid bin Velîd -radıyallâhu anh- Hazretleri’ne dayanır. Babası Müctebâ Efendi’dir.<br />
<br />
Öyle bir menkıbe nakledilir:<br />
<br />
Bir gün Hızır -aleyhisselâm-, evlerinin kapısına gelerek, hizmetçi kadın vâsıtasıyla muhtereme vâlideyi (Sâmi Efendi’nin annesini) kapıya çağırır. Her ne kadar vâlide hanım;<br />
<br />
“–Kızım, ne isterse ver!” tembihinde bulunsa da ziyaretçi;<br />
<br />
“–Hayır muhakkak kendisi ile görüşmem lâzım!” diye ısrar edince, mecbûren kapının arkasına gizlenerek:<br />
<br />
“–Buyurun!” der. Hızır -aleyhisselâm-:<br />
<br />
“–Kızım, hâmile olduğunu biliyor musun? Senin vâsıtanla büyük bir insan dünyaya gelecek ve sol eğe kemiği üzerinde büyükçe bir ben bulunacak, uzun müddet İslâm’a hizmet edecek. Bu müddet zarfında haram ve helâle dikkatli ol ve ismini de «Mahmud Sâmi» koy!” müjdesini verir ve teberrüken bir gömlek ister. Gömlek getirilinceye kadar ortadan kaybolur.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN TAHSİLİ</span></span><br />
<br />
Mahmud Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- ilk ve orta mektep tahsilini memleketi Adana’da tamamladı. Yüksek tahsil için İstanbul’a geldi. Dâru’l-Fünûn (İstanbul Üniversitesi) Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Çok başarılı bir talebe idi. Yüzündeki melâhat ve güzellik, davranışlarındaki nezâket ve edep, derslerindeki üstün başarısı ile hocalarının takdirlerine mazhar olmuştu...<br />
<br />
Tahsili devam ederken Sarıyer’de ikâmet ettiği ev, bir sel baskınına uğramış ve daha talebe olan Sâmi Efendi’nin kitaplarından bir kısmı selde zâyî olup gitmişti. Gençliğinden itibâren her şeye ibret ve hikmet nazarıyla bakan Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- bu hâdiseyi de farklı okumuş, bunu ilâhî bir îkaz olarak kabûl edip; “Gâlibâ bu meslekten nasîbimiz olmayacak!..” diye yorumlamıştı. Gerçekten de üniversiteyi “pekiyi” derece ile bitiren Sâmi Efendi Hazretleri, kul hakkı endişesiyle, geçimini hukuk alanından değil, bir ticarethânenin muhâsebesini tutarak temin etmiştir.<br />
<br />
Yüksek tahsilini tamamlayıp, memleketi Adana’ya dönmek arzusunda olan Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh-, Bayezid meydanında bir Allah dostuyla karşılaşır. Bu zât Sâmi Efendi’ye, nereli olduğunu, İstanbul’da ne ile meşgul olduğunu sorar. Hazret, yüksek tahsilini tamamladığını ifâde ederek durumunu arz eder. Bu Allah dostu ona:<br />
<br />
“–Sizi yeni bir tahsile başlatmama müsâade eder misiniz?” der ve onu Koca Mustafa Paşa semtinde bulunan Kelâmî Dergâhı’na götürür. Yolda sohbet ederken o Allah dostu, Sâmi Efendi’ye der ki:<br />
<br />
“–Evlâdım! Senin bu zâhirî tahsilin kâfî değil! Sana, kişiyi iki cihan saâdetine götürecek esas tahsili tavsiye edeyim. Bu yeni başlayacağınız irfan mektebinin ilk dersi kimseyi İncitmemektir; son dersi de aslâ incinmemek... Yani Hâlık’ın şefkat nazarıyla mahlûkâta bakış tarzı kazanarak -ne hâl olursa olsun- hiç kimseye kırılmamak! Affedebilme olgunluğunun zirvesine erebilmek...”<br />
<br />
Dergâhın mürşidi olan, zamanın Meclis-i Meşâyıh Reisi Es‘ad Efendi -rahmetullâhi aleyh-, genç Sâmi Efendi ile yakînen ilgilenir:<br />
<br />
“–Evlâdım! Hastalık nerede ise tedâviye oradan başlamak icâb eder. En mühim uzvumuz kalp’tir... Bu sebeple, zâhirî nâfile ibadetlerden önce kalbimizi ihyâya başlayacağız. Kalp zikrine ehemmiyet vereceğiz!” der ve Sâmi Efendi için yeni bir hayat başlar.<br />
<br />
Artık Sâmi Efendi, dergâhın genç bir hizmet eridir. Bahçe tanzimi, ayakkabıların tertibi, gelen ziyaretçilerin sıraya konulması, onlara yapılan ikramlar, Pîr Hazretleri’ne gelen mektuplara cevaplar, hep bu genç mürîdin uhdesindedir. Dergâhta bulunan kadîm müridler bile ona hayran olurlar. Zira o çok az uyur, akşamları yatakları serer, herkesle beraber yatağına girer, insanlar uyuduktan sonra sessizce kalkar, yeniden abdest alır, seccâdesi üzerinde uzun müddet tesbih, tehlil, zikrullah ve tefekkürle meşgul olurdu. İmsaktan evvel, bahçeden odun getirip kazanı yakar; gusül ihtiyacı olanlar için sıcak suyun hazır olduğunu haber verirdi.[1]<br />
<br />
Dergâhtaki bu umûmî hizmetlerin yanında, daha husûsî hizmetler gerektiğinde de, yine genç Sâmi Efendi ilk koşanlardan olurdu. Yaşlı müridler, hasta ihvan, hep Sâmi Efendi’nin candan hizmetleriyle perverde oluyorlardı. Es‘ad Efendi’nin müridleri arasında, mânevî derecesi çok ilerilerde olan Cide Müftüsü Hüseyin Efendi de bulunmakta idi. Hayli yaşlanmış olan müftü efendi hastalanmış, bakımı da çok güç hâle gelmişti. Dergâhta bu yaşlı zâtın memleketine, evlâtlarının yanına gönderilmesi istenince Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh-:<br />
<br />
“–Müsâade edilirse bu mübârek zâtın bakım ve hizmetini yapmak isterim!” dedi ve bu hizmeti de büyük bir edep ve hassâsiyetle îfâ etti.<br />
<br />
Bu hâlis niyet ve nâzik hizmetin karşılığı olarak da müftü efendinin şu duâsına mazhar oldu:<br />
<br />
“Allâh’ım! Bu yaşıma kadar bu kuluna ikram ettiğin mânevî lûtuf ve ikramların hepsini aynen bu genç evlâdımıza da ikram eyle…”[2]<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- dergâhta îfâ ettiği samimî hizmetler ve tasavvuf yolunda gösterdiği ciddî gayretler neticesinde nâil olduğu mânevî kemâlât ile de mürşidinin gözde bir talebesi oldu. Öyle ki memleketi Adana’ya gittiğinde, mürşid-i kâmili Es‘ad Efendi Hazretleri, onun gecikmeden İstanbul’a dönmesini arzu etti. Bu arzusunu da buram buram muhabbet ve hasret kokan şu mektupla kendisine bildirdi:<br />
<br />
“Muhterem evlâdım!<br />
<br />
Arzu ve iştiyâkım sabır ve tahammül çemberini çok fazla zorlamakta olduğundan, kışın şiddetine mukâvemet edemeyen bu ihtiyar pederinizi o güzel sîmânız ile bahtiyar ederseniz çok memnun olurum…<br />
<br />
Şâh-ı Nakşibend Efendimiz Hazretleri’nin; «Bizim tarîkımız sohbet iledir.» şeklindeki hikmetli sözünü şüphesiz duymuşsunuzdur. Ömrünüzün baharının ter ü tâzeliği ihtiyarlık hazânı ile târumâr olmadan, yüce tarîkatin füyûzât çiçekleriyle rûhunuzu ve kalbinizi kokulayıp güzelleştirmek, bendenizin biricik arzu ve emelidir. Allah sizi muvaffak eylesin...”[3]<br />
<br />
Üstâdının bu nâzik dâveti üzerine İstanbul’a dönen Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh-, sonraki zamanlarda da günlerini kâh Adana’da pederi Müctebâ Efendi’nin yanında, kâh Kelâmî Dergâhı’nda kendisini ikmâl etmekle geçirdi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ İCAZETNAMESİNİ KİMDEN ALDI?</span></span><br />
<br />
Sâmi Efendi Hazretleri’nin dergâhta kısa zamanda ulaştığı muvaffakıyeti yakînen takip eden Es‘ad Efendi -rahmetullâhi aleyh-, ona bir icâzetnâme takdim ederek hilâfet verdi. Es‘ad Efendi Hazretleri, bu icâzetnâmeyle, aynı zamanda Sâmi Efendi Hazretleri’ni târif etmektedir. İşte mürşidinin gözüyle Sâmi Efendi Hazretleri:<br />
<br />
“Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm. el-Hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ Seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Emmâ ba‘d:<br />
<br />
İhvân-ı dîn ve erbâb-ı sıdk u yakîne arz ve ifâde olunur ki:<br />
<br />
Hâmil-i varak-pâre-i dervişânemiz Sâmi Efendi veled-i mânevîmiz, eyyâm-ı şebâbını şerîat-i mutahharanın dâire-i necât-bâhiresinde geçirmiş ve Tarîkat-i Aliyye-i Nakşbendiyye’ye hizmet ve o yolda sarf-ı mesâî ve ibrâz-ı ciddiyette bulunmuş olmakla beraber, usûl ve kavâid-i mer’iyyeye tevfîkan ve hazarât-ı hâcegânın muâmelâtına tatbîkan, evvelâ letâif-i hamse-i âlem-i emri tasfiye ve sâniyen letâif-i hamse-i âlem-i halkı tezkiyeye gayretle hamden lillâhi Teâlâ âsâr-ı muvaffakıyet nâsiye-i hâlinde zâhir ve inâyet-i Samedâniyye letâif-i aşeresinde bâhir olarak usûlüne vusûl için mahsûl-i mârifeti olan arzusunu sâdık, şecere-i tevhîdin semeresini iktitâf için mürğ-ı himmetini âlî ve fâik görmüş olduğum gibi bir zaman dahî nefy ü isbât ve murâkabât gibi zât u sıfâtını tezyîn etmekte bulunduğunu gördüm.<br />
<br />
Binâenaleyh zülâl-i saâdetten tâlib-i reşahât ve vâdî-i selâmetten râğıb-ı nefehât olan, yani Tarîkat-i Aliyye-i Nakşbendiyye’ye temessük ve intisâb arzusunda bulunan ihvân-ı dîne de tâlîm-i âyîn-i tarîkat için kendilerini me’zûn eyledim.<br />
<br />
Kāle Tebâreke ve Teâlâ: “اِنَّ اللّٰهَ يَاْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَا” Cenâb-ı Hak ve Hâdi-i Mutlak -celle celâlüh- Hazretleri’nden istirhâm ederim ki: Şerîat-ı mutahhara ve tarîkat-i münevverenin icrâ-yı ahkâmındaki şevk ve şetâretini bir kat daha tezyîd ve ol vechile birtakım ricâl-i muvahhidîni kāl ve hâlinden müstefid buyursun! Âmîn!<br />
<br />
“رِجَالٌ لَا تُلْه۪يهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ” âyet-i celîlesinin ahkâmına vâkıf olan ihvân-ı kirâma arz edebilirim ki, tasfiye-i bâtın ve tezkiye-i nefse tâlib olanlar ve daha doğrusu silsile-i celîle-i Nakşbendiyye’den ahz-i füyûzâta râğıb bulunanlar, mûmâ ileyhin musâhabesine devam ve beyân eyleyeceği âdâbın riâyetine ihtimam sâyesinde nâil-i merâm olacakları şüphesizdir.<br />
<br />
Bu icâzetnâmenin sâdeleştirilmiş hâli şöyledir:<br />
<br />
“Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla! Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm, Efendimiz Hazret-i Muhammed’e, bütün âline ve ashâbına olsun!<br />
<br />
Bundan sonra: Din kardeşlerime, sadâkat ve kuvvetli îman sahibi kişilere arz ve ifâde olunur ki: Bu dervişâne icâzetnâmemizi taşıyan Sâmi Efendi evlâdımız, gençlik günlerini nezih dînimizin kurtarıcı dâiresi içerisinde geçirmiş, yüce Nakşibendiyye yoluna hizmet etmiş, bu hususta bütün gayretini sarf etmiş ve bu yoldaki ciddiyetini açıkca ortaya koymuştur. Bunun yanında usûlüne uygun olarak ve Hacegân Hazarâtı’nın usullerini tatbik ederek letâifini tasfiye ve tezkiyeye gayret etmiştir.<br />
<br />
Allâh’a hamd olsun, muvaffakıyeti sîmâsında ve hâlinde zâhir olmuştur. İlâhî inâyet, letâifinde açıkça tezâhür etmiştir. Onun vuslat arzusunun sağlam ve sâdık, tevhid ağacının meyvelerini elde edebilmek için gerekli olan himmetinin de fevkalâde yüksek olduğunu gördüm. Bütün bunların yanında bir müddet de nefy ü isbât ve murâkabelere devam ederek zâtını ve sıfatlarını da tezyîn ettiğini gördüm.<br />
<br />
Bu sebeple saâdet pınarının tatlı suyundan içmek ve selâmet vâdisinden serinletici nefesler almak isteyen, yani yüce Nakşibendiyye yoluna bağlanma ve intisâb etme arzusunda bulunan din kardeşlerimize bu yolun âdâb ve erkânını tâlim etmesi için kendilerine izin verdim.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:<br />
<br />
«Muhakkak ki Allah Teâlâ, emânetleri ehline vermenizi emreder!..» (en-Nisâ, 58)<br />
<br />
Cenâb-ı Hak’tan niyâz ederim ki; tertemiz şerîatin ve nurlu tarîkatin hükümlerini yerine getirmekteki şevk, şetâret ve neşesini bir kat daha artırsın! Ve birtakım tevhid ehli kimseleri söz ve hâlinden istifâde ettirsin! Âmîn!<br />
<br />
“Öyle erler vardır ki onları ne ticaret ne de alışveriş Allâh’ın zikrinden alıkoyabilir…” (en-Nûr, 37) âyet-i kerîmesinin hükümlerine vâkıf olan kıymetli kardeşlerime şunu arz edebilirim ki; kalp tasfiyesi ve nefs tezkiyesi yapmak isteyenler, daha doğrusu Nakşibendiyye silsilesinden feyz almayı arzu edenler, Sâmi Efendi’nin musâhabesine (sohbetlerine ve onunla beraber olmaya) devam eder, beyân ettiği âdâba titizlikle riâyet ederlerse, muradlarına nâil olacakları şüphesizdir. «Bu, Allâh’a göre zor bir şey değildir.» (İbrâhîm, 20)<br />
<br />
Günahlardan korunmaya güç yetirmek ve tâate kuvvet bulmak, ancak yüce ve azîm olan Allâh’ın yardımıyladır.<br />
<br />
Allah Teâlâ, Efendimiz Hazret-i Muhammed’e, O’nun âline ve ashâbına salât ü selâm eylesin! Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur.”[4]<br />
<br />
Bu icâzetnâmedeki duâların da bereketiyledir ki Sâmi Efendi Hazretleri’nin ibadet ve hizmet hayatında son demlerine kadar büyük bir şevk ve neşe müşâhede edilmiş, hâl ve kāliyle de tevhid ehlinin yetişmesine vesîle olmuştur...<br />
<br />
Sâmi Efendi Hazretleri’nin 39 yaşında olduğu 1931 senesinde, mürşidi Es‘ad Efendi -rahmetullâhi aleyh- şehîd edilmiştir. Artık onun omuzlarında büyük bir irşad emâneti bulunmakta, ancak gerek dergâhların kapatılmış olması, gerekse yeni ictimâî vasat, bu emânetin îcaplarını tam mânâsıyla îfâya müsâit değildir...<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh-, geçmişte Hâris Muhâsibî, Alâüddîn Attâr ve diğer bâzı Hak dostlarının yaptığı gibi, âileden kalan büyük mîrasa el sürmemiş, hukuk sisteminin değişmesi sebebiyle de o alanda çalışmaya yönelmemiş, maîşetini Adana’da bir kereste ticarethânesinin muhâsebesini tutarak temin etmeye başlamıştır. Bir taraftan da hâl diliyle etrâfını irşâda devam etmiştir.<br />
<br />
Onun işine gidiş ve gelişindeki dakiklik ve disiplin; şahsî hayatındaki sehâvet/cömertlik ve nezâket; ibadet hayatındaki huşû, huzur ve edep; toplum içindeki hâl ve tavırları, kendisini tanıyan herkes tarafından gıpta ve hayranlıkla seyredilmiştir...<br />
<br />
Uzun bir aradan sonra 1947 senesinde hacca gitmeye müsâade edilince, Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- ilk kâfileyle yola çıkarak hac farîzasını îfâ etti. Bu sebeple de Hacı Sâmi Efendi diye tanınmaya başladı. İlk hac yolculuklarının Sûriye üzerinden yapılması sebebiyle de Hicaz yolu üzerindeki bilhassa Halep ve Şam ulemâsı tarafından kendisine büyük hürmet ve alâka gösterildi. Bu iki beldenin sâlihleri ve âlimleri, Sâmi Efendi Hazretleri’nin sohbetlerinden feyizlenmek için hasretle yolunu gözlerlerdi...<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN İRŞAD HAYATI</span></span><br />
<br />
Sâmi Efendi Hazretleri’ni dergâh günlerinden tanıyan ve irşadla salâhiyetli olduğunu bilen sevenleri, kendisiyle buluşabilme imkânları genişleyince ziyaretlerde bulunarak feyz almaya başladılar. Civardan ziyaretçileri günbegün artarken, Sâmi Efendi Hazretleri de fırsat ve imkânlar açıldıkça önce İç Anadolu’daki yakın şehirlere giderek irşad sohbetlerine başladı. Sonra da sevenlerinin talebi üzerine İstanbul’a taşındı. Takrîben 30 sene kadar İstanbul’da ikâmet etti.<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh-, ticârî hayatın merkezi olan İstanbul’un Tahtakale semtinde bulunan bir işyerinde, bir taraftan muhâsebe ile meşgul oluyor, diğer taraftan da irşad hizmetine devam ediyordu. Kendisini tanıyanlar Anadolu’dan kâh işleri için, kâh mânevî istifâde için gelip onu bu işyerinde ziyaret ediyor ve büyük değişiklik ve feyizlerle memleketlerine dönüyorlardı. Sâmi Efendi Hazretleri de bu ziyaretleri karşılıksız bırakmıyor, müsâit olan ve taleb edilen şehirlere mukâbil ziyaretlerde bulunarak oralara ilim-irfan, takvâ ve hizmet tohumları ekiyordu. Zamanla İstanbul’da ve Anadolu’da, bilhassa ticaret ve sanayi erbâbından, esnaftan, ilim ehlinden, kendisine intisâb eden seçkin bir halka oluştu.<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- husûsî ve umûmî sohbetleriyle irşad hizmetlerine devam ediyordu. Günlük hayatı ise ya işiyle ya eser te’lifiyle ya ibadetle ya da sohbet ve hizmetle geçiyor, hiçbir nefesini boşa harcamıyordu.<br />
SAMİ EFENDİ’NİN GÜZEL AHLAKI<br />
<br />
Sâmi Efendi Hazretleri’nin sîmâsındaki halâvet ve melâhatin güzelliği târif edilemezdi. O kadar halîm-selîm, yumuşak huylu ve melek sıfatlı bir Hak dostu idi ki kendisini yakînen tanıyanlar; “Melek Sâmi Efendi” derlerdi. Yeri geldiğinde ise gâyet cesur ve metânetli idi. Mübârek yüzü dâimâ mütebessim olmasına rağmen, gönlü mahzun ve düşünceli idi. Vakar, temkin ve îtidâl ehli idi.<br />
<br />
Temiz, sâde ve düzgün giyinirdi. Sakalı bir tutamı geçmezdi. Saçlarını kulaklarının memelerine kadar uzattığı olurdu. Gâyet sakin ve ağır ağır yürür, fakat çok yol katederdi. Yanındaki yol arkadaşları kendisine yetişmek için âdeta hızlı yürümek zorunda kalırlardı.<br />
<br />
Pek az yer, az uyur, konuşmanın zarurî olduğu hâller dışında sükûtu tercih ederdi. Zaruret hâlinde de pek kısa ve öz ifâdelerle, muhâtabının seviyesine göre konuşurdu. Fem-i saâdetinden ne bir kelime noksan ne de bir kelime fazla çıkardı. Her ifâdesi yerli yerinde idi. Tâne tâne ve kelimeleri dikkatle seçerek konuşur, mühim olan îkaz ve nasihatlerini üçer defa tekrar ederdi.<br />
<br />
Kul hakkına çok riâyet ederdi. Tren bileti alacağı zaman, insanlar sırada beklemesin diye önceden bozuk para hazırlar, gişede para bozdurmak için zaman kaybetmezdi.<br />
<br />
Dünyadan son derece müstağnî idi. Devamlı îsar, yani fedâkârlık hâlinde idi. Karaköy’den Tahtakale’ye kadar yürür, dolmuşa vereceği parayı, Cenâb-ı Hakk’ın lûtfettiği sıhhat nîmetine bir şükür ifâdesi olarak tasadduk ederdi. Sadaka vereceği parayı da güzelce bir zarfa koyar, büyük bir nezâketle ve teşekkür edâsıyla takdim ederdi.<br />
<br />
Muhterem Üstad Hazretleri’nin hiç kimseyle çekiştiğini, münâkaşa ettiğini, münâzaraya girdiğini veya birinin gıybetini yaptığını gören işiten yoktu. O büyük Allah dostu, kader bahsine tam bir vuk¯ufiyet hâlinde olduğundan, hiç kimse hakkında sû-i zanda bulunmazdı. İlâhî ahlâk ile ahlâklandığı için, Cenâb-ı Hakk’ın cemâlî sıfatlarından, bilhassa “Settâru’l-Uyûb / ayıp örtücülük” ve “Afüv” (affedicilik) sıfatlarının kâmil tecellîleri kendisinde açıkça görülürdü.<br />
<br />
Sevenlerini kat’iyyen ümitsizliğe düşürmezdi. Huzûr-i âlîlerine gelenler içinde ne kadar ihmalkâr ve hatâlı kimseler olsa da bunu yüzlerine vurmazdı. Fakat onlar da Efendi Hazretleri’nin nâzik bir üslûpla yaptığı gönül alıcı îkazlardan gereken dersi alır, hâllerini ıslah hususunda büyük bir gayret ve kararlılıkla huzûrundan ayrılırlardı.<br />
<br />
Bir an olsun, bir mü’minin, hattâ bir mahlûkun kalbini kırdığı, gâfilâne harekette bulunduğu vâkî değildi. Her hâl ve hareketi ölçülü, nizamlı, yerli yerinde idi. Bu hâliyle o âdeta;<br />
<br />
“Beni Rabbim terbiye etti, terbiyemi de pek güzel kıldı.” (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 12) hadîs-i şerîfinin sırrından nasîb almaktaydı.<br />
<br />
Sâmi Efendi Hazretleri hiç kimseye kızmaz, hiç kimseden kırılmaz, hiçbir iyiliğinden dolayı karşılık ve minnet beklemezdi. Kendisini seven ile yeren, güzel muâmele edilmek bakımından, nazarında eşit idi. Kendisini yeren kimse hatâsını anlayıp da samimiyetle özür dilerse hemen affederdi.<br />
Efendi Hazretleri, herhangi bir suâl karşısında veya açıklanması îcâb eden bir mevzuda; “Bunu yapınız veya şunu yapmayınız!” gibi emir verir şekilde kat’iyyen konuşmazdı. Bunun yerine ekseriyetle, âyet-i kerîme, hadîs-i şerîf veya Mecelle kâidelerinden bir maddeyi okumakla iktifâ ederdi. Daha çok şu maddeleri zikrederdi:<br />
<br />
1) “Def’-i mefsedet, celb-i menfaatten mukaddemdir.” Yani bir işte, fayda ve menfaatin yanında zarar ve fesat da varsa, zarar ve fesâda düşmemek için o fayda ve menfaatten vazgeçilmelidir... Çünkü İslâm’da yasaklara îtinâ, emirlere îtinâdan daha ziyâdedir.<br />
<br />
Böylece; “her mü’mine farz olan «haramdan sakınma» vazifesinin, nâfile ibadetlerden daha mühim” olduğuna işaret buyururlardı. Bu hakîkati her suâl sahibi, kendi hâline göre anlardı.<br />
<br />
Şöyle bir misâl verirlerdi: Önce yaradaki cerahat temizlenir (def’-i mefsedet), sonra merhem sürülür (celb-i menfaat).<br />
<br />
2) “Meşakkat teysîri celbeder.” Gerek maddî, gerekse mânevî zorluklarda, meşrû ölçüde kolaylıklar da mevcuttur. Bu sebeple şer’î bir emir, ne kadar güç şartlarda da olsa tamamen terk edilmez, şer’î kolaylıklardan istifâde edilerek mutlakâ yerine getirilir.<br />
<br />
3) “Bir iş dıyk oldukta müttesi‘ olur.” Yani bir işte meşakkat ve zorluk hâli ortaya çıktığında şer’î çâreler, ruhsat ve genişlikler gösterilir.<br />
<br />
4) “Mânî zâil oldukta memnû avdet eder.” Yapılması gereken hayırlı bir amel, bir mânî sebebiyle yapılamıyorsa, o mânî ortadan kalktığında, yine yapılmaya devam edilmelidir.<br />
<br />
5) “Mânî ve muktazî teâruz ettikte mânî takdîm olunur.” Bir işi hem yapmak gerekiyor, hem de bir mânî varsa, önce o mânîyi ortadan kaldırmaya çalışmak gerekir.<br />
<br />
6) “Kim ki bir şeyi vaktinden evvel isti‘câl eylerse mahrûmiyetle muâteb olur.” Yani bir kişi acele ederek bir şeyi vaktinden önce elde etmek isterse ondan mahrum edilmekle cezâlandırılır.<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh-; âyet-i kerîmelere, bilhassa Fâtiha-i Şerîfe ile Âyetü’l-Kürsî’ye, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ve diğer peygamberlerin duâlarına devam eder, kendisi bunların dışında Arapça veya Türkçe duâ tertib etmezdi.<br />
<br />
Fesâhat ve belâğat için husûsî bir gayret sarf etmemesine rağmen, sözlerinde fevkalâde bir derinlik ve incelik sezilirdi. Öyle ki, kendisini dinleyenler hayran olur, âdeta mânevî bir mıknatısa tutulmuş gibi, huzûrundan ayrılmak istemezlerdi.<br />
SAMİ EFENDİ HELAL VE HARAMA ÇOK DİKKAT EDERDİ<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh-, kendisinden nasihat ve ders almak için ziyaretine gelenlere ilk olarak, mesleklerini ve helâl-haram husûsuna dikkat edip etmediklerini sorar, daha sonra başka bilgiler alırdı. Bu husustaki tavsiyelerini de büyük bir nezâket ve zarâfetle ifâde ederdi:<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- bir defasında bir nişan merâsimine dâvet edilmişti. Damadın yüzüğünün Hazret tarafından takılması taleb ediliyordu. Sâmi Efendi Hazretleri tepsideki yüzüğün altın olduğunu görünce, hiç kimseye bir şey demeden kendi yüzüğünü çıkarıp damadın parmağına taktı ve:<br />
<br />
“–Bunu bugünün hâtırası olarak kabûl edin, altın yüzüğü de hanımınıza hediye edersiniz!” buyurdu.[5]<br />
<br />
Böylece İslâm’ın, altından yapılan süs eşyalarını erkeklere yasakladığını gâyet nâzik bir üslûpla ve fiilî olarak tâlim etmiş oldu.<br />
<br />
Helâl lokma hususunda şöyle buyururdu:<br />
<br />
“Kulun duâsına icâbet olunması için ilk şart; helâl lokma ile gönül âlemini ıslâh eylemek, son şart ise ihlâs ve huzûr-i kalptir. Yani Cenâb-ı Hakk’a lâyıkıyla yönelmektir. Eğer ağza konulan lokma helâl değilse, o kimsenin ihlâslı ve huzurlu olması, mâsivâyı terk edip Hakk’a yönelmesi çok zordur.”[6]<br />
<br />
“Haram lokma kalbi ve kanı bulandırdığı gibi, âzâları da ifsâd eder. Fenâ ameller işletir. Helâl lokma ile beslenen kalp ve cesedden ise sâlih ameller sudûr eder. Tıpkı temiz ve münbit topraktan bereketli mahsul alınıp, çorak ve fenâ topraktan iyi mahsul alınamadığı gibi…”[7]<br />
<br />
“Kazancın helâl yollardan olmasına dikkat etmek lâzım geldiği gibi şüpheli lokmalardan da uzak durmalıdır. Karmakarışık ve rastgele her lokmayı yemekten sakınarak alınan gıdânın tıyb olmasına (mânen temiz ve hoş kokulu, yani helâl olmasına) ehemmiyetle riâyet etmek şarttır.”[8]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN CÖMERTLİĞİ</span></span><br />
<br />
Üstad Hazretleri’nin sehâveti/cömertliği de târif edilemezdi. Maddî imkânlarının en dar olduğu bir zamanda, Adana’da muhâsebeciliğini yaptığı müessesenin sahibi, aylık ücretini bir zarf içinde kendisine takdim etmişti. Bu sırada bir fakir gelip Allah rızâsı için sadaka istedi. O yüce gönüllü zât, zarfı olduğu gibi muhtâca verdi.<br />
<br />
Gerek hac yolculuğunda, gerekse diğer zamanlarda, bir fakir, kendisinden aynı gün içinde defalarca yardım istese, kat’iyyen geri çevirmez, ihtiyaçlarını güler yüzle ve ziyâdesiyle verirdi.<br />
<br />
Bir defasında, maddî yardımda bulunduğu bir fakirin bu paralarla lüks lokantalarda pahalı yemekler yediği şikâyet edilmişti. Buna da cevâben:<br />
<br />
“–Demek ki masrafı fazla, leziz yemekler yemeye alışmış, az vermek olmaz, verdiğimizi çoğaltmalıyız!” buyurmuş ve verilen miktârı artırmıştı.<br />
<br />
Vermek, vermek, yine vermek... Kendisine hediye edilen en kıymetli halı, seccâde, tesbih, kalem, kumaş ve emsâli en nâdide, paha biçilmez eşyâyı günü gününe ehlini bulup vermek, en büyük zevklerinden biriydi. Güneş gibi, ummanlar gibi, sehâvet ve merhamet merkezi idi. Kendisine mürâcaat eden birinin eli boş dönmesi imkânsızdı. Cebinden eline geçen meblâğ ne kadar büyük olursa olsun, tereddüt etmeden verirdi. Sanki Cenâb-ı Hak gizli hazinelerinin anahtarlarını kendisine teslim etmişti.<br />
<br />
Devlethânesinde çok miktarda, çeşit çeşit yemekler pişerdi. Kendisi gâyet az yer, büyük kısmı misafirlere ikram edilir, kalanlar da komşu evlerine gönderilirdi.<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh-, herhangi bir kederin izâlesi için kendisine mürâcaat edenlere, sadaka vermeleri tavsiyesinde bulunur ve duâ ederdi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN MAHLUKATA KARŞI ŞEFKATİ</span></span><br />
<br />
Bir hac mevsiminde Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- ve mânevî evlâtları Mekke-i Mükerreme’de, Türkistanlı Abdüssettar Efendi’nin Ciyad semtindeki evinde kalıyorlardı. Efendi Hazretleri’nin odası sokağa karşı, refiklerininki ise içe doğru idi. Bir öğle vakti, arkadaşlarının bulunduğu odanın kapısına teşrif ederek:<br />
<br />
“–Dışarıda bir kişinin gâlibâ yemeğe ihtiyacı var!” buyurdu.<br />
<br />
Hizmetinde bulunan mânevî evlâtlarından biri, hemen verilecek yemekleri hazırlayıp kapıya çıktığında, ortalıkta kimseyi göremedi. Beklemeyip gittiğini tahmin ederek geri döndü. Sekiz on dakika geçmişti ki Hazret yeniden kapıda göründü:<br />
<br />
“–Tekrar geldi, içeriye bakıyor.” buyurdu. Yine hizmetinde bulunan evlâtlarından biri, tekrar yemekleri alıp kapının önüne çıktığında, dilini sarkıtmış içeriye bakan hayvancağızı, yani acıkmış olan köpeği gördü. Hemen yemekleri olduğu gibi önüne boşalttı. Hayvancağız çok acıkmıştı ki hepsini yiyiverdi.<br />
<br />
İşte o büyük Hak dostunun nezâket ve tevâzuu böyleydi. Köpeği cins ismiyle çağırmamış, “kişi” tâbirini kullanmıştı.[9]<br />
<br />
Onun, Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakış tarzını ifâde eden şu misâli de çok ibretlidir:<br />
<br />
Merhum pederim Mûsâ Efendi -rahmetullâhi aleyh-’in anlattığına göre Sâmi Efendi Hazretleri’nin Medîne-i Münevvere’de yerleştiği odada bir yılan olduğunu görmüşlerdi. İhvan endişe içinde onu evden çıkarma derdine düştüler. Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- ise hiçbir telâş emâresi göstermeden:<br />
<br />
“–Onu kendi hâline bırakın!” buyurdu.<br />
<br />
Daha sonra bu hayvanın kendi kendine ortadan kaybolduğunu gördüler.[10]<br />
<br />
Torunu Mahmud Kirazoğlu Beyefendi’nin nakline göre, bir gün Üstad Hazretleri’nin bahçesine ayağı kırık bir köpek gelmişti. Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- derhâl onu tedâvi ettirdi. Hayvan iki buçuk ay kadar sonra bir gün yine havlamaya başladı. Pencereden baktıklarında, yanında başka bir ayağı sakat köpeğin olduğunu gördüler. Anlaşılan, hayvancağız, ayağı kırılan arkadaşını da bu merhamet kapısına getirmişti.<br />
<br />
Bu köpek, Efendi Hazretleri’ne iyice bağlandı, ondan hiç ayrılmaz oldu. Üstad Hazretleri, sabah 7:32 treniyle gider, akşam 16:22 treniyle dönerdi. Bu hayvancağız ölünceye kadar senelerce Sâmi Efendi Hazretleri’ni sabah trene kadar uğurlar, sonra eve dönerdi. Akşam, tren saati geldiğinde ise yine tam vaktinde istasyona gider, üstelik bu sefer yolun karşı tarafına geçer, Üstad Hazretleri’ni karşılar ve birlikte devlethâneye gelirlerdi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN TEVAZUSU</span></span><br />
<br />
Ârifler sultânı Sâmi Efendi Hazretleri, yüksek mânevî mevkiine rağmen, istisnâsız herkesi kendisinden üstün görürdü. Herkesin hakir gördüğü dindar, sâlih, takvâ ehli yoksulların ziyaretlerine gider, kendilerinden duâ talebinde bulunurdu.<br />
<br />
Zengin-fakir, genç-ihtiyar, bilgili-bilgisiz, rütbeli-rütbesiz, bütün insanlara karşı son derece şefkatli, mahviyetli ve alçakgönüllü idi. Bilhassa hac yolculuklarında, Mescid-i Nebevî’de büyük bir kısmı ümmî olan Agavât-ı Kirâm Hazarâtı’nın (yani Mescid-i Nebevî’yi temizleyen Sûdanlı hizmetkârların) hattâ kapıcıların ellerini öpmeye gayret ederdi. Bu büyük kapının hizmetkârları oldukları için onlara çok ayrı bir muhabbet beslerdi. Onlar da muhterem Üstad Hazretleri’ndeki bu nezâket ve tevâzuu görünce kendisine karşı muhabbet ve iştiyakları artar, hiç kimseye göstermedikleri kadar büyük bir hürmet ve tâzim gösterirlerdi. Bu hürmet ve muhabbetin neticesi olarak haccın en izdihamlı anlarında bile Ashâb-ı Suffe mahallinin ön safındaki yerlerini, muhterem Üstâd’a ve evlâtlarına tahsis ederlerdi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN YEMEK ADABI</span></span><br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- yemek hususunda çok dikkatliydi. Yemeğin evvelinde ve sonunda muhakkak ellerini yıkardı. Sofraya gâyet tâzimli olarak, iki dizi üzerinde otururdu. Aslâ arkasına yaslanmazdı. Önüne ne konursa onu huzurla yer, besmeleyle başlayıp hamdeleyle, yani “el-hamdü lillâh” diyerek bitirirdi.<br />
<br />
Yemeğe tuzla başlar, lokmaları gâyet küçük alır, çok çiğner, ağır ağır, tefekkür ve sükûnetle yerdi. Dâimâ önünden alırdı. Yemek çok sıcak ise soğuması için üzerine üflemez, serinlemesi için beklerdi.<br />
<br />
Bilhassa yemeğin sessizlik, kalbî uyanıklık, edep ve huzûr içinde yenilmesine çok itinâ ederdi. Tefekkür ve huzûr içinde yenilmeyen gıdânın gaflete vesîle olacağını hatırlatırdı. Yemek seçmez, az olmak şartıyla hepsinden birer ikişer lokma alırdı. Kalbî uyanıklıkla yenen her helâl lokmanın, mânevî tekâmülü takviye edeceğini ifâde buyururdu.<br />
<br />
Önüne ne konursa, kuru ekmek dahî olsa, büyük bir tâzim ve şükürle yerdi. Bir defa olsun “az pişmiş, tuzlu veya tuzsuz, tatlı veya tatsız, lezzetli veya lezzetsiz olmuş” gibi sözler sarf ettiği vâkî değildi.<br />
<br />
Yerde yemeyi tercih eder, masada hazırlanmış ise onu da kabûllenirdi. Yemek ayrı ayrı tabaklara konuyorsa, sofrada bulunanların yemekleri tam olarak önlerine konulmadan başlamazdı.<br />
<br />
Her şeyin vaktinde yapılmasını istediği gibi, yemeğin de saatinde hazır olmasını arzu ederdi.<br />
<br />
Yemeği tuzla bitirir ve sonunda yemek duâsını tâne tâne okurdu.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ METHEDİLMEKTEN HOŞLANMAZDI </span></span><br />
<br />
Sâmi Efendi Hazretleri, övülmekten hazzetmez, aşırı iltifatlardan üzülürdü. Muhâtapları kendisinin güzel hâllerini ne kadar senâ ederse etsin, bunu aslâ kendisine izâfe etmez, hemen “Bi-iznillâh: Allâh’ın izniyle!” buyururdu. Böylece her muvaffakıyetin ancak Cenâb-ı Hakk’ın lûtfuyla vuk¯u bulduğunu ifâde ederdi. Nezâketen, muhâtaplarını incitmemeye de çok dikkat ederdi. Nazarında övülmek ve yerilmek farksızdı.<br />
<br />
Kendisi övülmeyi istemediği gibi, hiçbir şahsı da yüzüne karşı medhetmezdi. Hâllerine göre iltifatta bulunurdu. Bâzen hürmete şâyan kişilerin mânevî kıymeti bilinsin diye, gıyâben medhettiği olurdu.<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- medhetmenin âfetlerine kâmil mânâda vâkıf olduğu için, evlâtlarını yüzlerine karşı da arkalarından da övmezdi. Ahlâk, hâl ve hareketlerini takdir ettiği evlâtlarına güler yüz gösterir ve onlara nâzikâne muâmele ederdi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN SÜKÛTİLİĞİ</span></span><br />
<br />
Sâmi Efendi Hazretleri’nin, zaruret olmazsa saatlerce konuşmadığı olurdu. Bu sessizlik hâllerinde dâimâ zikir ve murâkabe ile meşgul olurlardı. Yanında bulunanlar bu esnâda derin bir huzûr hâli yaşar, ayrıldıklarında ise aynı hâli devam ettiremezlerdi.<br />
<br />
Bilhassa terbiyesiyle meşgul olduğu evlâtlarının yerli yersiz konuşmalarını hiç istemezdi. Hizmetinde bulunanlardan biri şöyle anlatır:<br />
<br />
“–İntisâbımın ilk günlerinde Üstad Hazretleri’ne sık sık sualler sormak sûretiyle bâzı noksanlarımı telâfi etmek niyetinde idim. Fakirin bu hâlini beğenmeyen Efendi Hazretleri’nin kaşları çatıldı, sîmâ-i âlîlerinde büyük bir neşesizlik zuhûr etti. Böyle mânâsız suallerin bir sâlik için yersiz olduğunu îmâ ettiler. Hatâmı anladım, bundan sonra böyle sualler sormaktansa edebi muhâfaza etmeye çalıştım. Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu ile huzurlarında uzun seneler kaldım ise de bu müddet zarfında, en zarurî sözler hâriç, kendilerine bir suâl sormak cür’etini bulamadım...<br />
<br />
Takrîben 20-22 sene geçmişti. Bir gün cesarete gelip:<br />
<br />
«–Efendim, hayli zamandan beri huzûrunuzda bulunmaktayım. Buna rağmen herhangi bir şey sormaya cesaret edemedim. Hâlbuki birçok kimse sizinle hayli görüşmeler yapıyor ve fazlasıyla istifâde ediyorlar. Acaba fakirin hâli ne olacak?» dedim. Cevâben buyurdular ki:<br />
<br />
«–Teslîmiyet ehli için sorgu ve suâle lüzum yoktur. Bu, Gavsü’l-Âzam Abdülkâdir Geylânî Hazretleri’nin sözüdür.»”<br />
<br />
Hicaz ve Anadolu yolculuklarında günler ve haftalar geçerdi de fem-i saâdetlerinden ancak, söylenmesi îcâb eden en zarurî sekiz on kelime çıkardı. Fakat sohbetlerindeki “kalp” ve “gönül” bahisleri müstesnâ... O zaman îcâb ederse büyük bir şevkle saatlerce konuşur, en ufak bir yorgunluk hissetmezdi. Sözlerinde de, ne bir fazlalık ne de bir noksanlık görülürdü.<br />
<br />
Sükût ve edep ehlini çok sever, yanına oturtur, iltifat ederdi. Onların terbiyelerine çok ihtimam gösterir, güzel vasıflarla ziynetlenmelerini arzu eder ve bunun için Allah Teâlâ’ya niyazda bulunurdu.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN KURBAN KESME EDEBİ</span></span><br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh-, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı, hastalıkların ve musîbetlerin def’i için dâimâ kurban kesmeyi ve sadaka vermeyi tavsiye ederdi. Kendisinin de, bedelini vererek sık sık kurban kestirmek âdeti idi. Kesilecek kurbanın besili, âzâları noksansız bir koç olmasına çok dikkat ederdi.<br />
<br />
Kesimden evvel çukurun îtinâ ile kazılmasını, bıçağın çok keskin olmasını ve hayvanın gözlerinin büyük ve temiz bir sargı ile iyice kapatılmasını arzu ederdi.<br />
<br />
Kesimden evvel kurban mahallinde hazır bulunur, kurban kesilip derisi yüzülünceye kadar âdeta namazdaymış gibi, orada büyük bir huşû, huzûr ve tâzim ile ayakta bekler, kesim işi tamam olunca içeri girip iki rekât namaz kılardı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN MİSAFİRPERVERLİĞİ</span></span><br />
<br />
Muhterem Üstad Hazretleri’nin, âdeta dakik bir saat gibi işleyen muntazam bir hayatı vardı. Müracaat eden ziyaretçiye kabûl saati evvelce bildirilirdi. Söz verdiği hâlde sebepsiz yere vaktinde gelemeyenlere çok üzülürdü. Misafirin geleceği vakitte giyimli, tertipli bir şekilde hazır bulunur, aslâ “ev hâli” bir vaziyette misafir karşılamazdı. Misafirini de kapıda güler yüzle karşılayıp karşısında yer verirdi. Ziyaretçi için hangi mevzu faydalı ise o mevzudan bahsederdi. Kısa bir zaman içinde ziyaretçi, niyet ve ihlâsı nisbetinde gönlü mutmain bir hâlde, büyük bir neşe ile huzûrundan ayrılırdı. Yine vedâlaşırken de Efendi Hazretleri misafirini kapıya kadar geçirirdi.<br />
<br />
Hattâ Ramazan ayında iftar verdiklerinde, sofrada bizzat kendisi hizmet etmek ister, misafirlerin ısrarları üzerine, gönülleri olsun diye sofradaki yerine otururdu.<br />
<br />
Sofraya otururken ve yemekten sonra sıradakileri bekletmemek için ellerini sür’atle yıkardı. Yalnız olduğunda ise yavaş yavaş daha îtinâlı yıkardı. Namazlarını da, kendisini bekleyen varsa kısa sûrelerle kılar, yalnız olduğunda daha uzun tutardı.<br />
<br />
Gelen ziyaretçilere muhakkak bir şey hediye ederdi. Hattâ bir saat evvel kendisine hediye edilen kıymetli bir şeyi, bir saat sonraki misafirine hediye ediverirdi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN SEYAHATLERİ</span></span><br />
<br />
Yolculukları pek huzurlu ve nizamlı olurdu. Bilhassa hareket ve dönüş günlerini pazartesi veya perşembe günlerine tesâdüf ettirirdi. Mecburiyet olmazsa gece yolculuğuna çıkmazdı. Yolculuk esnâsında en lüzumlu şeyleri yanına alırdı. Giyim eşyâsı, valizine derli toplu olarak, kar gibi beyaz bohçalar içinde yerleştirilirdi.<br />
<br />
Yolculuğa, karar verilen saatte çıkılır, karar verilen gün ve saatte dönülürdü. En ufak mevzularda bile yol arkadaşları ile istişâre eder, yolculuk esnâsında zuhûr eden güçlükleri hoş karşılar, en ufak bir üzüntü ve sabırsızlık göstermezdi.<br />
<br />
Dâimâ abdestli bulunur, hiçbir zaman abdestsiz olarak bir yere gitmezdi. Hac yolculuklarının en izdihamlı zamanlarında bile, abdestli olduğu hâlde, ikinci bir namaz için abdest tazeler ve; “Nûrun âlâ nûr / Nûr üstüne nûr!” buyururdu. Abdestlerini de derin bir huşû ve huzur içinde, büyük bir îtinâ ile alırdı.<br />
<br />
Hicaz’da bulunduğu vakitlerde, Beytullah ve Mescid-i Nebevî’ye beş vakit muntazaman devam ederdi. Hemen hemen vakitlerinin çoğunu, namaz ve niyazla geçirir, pek yorgun olarak istirahate döndüğünde, kendisini ziyarete gelenlerin gönülleri olsun diye bir miktar sohbet ederdi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN SOHBETLERİ</span></span><br />
<br />
Sâmi Efendi Hazretleri’nin irşad hayatı âdeta sohbet üzerine binâ edilmişti. Yaşadığı dönemin şartları îcâbı, umûmiyetle evlerde yapılan bu sohbetlere her kesimden insan katılırdı. Sohbetlerinde târifsiz bir mânevî iklim oluşurdu. Kendisi her fırsatta sohbet ettiği gibi mânevî evlâtlarına da bulundukları şehirlerde, küçük bir grupla da olsa, muhakkak sohbete devam etmelerini emir buyururdu.<br />
<br />
Onun bu ihlâslı gayretleri ile Anadolu’nun her köşesindeki sayısız ev, birer ilim ve irfan mektebi hâline gelmişti. Sohbete katılmak isteyenler, sessizce gelir ve yine sessizce sohbetin başlamasını beklerlerdi.<br />
<br />
Efendi Hazretleri sohbete başlamadan önce bir aşr-ı şerîf okunmasını işaret ederdi. Okuyacak kimse de muhakkak yukarıda oturtulur, kıraati huzurla dinlenirdi.<br />
<br />
Daha sonra Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh-, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve sâdât-ı kirâmın rûh-i saâdetlerine 1 Fâtiha-i Şerîfe ve 3 İhlâs-ı Şerîf hediye eder ve büyük bir şevk ile sohbetini ifâ ederdi. Sohbetlerinde umûmiyetle önündeki defter ve notlardan okur, zaman zaman bâzı mevzularda şifâhî izahlarda bulunurdu.<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh-, Kur’ân ve Sünnet istikâmetinde yaşayıp insanları da bu istikâmette yaşamaya teşvik eden bir Allah dostu idi. Sohbet mevzularının esâsını; âyet-i kerîmelerin tefsîri, hadîs-i şerîflerin şerhi, ashâb-ı kirâmın îman, sabır, tahammül ve Allah yolundaki fedâkârlıkları ile Allah dostlarının örnek hayatları teşkil ederdi. Bilhassa “kalb-i selîm”e dâir âyet-i kerîmeleri sık sık okur ve “edep” üzerinde çokça dururdu.<br />
<br />
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in, ümmeti için fiilî kıstas ve “üsve-i hasene / emsalsiz örnek şahsiyet” olduğunu îzah edebilmek için Siyer-i Nebî’den, ashâbın fedâkârlıklarından, ibadet hayatlarından, muâmelâtından bol bol misaller verirdi.<br />
<br />
Bu sohbetlere ve Efendi Hazretleri’nden aldıkları evrâd ve ezkâra ihlâsla devam edenlerde, gözle görülür değişiklikler ve inkişaflar meydana gelirdi. Kibirden tevâzûya, katı kalplilikten merhamete, cimrilikten cömertliğe, tembellikten gayrete, korkaklıktan cesarete, kabalıktan nezâkete, dağınıklıktan tertip ve düzene, acelecilikten teennîye, hırçınlıktan uysallığa, bedbinlikten nikbinliğe doğru mânevî terakkîler görülürdü.<br />
<br />
Efendi Hazretleri, Kur’ân-ı Kerîm’i hâliyle, kāliyle ve muhabbetle yaşayan bir hâfız efendi geldiğinde ona iltifat eder, yanına alır ve şöyle bir hâdise anlatırdı:<br />
<br />
“Adana’da bulunduğumuz günlerde bir nakl-i kubûr zarureti olmuştu. Bu kabirlerden biri de ilmiyle âmil bir hâfız efendiye âitti. (Takrîben 60 sene evvel vefât eden) bu hâfız efendinin kabri açıldığında, kefeni dahî bembeyaz durmakta idi. Şüphesiz bu hâl, Yüce Allâh’ın gerçek hâfızlara husûsî bir ikramı idi.”<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SADIKLARLA BERABER OLUN!</span></span><br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- birçok sohbetinde şu hâdiseyi naklederdi:<br />
<br />
“Beylerbeyi’nde oturan Âdil Bey isminde, mânevî hâl sahibi ve keşfi açık bir zât vardı. Zaman zaman ziyaret ederdim. Bir gün bana şu tavsiyelerde bulundu:<br />
<br />
«Kendini gâfillerden koru! Onlarla oturup sohbet etme! Zira kalpten kalbe in’ikâs olur. Karşındakinin günah hâli sana sirâyet eder. Sirke küpünden sirke sızar, bal küpünden bal sızar.<br />
<br />
Sohbet, istişâre ve iş; sâdık ve sâlih kişilerle olmalıdır. Sâdık ve sâlih olmayan kimseler kendilerine zulmetmişlerdir. Onlarda hayra doğru bir meyil görülmediği takdirde, zarurî olan görüşmeyi yapıp, oturmadan derhâl uzaklaşmalıdır.»<br />
<br />
Daha sonra başından geçen bir hâdiseyi nakletti:<br />
<br />
«Hicrî 1340 senesinde İstanbul’da Ayasofya Câmii’nde mevlid okundu. Câmi, mahfillerine kadar doluydu. Âlimler ve talebeler hep sarıklı olarak câmide yerlerini almışlardı. O zamanki cemaatin ekserîsi ilim ehli olduğundan, muhtelif hâlleri topluluğa başka bir heybet verirdi. Zamanın güzîde hâfızları Kur’ân-ı Kerîm ve mevlid-i şerîf okumaya başladılar.<br />
<br />
Fakir de kürsüye yakın bir yerde oturmuş, dinliyordum. Biraz sonra bir kabz hâli geldi. Sıkıldım, bunaldım, daraldım… Hâlbuki Ayasofya gibi bir câmide, cemaat-i müslimîn içinde, Kur’ân ve mevlid okunurken böyle bir kabz ve sıkılma hâli olmaması gerekirdi.<br />
<br />
Merakla sebebini araştırdım. Bir de ne göreyim, karşımda kasvet-i kalbe müptelâ olmuş bir adam var! Göğsü göğsüme karşı gelmiş… Oradan akis alarak sıkıldığımı anladım ve yerimi değiştirdim. Biraz ferahladım. Fakat bunun tesirini bir hafta kadar üzerimden atamadım…»<br />
<br />
Böyle hâller birçok mü’minin başından geçmiştir. Binâenaleyh insan, yanında veya karşısında oturanların sâlih, sâdık ve kalbi saf kimseler olmasına dikkat etmelidir.”[11]<br />
<br />
Sâmi Efendi Hazretleri bu hadiseyi naklettikten sonra sohbetine şöyle devam ederdi:<br />
<br />
“Adana’da bukalemun denilen bir hayvan yaşardı. Çocukluğumuzda onu merakla seyrederdik. Hayvan hangi cismin üzerinde gezerse onun rengini alırdı. İşte kalp de böyledir. Yanındakilerden renk alma kâbiliyeti vardır. Huzurlunun yanında huzur alır, gâfilin yanında gaflet alır. Bunun için de gâfillerin yanında fazla oturmamalıdır, zarurî iş ve ihtiyaç görülünce hemen ayrılmalıdır.”[12]<br />
<br />
Yine Sâmi Efendi Hazretleri şöyle buyururlar:<br />
<br />
“İnsanın ahlâkı, bulunduğu muhite (çevreye) göre şekillenir. Gâfil insanların içinde bulunan ve onlarla ülfet eden güzel ahlâklı bir kimsenin, bu beraberliği neticesinde güzel hasletleri zâyî olur, nefsânî ve şeytânî ahlâka dönüşür.”[13]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN TESLİMİYETİ</span></span><br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- teslîmiyetten çok bahsederdi. Bir defasında şöyle anlatmıştı:<br />
<br />
“Teslîmiyet tam olmalı… Teslîmiyet noksan olursa, netice ve feyz olmaz! Kalbin uyanması, nefsin ıslâhı, sadrın açılması, bedenin zikri, hep teslîmiyetle olur.<br />
<br />
Benim bir hemşirem (kız kardeşim) vardı, yürüyemezdi. Âdeta kötürüm gibiydi. O devirde Adana’da bulunan bütün doktorlara gittik. Dışarıda da gidebildiğimiz bütün doktorlara gösterdik, çâre bulamadılar. Nihâyet bize dediler ki:<br />
<br />
«–Mersin’den Toroslar’a çıkınca orada Kaplanca Baba isminde bir zâtın türbesi var. Hastayı götürün, orada bir gece durdurun. Allâh’ın izniyle o zâtın duâ ve rûhâniyeti şifâ vesîlesi olur.» dediler.<br />
<br />
Bütün tıbbî ümitlerimiz kesildiği için annemle birlikte hemşiremi oraya götürdük. Geceleyin hemşirem birden bir feryâd etti. Annem, «Acaba aklına, şuuruna bir şey mi oluyor?!» diye endişelendi, hemşiremin yanına koştu:<br />
<br />
«–Kızım ne oldu?» dedi. Hemşirem:<br />
<br />
«–Güzel yüzlü bir amca geldi, ayağıma iyice bastırdı, biraz canım yandı ama, el-hamdü lillâh iyileştim! Aman Allâh’ım, yürüyorum!» diyordu. Biz de hayretle yanına vardık. Sabahı beklemeden oradan döndük ve sırtımızda götürdüğümüz hemşirem yürüyerek eve geldi. O günden sonra hemşirem, vefât edinceye kadar bir diz ağrısı dahî görmedi.<br />
<br />
İşte burada en mühim tesir, teslîmiyetin tam oluşundandır. Yoksa başkaları da gitmişler, kimisine faydalı olmuş, kimisine olmamış…”[14]<br />
<br />
Bu hâl, Cenâb-ı Hakk’ın sâlih kullarına lûtfettiği bir tasarruftur. Fâil-i mutlak, yalnız Cenâb-ı Hak’tır. O dilerse, sâlih bir kulu vâsıtasıyla dilediği şeyi ikram ediverir.<br />
HAKİKİ TAHSİL<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- sohbetlerinde hakîkî tahsilin mârifetullah tahsili olduğunu anlatırdı. Allah Teâlâ’nın azametini, büyüklüğünü, kalbimizde duyup hissetmenin asıl ilim olduğunu söyler ve bu ilme sahip olmanın şerefini her vesîleyle hatırlatırdı.<br />
<br />
Bir gün, Efendi Hazretleri’nin ziyaretine gelenlerden biri, hem Hazret’in duâsını almak hem de yeğenlerini tanıştırmak istemişti. Huzûruna girip el öperken:<br />
<br />
“–Efendim! Bu delikanlılar Amerika’da okuyup mühendis oldular. Duâlarınızı istirhâm ederiz!” diye takdim etmişti.<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- ise tebessüm ederek onlara:<br />
<br />
“–Fakir de Dâru’l-Fünûn mezunuyum. Asıl tahsil, mârifetullâh’ın tahsilidir!” buyurdu.[15]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ESERLERİNDEN SEÇMELER</span></span><br />
<br />
Mahmud Sâmi Ramazanoğlu -rahmetullâhi aleyh- büyük bir emek vererek ve göz nûru dökerek nice hikmetlerle dolu pek çok eser te’lif etmiştir. Eserlerinde, yaşadığı asra en uygun ve lüzumlu bilgileri, en münâsip bir lisanla kaleme almıştır. Hazırlanan mevzular, önce kendi devlethânelerinde hâne halkına, sonra sohbetlerde okunmuş, daha sonra da kitap hâlinde neşredilmiştir. Çok kıymetli bir ilim ve hikmet hazinesi olan bu eserlerden seçtiğimiz bâzı kısımları aşağıya dercediyoruz:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EHL-İ SÜNNET YOLUNA İTTİBA</span></span><br />
<br />
“Öğütlerin hulâsası ve nasihatlerin özü şudur: Dindar ve İslâmî hükümlere hassâsiyetle riâyet eden kişilerle ünsiyet kurarak beraberliği temin et! Dindarlık ve şerîate bağlılık da ancak Ehl-i Sünnet yoluna tâbî olmaya bağlıdır. Zira kıyâmet günü kurtuluşa erecek olan grup onlardır. Bu gibi istikâmetteki mü’minlere tâbî olmadan kurtulmak imkânsızdır.”[16]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DİNİ İLİMLERİ TAHSİL</span></span><br />
<br />
“Ey birâder! Vakit âhir zamandır. Din zayıflamış, Sünnet terk edilmiş, bid’atler ise her tarafa yayılmıştır. Böyle karanlık bir devirde, en mühim şey olan akāidi ve diğer dînî ilimleri tahsil etmeye gayret eylemek zarurîdir.”[17]<br />
<br />
 “Her belde ve her kabîlede dînî meseleleri tâlim edecek bir âlimin bulundurulması farz-ı kifâyedir. Eğer bulundurulmazsa oradaki halkın hepsi günahkâr olur. Fakat her mü’minin ilm-i hâlini, yani kendini ilgilendiren dînî hükümleri öğrenmesi de farz-ı ayn olduğundan, bunları öğrenmeyen kimse günahkâr olur. Çünkü İslâm diyârında cehâlet, mâzeret sayılmaz.”[18]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSTİKAMET</span></span><br />
<br />
“İstikâmet sahibi, dağ gibi müstakîm olmalıdır. Çünkü dağın dört alâmeti vardır:<br />
<br />
1) Sıcaktan erimez,<br />
<br />
2) Soğuktan donmaz,<br />
<br />
3) Rüzgârdan devrilmez,<br />
<br />
4) Sel alıp götürmez.”[19]<br />
<br />
[Nitekim Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- Efendimiz’i gıyâbında medhederek şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Sen, şiddetli kasırgaların bile yerinden hareket ettiremediği, kuvvetli sarsıntıların bile yok edemediği yüce bir dağ gibiydin!”[20]]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KALB-İ SELİM</span></span><br />
<br />
“Ehl-i hikmete göre gönlün rûhâniyet ve hikmetle müzeyyen hâle gelebilmesi, yani mükerrem insan olabilmek için şu beş esâsa riâyet şarttır:<br />
<br />
1) Sâlih ve sâdıklarla beraber olmak,<br />
<br />
2) Mânâsını düşünerek çokça Kur’ân-ı Kerîm okumak ve namaz kılmak,<br />
<br />
3) Oruç tutmak, az yemek, açlığa ağırlık vermek,<br />
<br />
4) Devamlı zikir hâlinde olmak,<br />
<br />
5) Seher vakitlerinde tazarrû ve niyazda bulunmak.”[21]<br />
<br />
“Kalb-i selîm sahibi; dîninde cehâletten, kötü ahlâktan, mal ve evlâdın şerrinden sâlim ve pâk olarak huzûr-i ilâhîye gelen kişidir. Malını hayır yollarına sarf eden, evlâdına dînî hükümleri öğreten ve yaşatan; kalbî hastalıklar, kötü ahlâk ve cehâletten sâlim olarak âhirete giden kişiler, mal ve evlâdından menfaat göreceklerdir…<br />
<br />
Kalb-i selîmin üç alâmeti vardır:<br />
<br />
1) Hiç kimseye eziyet etmemek,<br />
<br />
2) Hiç kimseden incinmemek,<br />
<br />
3) Bir kimseye iyilik yaptığında ondan bir karşılık ve mükâfat beklememek.”[22]<br />
<br />
“İnsan bedeni, türâbîdir, toprağa mensuptur. Yemek içmek, uyumak ve şehvet gibi işler îtibârıyla diğer mahlûkât ile aynıdır. Ama rûh itibârıyla da nûrânîdir, Allâh’a mensuptur. İnsanda nefsânî arzular gâlip olursa, Allah’tan uzaklaşır, rûh âlemi incelik, zarâfet ve derinliğini kaybeder, kalp kararır... Fakat insanda rûhânî hayat gâlip olursa, Allâh’a yaklaşır, kalbi de, bedeni de nurlanır.<br />
<br />
Bunun için kalbi tasfiye ve tezkiye etmek, yani nurlandırmak lâzımdır. Kalp temizlenmedikçe nurlanamaz ve bu hâlde insan aslâ kalbî hastalıklardan kurtulamaz...<br />
<br />
Bir ağacın kökünde çürüklük varsa, onun alâmeti dallarında ve yapraklarında belli olur, meyvesinde görülür. Kalpte de hastalık, çürüklük olursa bedenin her uzvunda ve her işinde onun eseri ve zararı görülür. Onu tedâvi etmek lâzımdır.<br />
<br />
Kalbin tedâvisi, rûhun mensub olduğu Allâh’ı zikretmekle yapılır. Kalbin hastalığı, zikrullâh ile temizlenir.”[23]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TASAVVUF</span></span><br />
<br />
“Tasavvuf, şerîatin âdap ve erkânının kaynağıdır.<br />
<br />
Tasavvuf, Allâh’a karşı kuvvetli bir muhabbet duymak ve neticesinde benlik dâvâsını terk etmektir.<br />
<br />
Tasavvuf, zikr-i dâimîde bulunarak Allah’tan başka her şeyden gönlü temizlemektir.”[24]<br />
<br />
Tarîkat ve Seyr u Sülûk<br />
<br />
“Tarîkat, şerîatin hâdimidir. Abdest, temizlik ve tahâret namaza hazırlık olduğu gibi, tarîkat da kalbi temizleyip huzûra hazırlar.”[25]<br />
<br />
“Tarîkat-i aliyyede feyz ve terakkînin en mühim sebebi, muhabbet ve râbıtadır. Bu da mürşidinin teveccüh, nazar ve himmetini kazanmak sûretiyle olur. «Muhabbetin şartı, muvâfakattir.» Yani mürşidin sevdiğini sevmek, sevmediğini sevmemektir.”[26]<br />
<br />
“Bedenî hastalıklardan şifâyâb olmak için bir tabîbin teşhis ve tedâvisine ihtiyaç olduğu gibi; kibir, haset, dünya sevgisi gibi kalbî hastalıkların tedâvisi için de bir mânevî tabîbin tedâvisine daha fazla ihtiyaç olduğu hakîkatinden gaflet edilmemelidir.”[27]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TEZKİYE</span></span><br />
<br />
“Hakîkî îmânı elde edebilmek için kalbî hastalıkların izâle edilmesi zarurîdir… Bunun için de tezkiye-i nefs zarurîdir… Nefsin emmârelikten kurtulması, ancak onu tezkiye ederek mutmainne makâmına çıkarmakla mümkündür. O zaman îmânın hakîkati zuhûr eder ve kuvvet bulur. Bu seviyede îman, vicdânî olur ki, bu kısım îman zevâlden korunmuştur…<br />
<br />
Bir kişi zâhirî ve cismânî hastalığını tedâvi etmek için gayret ettiği hâlde, kalbin giriftar olduğu mânevî hastalıklarla ilgilenmez ve gâfil davranırsa, bu, nâdanlıktan başka bir şey değildir.”[28]<br />
<br />
“Hakîkî mânâda İslâm’a girebilmek, nefs-i emmâreyi bertaraf etmeye ve ilâhî emirlere tâbî olmaya bağlıdır. Binâenaleyh, nefs-i mutmainne’ye ermeden evvel, yalnız kalbî tasdîk ile meydana gelen İslâm’a, «İslâm-ı mecâzî» derler. Nefs, mutmainne makâmına erdikten sonra olan îmâna da, îmân-ı hakîkî denir.”[29]<br />
<br />
“Nefs-i emmâreye hizmet eden kişi, huzûr-i Bârî’ye vardığında Cenâb-ı Hak’tan mükâfat taleb edemez. Zira dünyadayken Cenâb-ı Hakk’ı unutarak nefs-i emmâreye hizmet etmiştir.”[30]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CİHAT</span></span><br />
<br />
“Cihad iki kısma ayrılır:<br />
<br />
1) Küçük cihad: Küffâr ile yapılan mücâhede ve muhârebedir.<br />
<br />
2) Büyük cihad: Nefse karşı cihâd etmektir ki gönül âlemini ıslah etmekten ibârettir. Muhârebe, zâhirin ıslâhıdır. Gönül âlemini ıslah ise zâhiri ıslahtan daha zor ve uzundur. Küçük cihâdın gâyesi, Cennet ve rahmete nâil olmak; büyük cihâdın gâyesi ise Hak Teâlâ’yı ve cemâl-i ilâhîyi müşâhedeye vâsıl olmaktır. Küçük cihâdın gâyesi şehâdet, büyük cihâdın gâyesi sıddîkıyettir. Sıddîkların derecesi ise şehîdlerin derecesinden üstündür.”[31]<br />
<br />
“Nefisle mücâdelede muvaffak olmak için zikre devam ve teslîmiyet şarttır. Nefisle cihad en büyük cihaddır. Çünkü o, ardı arkası kesilmeyen ve ölünceye kadar devam eden bir mücâdeledir. Düşmanla mücâdele, muayyen bir vakitte olup biter. Nefisle cihâd ise her zaman olacaktır. Nefisle cihad, hem zikirle, hem teslîmiyetle, hem ibadetle, hem de Kur’ân ve Sünnet’in ahkâmını hayatın her safhasında yaşamakla mümkün olur.<br />
<br />
Bütün düşmanlar iyilik edince dostluğa döner, fakat nefs aslâ dost olmaz! Ona ne kadar iyilik edersen et, o daha çok azar ve azılı düşman olur, onunla cihad ve mücâdele de gittikçe zorlaşır. Bu sebeple nefisle cihad, en büyük harptir ve bu hepimize farz-ı ayndır.”[32]<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- Tebük Seferi’nden mâzeretsiz olarak geri kalan sahâbîlerin çektiği vicdan azâbı ve sıkıntılardan bahsettikten sonra şöyle buyurur:<br />
<br />
“Küçük cihad denilen muhârebeden geri kalmak, böyle hacâlet (utanç sebebi) ve hüsran olursa, en büyük cihâd olan nefs tezkiyesi ve kâmil insan olmak yolu terk edilirse, hüsran ve azap ne kadar büyük olur, düşünelim!.. Bu hüsran ve azap hem dünyada hem âhirette vuk¯u bulur.”[33]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ZİKİR</span></span><br />
<br />
“Zikrin hakîkati ve kemâli, zikir ânında zikredilenden başka her şeyi unutabilmektir. Hak yolunun yolcusuna gereken de, en büyük gâye olan zikr-i hakîkîye ulaşmaktır.”[34]<br />
<br />
“Hasenâtın en güzeli, tâatlerin en fazîletlisi, Allah hakkında ilim sahibi olmak, O’nun tevhîdinin yolunu bilmek ve nefsin hevâsına muhâlefet etmektir. Kul, zikrullâh ile günahlardan arınır. Tezkiye-i nefse de ancak zikrullâh ile nâil olabilir. Tasfiye-i kalbin de yegâne medârı, zikrullâh’a çokça devam etmektir. Zikrullâh ile kul, Allâh’a ibadete kuvvet kazanır, şeytanın hîle ve tuzaklarından kurtulur.”[35]<br />
<br />
“Akıllı insan, Allâh’ı çok çok zikretmelidir. Zira zikir, iç dünyanın temizlenmesine sebep olduğu gibi kalbin cilâlanmasını da sağlar.”[36]<br />
<br />
“Hakîkî hayat sahibi, ancak kalbi diri olan kimsedir. Çünkü kalp, Beytullah’tır. Orada Allah muhabbeti ve zikri yoksa o kalp ölüdür… Hakîm et-Tirmizî -rahmetullâhi aleyh- der ki:<br />
<br />
«Zikrullah kalbi diri tutar ve yumuşatır. Kalp, zikirden uzaklaşınca nefsin harâreti altında kalır, şehvet ateşleriyle kurur, katılaşır, diğer uzuvları ibadet edemez hâle getirir, kaskatı yapar. Eğer bu hâlinde devam ederse kuru bir ağaç gibi, taş gibi kesilip ateşte yanmaktan başka bir işe yaramaz. Bu duruma düşmekten Allâh’a sığınırız.»”[37]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EVLİYA</span></span><br />
<br />
“Evliyâullah yağmur gibidir. Maddî yağmur olmadan beşerî hayatın bekāsı mümkün olamayacağı gibi, mânevî yağmur olmadan da mükevvenâtın bekāsı mümkün değildir. Her yağmurun zamanına göre faydası olduğu gibi, evliyâullâh’ın da zamanına göre faydaları vardır. Her birinin Cenâb-ı Hak katında ayrı bir mevkii vardır. Bu sebeple önceki zamanlarda geçen evliyâullah ile sonradan gelenleri mukayese etmemelidir.<br />
<br />
Meselâ birkaç asır evvel irtihâl eden evliyâullâh’ı bu zamanda insanların ekseriyeti kabûl ederler. Bunun sebebi şudur: Vefât eden evliyâullâh’ın şu anda irşad vazifesi yoktur. Bu sebeple şeytan onların tasdik edilmesine mânî olmaz. Ancak şeytan, insanları, hayatta bulunan, irşâda memur kâmil velîlere yaklaştırmamak için büyük gayretler sarf eder, onları inkâr ettirmeye çalışır. Çünkü şeytan, mü’minlerin selâmetini hiç arzu etmez.”[38]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSLAM KARDEŞLİĞİ</span></span><br />
<br />
“İslâmî esaslara uygun olarak birbirlerine acımak, birbirlerini sevmek, birbirleriyle yardımlaşmak, İslâmiyet’in haklarını korumak ve Dîn-i Muhammedî’yi şerefli makâmına ulaştırmak, bütün müslümanların üzerine vâciptir. Bu bakımdan bütün mü’minler tek kişi, tek vücut gibidirler.”[39]<br />
<br />
“Müslümanlar kendi aralarında Allah Teâlâ’nın emrettiği şekilde birleşmiyor ve Allâh’ın Kitâb’ının, Rasûlullâh’ın Sünnet’inin hâricinde bir yol takip ediyorlarsa, Allah muhâfaza buyursun, zilletin çukuruna yuvarlanmışlar demektir… Ancak kalpler tevhîdin hakîkatinde birleştiği zaman nusret ve selâmete ulaşılır, dilekler kemâliyle tahakkuk eder.”[40]<br />
İNFAK<br />
<br />
“Kul, elindeki malın en güzelini Allâh’a verdiği gibi Allah da ona kendi nezdindeki nîmetlerin en güzelini verecektir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: «İyiliğin mükâfatı ancak iyilikten başka bir şey midir ki?!» (er-Rahmân, 60)”[41]<br />
<br />
“İnfak, insanların derecelerine göre farklı farklıdır. Avâmın infâkı yalnızca malını vermektir ki, mükâfatı Cennet’tir. Havâssın infâkı malını infâk etmekle beraber nefsini tezkiye ve kalbini tasfiye etmektir ki, ecri kıyâmet gününde Cemâlullâh’ı müşâhede nîmetine nâiliyettir. Bu sebeple mü’mine yakışan, malını infâk ederken nefsini de temizlemek ve kalbini Allâh’a tahsîs etmektir. Kalbinde mal ve dünya sevgisi bulunan bir mü’min, îmânın zevkine ve kemâline eremez. Cimrilikten sakınmak ve elinde bulunan mal nisbetinde cömert olmaya çalışmak da mü’minliğin şiârındandır.”[42]<br />
<br />
 “Sâil (muhtaç), Cenâb-ı Hakk’ın bir hediyesidir. Sâili boş çevirmek; «Cenâb-ı Hakk’ın hediyesine ihtiyacım yok!» demektir. Verecek bir şeyiniz yoksa onu tatlı bir sözle gönderiniz! Husûsiyle akşam namazından sonra gelen sâillere dikkat etmek lâzımdır.”[43]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">VAKİT</span></span><br />
<br />
Vakit sermâyesini, en mühim amel-i sâlihlere harcamak lâzımdır… Dedikodu, insanın gafletini artırmaktan başka bir işe yaramaz. Herkese karşı hüsn-i zan besleyen temiz bir kalbe sahip olmak için gayret sarf edin! İlâhî azameti tefekkür edip sizi ilgilendirmeyen şeylerden tamamıyla yüz çevirin! Bütün himmetinizi, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanmaya sarf edin! Nefsin hazlarına takılıp kalmayın! Vakitleri boş geçirmekten şiddetle sakının! Ehl ü iyâlinize şefkatle muâmele edin! Âhireti kazanma iştiyâkı dünyadaki çalışmalarınızdan çok daha ötede olsun! Dünya nîmetlerine aldanmanın neticesi, cennet nîmetlerinden mahrûmiyet ve nedâmetten başka bir şey değildir…<br />
<br />
Başıboş kalmayın! Takvâya mânî olan boş şeylerle meşgul olmayın! Dâimâ Cenâb-ı Hakk’a ilticâ ve tazarrû edin! Üzerinizde hakkı olan insanlarla ancak zaruret miktârı beraber olun! Böylece hatır ve gönüllerini almış olursunuz. «Emr bi’l-mârûf ve nehy ani’l-münker»i ihmâl etmeyin! Bütün hâne halkını namaza, sâlih insan olmaya ve İslâmî esasları tatbik etmeye teşvik edin! Zira emriniz altındaki bu insanlardan mes’ûlsünüz, kıyâmet günü hesâba çekileceksiniz…<br />
<br />
Allah Teâlâ’nın kulundan yüz çevirdiğinin alâmeti, o kulun faydası olmayan lüzumsuz şeylerle meşgul olmasıdır.”[44]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AKILLI KİMDİR?</span></span><br />
<br />
“Akıllı; her hâline dikkat edip içinde bulunduğu zamanı değerlendirmeye gayret eden ve tûl-i emeli, yani dünyada ebedî kalacakmış gibi lüzumsuz arzular peşinde koşmayı terk eden kişidir.”[45]<br />
<br />
“Akıllı olan, dünya nîmetlerine aldanmaz. Allah’tan başka bir şeyle sevinmez. Zira Allah’tan başka her şey, yok olmaya mahkûmdur. Fânî ve zevâle mahkûm bir şeyle sevinmek, akıl ve irfan kârı değildir.”[46]<br />
<br />
“Akıl sahibi kişiler, dünya oyuncaklarından, yani nefsin arzu ve heveslerinden vazgeçmelidir. Çünkü dünya oyun ve oyuncaktan ibârettir, kandırıcıdır, fitneleri ve âfetleri çoktur. Hevâ kuyusuna düşmemek için nefsin arzularını terk etmekten başka çâre yoktur. Hevâyı defetmenin çâresi de mâsivâya meyli terk edip Hakk’a yönelmek ve zikrullâh’a devam etmektir.”[47]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DÜNYA MUHABBETİ</span></span><br />
<br />
“Âhireti unutturan dünya muhabbeti, her günahın başı, büyük günahların en büyüğüdür. Nitekim her türlü günahın, dünyaya beslenen aşırı muhabbet sebebiyle işlendiği görülmektedir.”[48]<br />
<br />
“Akıllı olana yakışan, dünyanın çer-çöpüyle uğraşarak kendini yormamaktır. Zira rızık taksîm edilmiştir. Hiç kimse, kendisine ayrılan rızıktan fazlasına ulaşamayacaktır.”[49]<br />
DUA<br />
<br />
“İlaçların en faydalısı duâdır. Duâ belânın gelmesini önler, gelen belâyı da hafifletir. Duâ, mü’minin silâhıdır. Ancak huzûr-i kalp ile Cenâb-ı Hakk’ın azametini tefekkür ederek ve duâların kabûl edildiği vakitlerde yapılmalıdır. Meselâ, gecenin son üçte birinde, kıbleye karşı boyun eğerek, gönül kırıklığı ile, tazarrû ve niyazla ve pâklık ile Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâ ve Rasûlü’ne salât ü selâm etmeli ve evvelâ tevbe ve istiğfâr edip bir miktar sadaka vermiş olmalı ve duâsında da kesin kararlı ve ısrarcı olmalıdır.”[50]<br />
<br />
“Bâzıları, «Filân duâyı şu kadar okursanız şu murâdınız hâsıl olur.» gibi ifâdeler kullanırlar. Kalp temiz olmadıktan sonra duâyı çok okumak fayda vermez. Meselâ dünya üzerinde pek çok su mevcuttur. Menbaı birdir. Lâkin kimisi gâyet güzel ve tatlıdır, kimisi ise bataklıkta olup içilmez ve faydası olmaz. Öyleyse her hâlükârda menbaın temiz olması lâzımdır. Menbâ ne kadar temiz olursa, suyun kıymeti o nisbette artar. İşte aynen bunun gibi, mânevî bir menbâ olan kalbin de temiz olması lâzımdır.”[51]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EVLAT TERBİYESİ</span></span><br />
<br />
“Müslüman anne-baba, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine İslâm fıtratı üzere bahşettiği evlâdına dînî terbiye vermek ve akîdesini tâlim ve telkîn etmekle mükelleftir. Aksi takdirde mes’ûldür.”[52]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">FAİZ</span></span><br />
<br />
“Fâizde ısrar eden kimsenin her ne kadar malı çok olsa da âkıbeti fakirliğe ve malının bereketi zevâle mâruz olur. O kimse halk arasında kötü, îtimâda ve îtibâra lâyık olmayan fâsık biri diye tanınır ve kalbi iyice katılaşır.”[53]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HASET</span></span><br />
<br />
Haset, nefsin kötü ahlâkındandır. Tevhid, yani «لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ» demeye ve zikirlere çok devam etmek sûretiyle bunların izâlesine çalışmak lâzımdır.”[54]<br />
<br />
“Haset edersen, hasedin, düşmanına değil sana zarar verir.”[55]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AZIK</span></span><br />
<br />
“«...Azığınızı alın! Azıkların en hayırlısı takvâdır...» (el-Bakara, 197) Yani âhiret azığınızın, çirkin şeylerden sakınmak şeklinde olduğunu biliniz. Zira azıkların en hayırlısı, Allah’tan korkmaktır. Yoksa yiyeceklerden elde edilen azık değildir. Sözün özü şudur ki:<br />
<br />
İnsanoğlunun iki yolculuğu vardır. Birisi dünyadaki yolculuğu, diğeri de dünyadan yolculuğu. Dünyadaki yolculuğunda mutlakâ azık lâzımdır ki, o da yiyecek şeylerdir. Dünyadan yolculuğunda da mutlakâ azık lâzımdır. Bu da Allâh’ı tanımak, sevmek, O’ndan başkasına gönül vermemek, devamlı O’na tâatle meşgul olmak, O’na muhâlefetten sakınmak ve yasaklarından kaçınmaktır.<br />
<br />
İşte bu azık, dünyadaki yolcunun azığından daha hayırlıdır. Zira dünya azığı, yalnız bedenin ihtiyacını görür. Âhiret azığı ise ebedî azaptan kurtarır. Dünya azığı fânîdir. Âhiret azığı ise bâkì ve hâlis lezzetlere ulaştırır.”[56]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AZALAR</span></span><br />
<br />
“Allah Teâlâ, her bir âzâyı ne için yarattıysa o yolda kullanılmasını irâde etmektedir. Kalbin yaratılış sebebi, mârifet ve tevhidle meşgul olmaktır. Lisânın vazifesi, şehâdet ve tilâvetle meşgul olmak, insanların ayıplarını araştırmamak ve insanlara yumuşak ve gönül alıcı bir üslûb ile hitâb etmektir. Her bir âzâyı yaratılış maksadına göre kullanma hususunda Cenâb-ı Hakk’a verdiği sözü tutmayan kişi, O’nun gazabına uğrar.”[57]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN MEDİNE’YE HİCRETİ VE SON GÜNLERİ</span></span><br />
<br />
Sâmi Efendi Hazretleri, hayatı boyunca devamlı Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’nin izlerini takip etmişti. Bu hassâsiyetin bir tezâhürü olarak da son günlerini Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in nurlu beldesinde, O’nun mânevî huzûrunda geçirdi. Üstad Hazretleri’nin son günlerini evlâd-ı mânevîsi ve hayru’l-halefi Mûsa Efendi -rahmetullâhi aleyh- şöyle anlatır:<br />
<br />
“1976 yılının sonbaharı idi. Muhterem Üstad Hazretleri’nin Erenköy’deki devlethânelerine giderek hem ziyaret etmek hem de zamanın gönlümüze bıraktığı keder ve sıkıntıları onun feyizli nazar ve sohbetleri sâyesinde izâle ederek huzura kavuşmak arzusu duymuştum.<br />
<br />
Güler yüzle huzurlarına kabûl buyurmuşlardı. Hiç ziyaretçi yoktu. Münferid olarak bâzı nasihatlerini müteâkip, kapalı olan odanın kapısına bakarak -kapıya bakmak mahrem işareti idi-:<br />
<br />
«–Medîne-i Münevvere’ye hicret göründü, bir daha dönmemek şartıyla! Yalnız aramızda kalsın, kimse duymasın!» buyurdular.<br />
Aradan altı ay kadar bir vakit geçmişti. Aynı arzularını muhtereme vâlidemize ve hâne halkına tekrarlamışlardı. Hicret için bir taraftan âile fertlerini iknâ etmişler, bir taraftan da tahakkuku için Allâhu zü’l-celâl ve’l-kemâl Hazretleri’ne duâ ve niyazda bulunmuşlar ve çıkış muâmelelerinin tâkibi için de lüzumlu yerlere mürâcaatta bulunmuşlardı.<br />
<br />
Bu hicret haberini duyan, İstanbul ve Anadolu’daki sevenleri, için için üzülüyorlar, yanıp yakılıyorlardı. Ama elden ne gelir, ne yapsınlar, karar kat’î idi. Kader çerçevesi böyle çizilmişti. Ayrılık, muhabbet ehli için dayanılmaz, tahammül edilmez bir hâldir. Haklı idiler. Asırların yetiştirdiği bu gönül sultânından ayrı, uzak kaldıkları müddetçe o nurlu, o güzel, melâhatli yüzünü temâşâ edemeyecek ve dertlere derman olan o lâhûtî, ulvî, mânevî sohbetlerinde bulunamayacaklardı. Ancak Allah dostlarının sık sık tekrarladıkları «Yemen’deki yanımda, yanımdaki Yemen’de!» sözü ile mütesellî olabiliyorlardı.<br />
<br />
Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’nin nusreti ile arzuları semere vermiş, bir buçuk sene sonra Medîne-i Münevvere’ye, Belde-i Tayyibe’ye, bütün âile efrâdı ile vâsıl olmuşlardı. El-hamdü lillâh, Muhterem Üstad -rahmetullâhi aleyh-, arzuları tahakkuk etmiş olduğu cihetle çok mes’ut ve mesrurdular.<br />
<br />
On-onbeş gün kadar bir istirahatten sonra, az sayıda olmak şartıyla ziyaretçi kabûl ediyorlardı. Ve sohbetleri arasında bu mukaddes Belde-i Tayyibe’de gâyet edepli, tâzimkâr olmak îcâb ettiğine işaretle, şâir Urfalı Nâbî’nin meşhur; «Sakın terk-i edepten kûy-i Mahbûb-i Hüdâ’dır bu!» naatini irticâlen sonuna kadar okuyorlardı.<br />
<br />
Böylece seneler birbirini takip ediyor, Muhterem Üstad -rahmetullâhi aleyh- tam bir inzivâya varıp vakitlerini devamlı duâ, zikir, murâkabe ve istiğfarla geçiriyorlardı. Rahatsızlıkları da günden güne artıyordu. Tıbbî müdâhale ve ihtimamlar semere vermiyor, zâten pek nâzik ve nahif olan bedenleri adetâ eriyordu. Tansiyonları sık sık yükseliyordu. Bu ağrı ve ıztıraplara rağmen bir defa olsun; «Vücudumda şöyle bir rahatsızlığım var, başım ağrıyor…» gibi en ufak bir şikâyette bulunmuyorlardı. Hattâ gözlerindeki zaafiyet ziyâdeleşmiş, göremez hâle gelmişlerdi. Bu hâlini sezen bir yakını tarafından hâzık bir doktor celbedilerek ameliyat edilmiş ve görmeye başlamışlardı. Bu gâile ve rahatsızlıklarında bile dâimî olarak duâ ve istiğfâra devam etmişlerdi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN VEFATI</span></span><br />
<br />
Sevenleri yirmi beş sene kadar evvel, Eyüb Sultan Hazretleri’nin kabristanında kendileri için bir mezar yeri temin etmişlerdi. Bundan pek memnun olmayan Muhterem Üstad Hazretleri:<br />
<br />
«–Bizim reyimizi sorarsanız, gönlümüz Cennetü’l-Bakî’yi ister!» buyurmuşlardı.<br />
<br />
Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’nin bu has, lekesiz kulu son günlerini yaşıyordu.<br />
<br />
Şâirin «Fahru’l-Urefâ, Bedr-i Hafâ[58] Hazret-i Sâmi» diye tesmiye ettiği insân-ı kâmil ve asırların yetiştirdiği Mürşid-i Mükemmil Hazretleri’nin, nur hazinelerinden olan rûh-i muazzezleri, «Sen Rabbinden, Rabbin de senden râzı olarak Rabbine dön! Kullarımın arasına katıl! Ve cennetime gir!» (el-Fecr, 28-30) âyet-i kerîmelerine imtisâlen, 10 Cemâziyelevvel 1404 / 12 Şubat 1984 sabaha karşı saat dört buçukta, «Allah Allah» kelime-i tayyibesini zikrederek a‘lâ-yı illiyyîne tayerân etmiştir. Yani fânî dünyadan ebediyet âlemine intikal etmiştir. Gasl ve tekfînini müteâkib cenâze namazları Mescid-i Nebevî’de edâ edildikten sonra, Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in bu has evlâdı, Türbe-i Saâdet önünden geçirilerek büyük bir sessizlik içinde güzîde, sâlih bir topluluğun elleri üzerinde, ileriden beri cân u gönülden arzu ettikleri Cennet-i Bakî’de Osman Zinnûreyn ve Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallâhu anhumâ- Hazretleri’nin kurbundaki mukaddes toprağa defnedildiler.<br />
<br />
Vefat haberi kısa zamanda dünyanın her yerinde duyulmuş ve gıyâbî cenâze namazları kılınmıştır. O büyük Allah dostu, uzun hayatı boyunca kendini İslâmiyete vakfetmiş, büyük fedakârlıklarla, mâneviyâta susamış olan gönülleri tenvîr etmiştir…”[59]<br />
<br />
Bütün hayatı boyunca Âlemlere Rahmet olan Sevgili Peygamberimiz’in izinde yürüyen bu Allah dostunun, kabri de Efendimiz’in tam ayak ucu tarafına nasîb olmuştur…<br />
<br />
Cenâb-ı Hak cümlemizi şefâatlerine nâil eylesin! Âmîn!<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN HİKMETLİ SÖZLERİ</span></span><br />
<br />
    “Herkes Cenâb-ı Hakk’ın kulu değildir, mahlûkudur. Hakîkî kul olan, Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini kâmilen îfâ eder ve nehiylerinden külliyen sakınır. İşte kul budur. Yoksa gaflet ile vakit geçiren, ibadet ve tâate ehemmiyet vermeyen kimseler, kul olamazlar.”[60]<br />
    “Şefkatli bir babaya isyân eden evlâda mecnun derler. Merhametlilerin en merhametlisi olan Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine muhâlefet eden kişiye ise ne söylense azdır!”[61]<br />
    “Gerçek hayâ, Cenâb-ı Hakk’ın men ettiği günahları, kimsenin olmadığı yerde, «Cenâb-ı Hak işitir, görür, bilir…» diye îmân ederek terk etmektir.”[62]<br />
    “Mü’min, içindeki düşünce ve emelleri başkası işittiğinde mahcub oluyorsa, o hakîkî mü’min değildir.”[63]<br />
    “Bedeni dünyanın meşrû işlerine, kalbi de Cenâb-ı Hakk’a yöneltmek sûretiyle dünya ve âhiret saâdeti hâsıl olur.”[64]<br />
    “Allâh’ın rızâsını kazanmak için gayret etmek, kulluk vazifesinin en yüksek mertebesidir.”[65]<br />
    “İbadetlerin en fazîletlisi, Allâh’ın dostlarına dostluk ve düşmanlarına düşmanlık etmektir. (Lâyıkına muhabbet, müstahakkına nefret.) Zira böyle davranabilmek, hâlis muhabbetten kaynaklanır.”[66]<br />
    “İslâm, dîne ve dünyaya âit bütün işlerde taassup ve ifrattan uzaklaşarak muvâzene ehli olmayı emreder. İslâm, hıyânet veya harp hâlinde olmamak şartıyla gayr-i müslimlere bile rıfk ile (yumuşaklıkla) muâmeleye teşvik eder.”[67]<br />
    “Hak yolcularının Cenâb-ı Hakk’a yaklaşabilmeleri için yegâne sığınakları gözyaşıdır.”[68]<br />
    “Muhakkak ki dünya sıkıntısı, âhiret azâbından çok daha hafiftir. Bu sebeple kulun ibadet, tâat ve zikrullah’tan hiçbir an gaflet etmemesi zarurîdir.”[69]<br />
    “Beraat Gecesi, herkes hakkında hüküm verilecektir. Hakkında hüküm verilecek kişi uyumamalıdır. Duâ, niyaz, ibadet, tevbe, istiğfar, şükür ve zikir yaparak hakkında verilecek hükmün hayırlı olması için yalvarmalıdır.”[70]<br />
    “Kur’ân-ı Kerîm, mü’minler için cennete dâvet tezkeresidir.”[71]<br />
    “Kibri ve zulmü âdet edinen kimsede saâdet olmaz. Zira saâdetin sebebi ikidir:<br />
<br />
1) Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine tâzim,<br />
<br />
2) O’nun bütün mahlûkâtına şefkat ve merhamet…”[72]<br />
MAHMUD SAMİ RAMAZANOĞLU HAZRETLERİ’NİN SİLSİLESİ (ALTIN SİLSİLE)<br />
<br />
1.<br />
 <br />
<br />
Hz. Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-<br />
 <br />
<br />
Suudî Arabistan, Medîne-i Münevvere, Mescid-i Nebevî, Ravza-i Mutahhara.<br />
<br />
2.<br />
 <br />
<br />
Ebû Bekir Sıddîk -radıyallâhu anh-<br />
 <br />
<br />
Suudî Arabistan, Medîne-i Münevvere, Mescid-i Nebevî, Ravza-i Mutahhara.<br />
<br />
3.<br />
 <br />
<br />
Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh-<br />
 <br />
<br />
Irak, Bağdat, Medâin ilçesi, Selmân-ı Pâk kasabası.<br />
<br />
4.<br />
 <br />
<br />
Kâsım bin Muhammed -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Mekke ile Medîne arasındaki Kudeyd (Qudayd) şehri.<br />
<br />
5.<br />
 <br />
<br />
Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Suudî Arabistan, Medîne, Cennetü’l-Bakî‘ Kabristanı.<br />
<br />
6.<br />
 <br />
<br />
Bâyezîd-i Bistâmî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
İran, Simnân eyaleti, Şahrud şehri, Bistâm kasabası.<br />
<br />
7.<br />
 <br />
<br />
Ebû’l-Hasan Harakānî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
İran, Simnân eyaleti, Şahrud şehri, Harakan kasabası. (Bistâm’a yakın).<br />
<br />
8.<br />
 <br />
<br />
Ebû Ali Fârmedî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
İran, Horasân-ı Razavî eyâleti, Meşhed şehri, Tûs kasabası.<br />
<br />
9.<br />
 <br />
<br />
Yûsuf Hemedânî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Türkmenistan, Merv (Marı) şehri, Bayram Ali köyü.<br />
<br />
10.<br />
 <br />
<br />
Abdülhâlık Gucdüvânî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Özbekistan, Buhara şehri, Gicduvan kasabası.<br />
<br />
11.<br />
 <br />
<br />
Muhammed Ârif Rîvgerî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Özbekistan, Buhara ili, Şâfirkan ilçesi, Revgar köyü.<br />
<br />
12.<br />
 <br />
<br />
Mahmûd Encîrfağnevî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Özbekistan, Buhara, Vâbkent ilçesi, Ancirfagni köyü.<br />
<br />
13.<br />
 <br />
<br />
Ali Râmîtenî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Türkmenistan, Daşoğuz (Taşhavuz) vilâyeti, Köhne Ürgenç şehri.<br />
<br />
14.<br />
 <br />
<br />
Muhammed Baba Semâsî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Özbekistan, Buhara, Râmiten kasabası, Semâs köyü.<br />
<br />
15.<br />
 <br />
<br />
Seyyid Emîr Külâl -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Özbekistan, Buhara, Suhar (Yangi Hayat) köyü.<br />
<br />
16.<br />
 <br />
<br />
Bahâüddîn Şâh-I Nakşibend -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Özbekistan, Buhara.<br />
<br />
17.<br />
 <br />
<br />
Alâüddîn Attâr -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Özbekistan, Surhanderya eyaleti, Denov şehri.<br />
<br />
18.<br />
 <br />
<br />
Yâkub Çerhî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Tacikistan, Duşanbe şehri.<br />
<br />
19.<br />
 <br />
<br />
Ubeydullah Ahrâr -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Özbekistan, Semerkand şehri.<br />
<br />
20.<br />
 <br />
<br />
Muhammed Zâhid -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Özbekistan, Denov, Altınsay, Vahşıvar köyü.<br />
<br />
21.<br />
 <br />
<br />
Derviş Muhammed İmkenegî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Özbekistan, Kaşkaderyâ eyaleti, Kitâb şehri, Esfirâz köyü.<br />
<br />
22.<br />
 <br />
<br />
Hâcegî Muhammed İmkenegî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Özbekistan, Kitâb şehri, İmkene (Hoca İlmkânî) köyü.<br />
<br />
23.<br />
 <br />
<br />
Muhammed Bâkì Billâh -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Hindistan, Delhi, Kademgâh (Nebî Kerîm) Mahallesi.<br />
<br />
24.<br />
 <br />
<br />
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Sirhindî  -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Hindistan, Sirhind şehri.<br />
<br />
25.<br />
 <br />
<br />
Muhammed Mâsûm Sirhindî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Hindistan, Sirhind şehri.<br />
<br />
26.<br />
 <br />
<br />
Muhammed Seyfüddîn Sirhindî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Hindistan, Sirhind şehri.<br />
<br />
27.<br />
 <br />
<br />
Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Hindistan, Delhi, Nizâmeddin Mahallesi, Pencpîr kabristanı.<br />
<br />
28.<br />
 <br />
<br />
Mirzâ Mazhar Cân-ı Cânân -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Hindistan, Delhi, Çitli Kabr (Turkman Gate) Mahallesi, Dergâh-ı Şâh Ebu’l-Hayr.<br />
<br />
29.<br />
 <br />
<br />
Abdullah Dehlevî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Hindistan, Delhi, Çitli Kabr (Turkman Gate) Mahallesi, Dergâh-ı Şâh Ebu’l-Hayr.<br />
<br />
30.<br />
 <br />
<br />
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Suriye, Şam, Sâlihiye semti, Cebel Kâsiyûn.<br />
<br />
31.<br />
 <br />
<br />
Seyyid Tâhâ el-Hakkârî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Türkiye, Hakkâri, Şemdinli, Nehrî (Bağlar).<br />
<br />
32.<br />
 <br />
<br />
Tâhâ el-Harîrî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Irak, Erbil, Harîr köyü.<br />
<br />
33.<br />
 <br />
<br />
Muhammed Es‘ad Erbilî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Türkiye, İzmir, Menemen, Safâ Câmii.<br />
<br />
34.<br />
 <br />
<br />
Mahmud Sâmi<br />
<br />
Ramazanoğlu -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Suudî Arabistan, Medîne, Cennetü’l-Bakî‘ kabristanı.<br />
<br />
35.<br />
 <br />
<br />
Hâce Mûsâ Topbaş -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Türkiye, İstanbul, Erenköy Mahallesi, Sahrâ-yı Cedid Mezarlığı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dipnotlar:</span></span><br />
<br />
[1] Sâdık Dânâ, Sultânü’l-Ârifîn eş-Şeyh Mahmud Sâmi Ramazanoğlu, s. 73. [2] Bkz. Hasan Kâmil Yılmaz, Altın Silsile, s. 231. [3] M. Es‘ad Efendi, Mektûbât, s. 52-53, no: 25. [4] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 161-162, no: 134. [5] Mustafa Eriş, Mahmud Sâmi Efendi’den Hâtıralar, I, 24. [6] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, II, 8. [7] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, IV, 117. [8] Sâmi Efendi, Bir mektubundan. [9] Bkz. Sâdık Dânâ, Sultânü’l-Ârifîn, sf. 35-36. [10] Bkz. Sâdık Dânâ, Sultânü’l-Ârifîn, sf. 35. [11] Bkz. M. Sâmi Efendi, Mükerrem İnsan, s. 62-63; Bayram Sohbetleri, s. 39. [12] M. Sâmi Efendi, Bayram Sohbetleri, s. 39-40. [13] M. Sâmi Efendi, Bakara Sûresi Tefsîri, s. 154. [14] Bkz. M. Sâmi Efendi, Bayram Sohbetleri, s. 28-29. Bkz. Allah Dostunun Dünyasından: Hacı Mûsâ Topbaş Efendi ile Sohbetler, haz. Erkam Yayınları, 1999, s. 195. [15] Mustafa Eriş, a.g.e, I, 20-21. [16] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, I, 118. [17] M. Sâmi Efendi, a.g.e, I, 101. [18] M. Sâmi Efendi, a.g.e, I, 64. [19] M. Sâmi Efendi, Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri, s. 145. [20] Ebû Nuaym, Mârifetü’s-Sahâbe, Riyâd, 1419, I, 264. [21] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, II, 13; Bayram Sohbetleri, s. 41; Mükerrem İnsan, s. 26-64. [22] M. Sâmi Efendi, Hz. İbrahim, s. 163-164. [23] M. Sâmi Efendi, Bayram Sohbetleri, s. 76-77. [24] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, VI, 13. [25] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 156. [26] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 176. [27] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 146. [28] M. Sâmi Efendi, a.g.e, I, 124-125. [29] M. Sâmi Efendi, a.g.e, I, 127-129. [30] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 151. [31] M. Sâmi Efendi, Bakara Sûresi Tefsîri, s. 273. [32] M. Sâmi Efendi, Bayram Sohbetleri, s. 30-31. [33] M. Sâmi Efendi, Mükerrem İnsan, s. 18-19. [34] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, VI, 95. [35] M. Sâmi Efendi, Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsirî, s. 148. [36] M. Sâmi Efendi, Bakara Sûresi Tefsirî, s. 259. [37] M. Sâmi Efendi, Hz. Yûsuf, s. 26. [38] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, VI, 160. [39] M. Sâmi Efendi, a.g.e, I, 14. [40] M. Sâmi Efendi, a.g.e, I, 18-19. [41] M. Sâmi Efendi, Bakara Sûresi Tefsîri, s. 361. [42] M. Sâmi Efendi, a.g.e, s. 346. [43] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, VI, 207. [44] M. Sâmi Efendi, a.g.e, I, 111-113. [45] M. Sâmi Efendi, a.g.e, IV, 171. [46] M. Sâmi Efendi, Hz. İbrahim, s. 143. [47] M. Sâmi Efendi, Hz. Yûsuf, s. 30. [48] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, VI, 36. [49] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 40. [50] M. Sâmi Efendi, a.g.e, III, 249. [51] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 152-153. [52] M. Sâmi Efendi, a.g.e, II, 67. [53] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 69. [54] M. Sâmi Efendi, Hz. Yûsuf, s. 19. [55] M. Sâmi Efendi, a.g.e, s. 21. [56] M. Sâmi Efendi, Bakara Sûresi Tefsîri, s. 249-250. [57] M. Sâmi Efendi, Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri, s. 79. [58] Âriflerin kendisiyle iftihar ettikleri, bulutlar ardına gizlenmiş dolunay. [59] Sâdık Dânâ, Sultânü’l-Ârifîn, s. 95-100. [60] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, VI, 217. [61] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 219. [62] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 207. [63] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 210. [64] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 201. [65] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 63. [66] M. Sâmi Efendi, a.g.e, I, 96. [67] M. Sâmi Efendi, a.g.e, II, 140. [68] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 193. [69] M. Sâmi Efendi, Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri, s. 42. [70] M. Sâmi Efendi, Bayram Sohbetleri, s. 69. [71] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, I, 46. [72] M. Sâmi Efendi, a.g.e, I, 91.<br />
<br />
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Altın Silsile, Erkam Yayınları<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dipnotlar:</span></span><br />
<br />
[1] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, VI, 217. [2] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 219. [3] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 207. [4] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 210. [5] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 201. [6] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 63. [7] M. Sâmi Efendi, a.g.e, I, 96. [8] M. Sâmi Efendi, a.g.e, II, 140. [9] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 193. [10] M. Sâmi Efendi, Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri, s. 42. [11] M. Sâmi Efendi, Bayram Sohbetleri, s. 69. [12] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, I, 46. [13] M. Sâmi Efendi, a.g.e, I, 91.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretlerinin Hikmetli Sözleri</span></span><br />
<br />
Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretleri’nin hikmetli sözlerinden bazılarını derledik.<br />
<br />
Sami Efendi’nin bazı hikmetli sözleri.<br />
<br />
“Herkes Cenâb-ı Hakk’ın kulu değildir, mahlûkudur. Hakîkî kul olan, Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini kâmilen îfâ eder ve nehiylerinden külliyen sakınır. İşte kul budur. Yoksa gaflet ile vakit geçiren, ibadet ve tâate ehemmiyet vermeyen kimseler, kul olamazlar.”[1]<br />
<br />
“Şefkatli bir babaya isyân eden evlâda mecnun derler. Merhametlilerin en merhametlisi olan Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine muhâlefet eden kişiye ise ne söylense azdır!”[2]<br />
<br />
“Gerçek hayâ, Cenâb-ı Hakk’ın men ettiği günahları, kimsenin olmadığı yerde, «Cenâb-ı Hak işitir, görür, bilir…» diye îmân ederek terk etmektir.”[3]<br />
<br />
“Mü’min, içindeki düşünce ve emelleri başkası işittiğinde mahcub oluyorsa, o hakîkî mü’min değildir.”[4]<br />
<br />
“Bedeni dünyanın meşrû işlerine, kalbi de Cenâb-ı Hakk’a yöneltmek sûretiyle dünya ve âhiret saâdeti hâsıl olur.”[5]<br />
<br />
“Allâh’ın rızâsını kazanmak için gayret etmek, kulluk vazifesinin en yüksek mertebesidir.”[6]<br />
<br />
“İbadetlerin en fazîletlisi, Allâh’ın dostlarına dostluk ve düşmanlarına düşmanlık etmektir. (Lâyıkına muhabbet, müstahakkına nefret.) Zira böyle davranabilmek, hâlis muhabbetten kaynaklanır.”[7]<br />
<br />
“İslâm, dîne ve dünyaya âit bütün işlerde taassup ve ifrattan uzaklaşarak muvâzene ehli olmayı emreder. İslâm, hıyânet veya harp hâlinde olmamak şartıyla gayr-i müslimlere bile rıfk ile (yumuşaklıkla) muâmeleye teşvik eder.”[8]<br />
<br />
“Hak yolcularının Cenâb-ı Hakk’a yaklaşabilmeleri için yegâne sığınakları gözyaşıdır.”[9]<br />
<br />
“Muhakkak ki dünya sıkıntısı, âhiret azâbından çok daha hafiftir. Bu sebeple kulun ibadet, tâat ve zikrullah’tan hiçbir an gaflet etmemesi zarurîdir.”[10]<br />
<br />
“Beraat Gecesi, herkes hakkında hüküm verilecektir. Hakkında hüküm verilecek kişi uyumamalıdır. Duâ, niyaz, ibadet, tevbe, istiğfar, şükür ve zikir yaparak hakkında verilecek hükmün hayırlı olması için yalvarmalıdır.”[11]<br />
<br />
“Kur’ân-ı Kerîm, mü’minler için cennete dâvet tezkeresidir.”[12]<br />
<br />
“Kibri ve zulmü âdet edinen kimsede saâdet olmaz. Zira saâdetin sebebi ikidir: « اَلتَّعْظِيمُ لِأَمْرِ اللّٰهِ وَالشَّفَقَةُ عَلٰى خَلْقِ اللّٰهِ » Yani:<br />
<br />
1) Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine tâzim,<br />
<br />
2) O’nun bütün mahlûkâtına şefkat ve merhamet…”[13]<br />
<br />
Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.) Kimdir?<br />
Sami Efendi Hazretleri kimdir? Sami Efendi’nin ahlakı, tevazuu, infakı, irşad hayatı, misafirperverliği, yemek adabı, kurban kesme edebi, mahlukata bakışı nasıldı? Sami Efendi’nin kabri nerede? İşte bütün ayrıntılarıyla Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretleri’nin hayatı.<br />
<br />
Altın Silsile”nin 34. halkası, Nakşibendî-Hâlidî şeyhi Sami Efendi Hazretleri’nin hayatı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ HAZRETLERİ KİMDİR? (1892 - 1984)</span></span><br />
<br />
Mahmud Sâmi Ramazanoğlu -rahmetullâhi aleyh- 1892 yılında Adana’nın Tepebağ mahallesinde dünyaya gelmiştir. Şecereleri Ramazan Oğulları’ndan Nûreddin Şehîd yoluyla Hâlid bin Velîd -radıyallâhu anh- Hazretleri’ne dayanır. Babası Müctebâ Efendi’dir.<br />
<br />
Öyle bir menkıbe nakledilir:<br />
<br />
Bir gün Hızır -aleyhisselâm-, evlerinin kapısına gelerek, hizmetçi kadın vâsıtasıyla muhtereme vâlideyi (Sâmi Efendi’nin annesini) kapıya çağırır. Her ne kadar vâlide hanım;<br />
<br />
“–Kızım, ne isterse ver!” tembihinde bulunsa da ziyaretçi;<br />
<br />
“–Hayır muhakkak kendisi ile görüşmem lâzım!” diye ısrar edince, mecbûren kapının arkasına gizlenerek:<br />
<br />
“–Buyurun!” der. Hızır -aleyhisselâm-:<br />
<br />
“–Kızım, hâmile olduğunu biliyor musun? Senin vâsıtanla büyük bir insan dünyaya gelecek ve sol eğe kemiği üzerinde büyükçe bir ben bulunacak, uzun müddet İslâm’a hizmet edecek. Bu müddet zarfında haram ve helâle dikkatli ol ve ismini de «Mahmud Sâmi» koy!” müjdesini verir ve teberrüken bir gömlek ister. Gömlek getirilinceye kadar ortadan kaybolur.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN TAHSİLİ</span></span><br />
<br />
Mahmud Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- ilk ve orta mektep tahsilini memleketi Adana’da tamamladı. Yüksek tahsil için İstanbul’a geldi. Dâru’l-Fünûn (İstanbul Üniversitesi) Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Çok başarılı bir talebe idi. Yüzündeki melâhat ve güzellik, davranışlarındaki nezâket ve edep, derslerindeki üstün başarısı ile hocalarının takdirlerine mazhar olmuştu...<br />
<br />
Tahsili devam ederken Sarıyer’de ikâmet ettiği ev, bir sel baskınına uğramış ve daha talebe olan Sâmi Efendi’nin kitaplarından bir kısmı selde zâyî olup gitmişti. Gençliğinden itibâren her şeye ibret ve hikmet nazarıyla bakan Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- bu hâdiseyi de farklı okumuş, bunu ilâhî bir îkaz olarak kabûl edip; “Gâlibâ bu meslekten nasîbimiz olmayacak!..” diye yorumlamıştı. Gerçekten de üniversiteyi “pekiyi” derece ile bitiren Sâmi Efendi Hazretleri, kul hakkı endişesiyle, geçimini hukuk alanından değil, bir ticarethânenin muhâsebesini tutarak temin etmiştir.<br />
<br />
Yüksek tahsilini tamamlayıp, memleketi Adana’ya dönmek arzusunda olan Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh-, Bayezid meydanında bir Allah dostuyla karşılaşır. Bu zât Sâmi Efendi’ye, nereli olduğunu, İstanbul’da ne ile meşgul olduğunu sorar. Hazret, yüksek tahsilini tamamladığını ifâde ederek durumunu arz eder. Bu Allah dostu ona:<br />
<br />
“–Sizi yeni bir tahsile başlatmama müsâade eder misiniz?” der ve onu Koca Mustafa Paşa semtinde bulunan Kelâmî Dergâhı’na götürür. Yolda sohbet ederken o Allah dostu, Sâmi Efendi’ye der ki:<br />
<br />
“–Evlâdım! Senin bu zâhirî tahsilin kâfî değil! Sana, kişiyi iki cihan saâdetine götürecek esas tahsili tavsiye edeyim. Bu yeni başlayacağınız irfan mektebinin ilk dersi kimseyi İncitmemektir; son dersi de aslâ incinmemek... Yani Hâlık’ın şefkat nazarıyla mahlûkâta bakış tarzı kazanarak -ne hâl olursa olsun- hiç kimseye kırılmamak! Affedebilme olgunluğunun zirvesine erebilmek...”<br />
<br />
Dergâhın mürşidi olan, zamanın Meclis-i Meşâyıh Reisi Es‘ad Efendi -rahmetullâhi aleyh-, genç Sâmi Efendi ile yakînen ilgilenir:<br />
<br />
“–Evlâdım! Hastalık nerede ise tedâviye oradan başlamak icâb eder. En mühim uzvumuz kalp’tir... Bu sebeple, zâhirî nâfile ibadetlerden önce kalbimizi ihyâya başlayacağız. Kalp zikrine ehemmiyet vereceğiz!” der ve Sâmi Efendi için yeni bir hayat başlar.<br />
<br />
Artık Sâmi Efendi, dergâhın genç bir hizmet eridir. Bahçe tanzimi, ayakkabıların tertibi, gelen ziyaretçilerin sıraya konulması, onlara yapılan ikramlar, Pîr Hazretleri’ne gelen mektuplara cevaplar, hep bu genç mürîdin uhdesindedir. Dergâhta bulunan kadîm müridler bile ona hayran olurlar. Zira o çok az uyur, akşamları yatakları serer, herkesle beraber yatağına girer, insanlar uyuduktan sonra sessizce kalkar, yeniden abdest alır, seccâdesi üzerinde uzun müddet tesbih, tehlil, zikrullah ve tefekkürle meşgul olurdu. İmsaktan evvel, bahçeden odun getirip kazanı yakar; gusül ihtiyacı olanlar için sıcak suyun hazır olduğunu haber verirdi.[1]<br />
<br />
Dergâhtaki bu umûmî hizmetlerin yanında, daha husûsî hizmetler gerektiğinde de, yine genç Sâmi Efendi ilk koşanlardan olurdu. Yaşlı müridler, hasta ihvan, hep Sâmi Efendi’nin candan hizmetleriyle perverde oluyorlardı. Es‘ad Efendi’nin müridleri arasında, mânevî derecesi çok ilerilerde olan Cide Müftüsü Hüseyin Efendi de bulunmakta idi. Hayli yaşlanmış olan müftü efendi hastalanmış, bakımı da çok güç hâle gelmişti. Dergâhta bu yaşlı zâtın memleketine, evlâtlarının yanına gönderilmesi istenince Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh-:<br />
<br />
“–Müsâade edilirse bu mübârek zâtın bakım ve hizmetini yapmak isterim!” dedi ve bu hizmeti de büyük bir edep ve hassâsiyetle îfâ etti.<br />
<br />
Bu hâlis niyet ve nâzik hizmetin karşılığı olarak da müftü efendinin şu duâsına mazhar oldu:<br />
<br />
“Allâh’ım! Bu yaşıma kadar bu kuluna ikram ettiğin mânevî lûtuf ve ikramların hepsini aynen bu genç evlâdımıza da ikram eyle…”[2]<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- dergâhta îfâ ettiği samimî hizmetler ve tasavvuf yolunda gösterdiği ciddî gayretler neticesinde nâil olduğu mânevî kemâlât ile de mürşidinin gözde bir talebesi oldu. Öyle ki memleketi Adana’ya gittiğinde, mürşid-i kâmili Es‘ad Efendi Hazretleri, onun gecikmeden İstanbul’a dönmesini arzu etti. Bu arzusunu da buram buram muhabbet ve hasret kokan şu mektupla kendisine bildirdi:<br />
<br />
“Muhterem evlâdım!<br />
<br />
Arzu ve iştiyâkım sabır ve tahammül çemberini çok fazla zorlamakta olduğundan, kışın şiddetine mukâvemet edemeyen bu ihtiyar pederinizi o güzel sîmânız ile bahtiyar ederseniz çok memnun olurum…<br />
<br />
Şâh-ı Nakşibend Efendimiz Hazretleri’nin; «Bizim tarîkımız sohbet iledir.» şeklindeki hikmetli sözünü şüphesiz duymuşsunuzdur. Ömrünüzün baharının ter ü tâzeliği ihtiyarlık hazânı ile târumâr olmadan, yüce tarîkatin füyûzât çiçekleriyle rûhunuzu ve kalbinizi kokulayıp güzelleştirmek, bendenizin biricik arzu ve emelidir. Allah sizi muvaffak eylesin...”[3]<br />
<br />
Üstâdının bu nâzik dâveti üzerine İstanbul’a dönen Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh-, sonraki zamanlarda da günlerini kâh Adana’da pederi Müctebâ Efendi’nin yanında, kâh Kelâmî Dergâhı’nda kendisini ikmâl etmekle geçirdi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ İCAZETNAMESİNİ KİMDEN ALDI?</span></span><br />
<br />
Sâmi Efendi Hazretleri’nin dergâhta kısa zamanda ulaştığı muvaffakıyeti yakînen takip eden Es‘ad Efendi -rahmetullâhi aleyh-, ona bir icâzetnâme takdim ederek hilâfet verdi. Es‘ad Efendi Hazretleri, bu icâzetnâmeyle, aynı zamanda Sâmi Efendi Hazretleri’ni târif etmektedir. İşte mürşidinin gözüyle Sâmi Efendi Hazretleri:<br />
<br />
“Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm. el-Hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ Seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Emmâ ba‘d:<br />
<br />
İhvân-ı dîn ve erbâb-ı sıdk u yakîne arz ve ifâde olunur ki:<br />
<br />
Hâmil-i varak-pâre-i dervişânemiz Sâmi Efendi veled-i mânevîmiz, eyyâm-ı şebâbını şerîat-i mutahharanın dâire-i necât-bâhiresinde geçirmiş ve Tarîkat-i Aliyye-i Nakşbendiyye’ye hizmet ve o yolda sarf-ı mesâî ve ibrâz-ı ciddiyette bulunmuş olmakla beraber, usûl ve kavâid-i mer’iyyeye tevfîkan ve hazarât-ı hâcegânın muâmelâtına tatbîkan, evvelâ letâif-i hamse-i âlem-i emri tasfiye ve sâniyen letâif-i hamse-i âlem-i halkı tezkiyeye gayretle hamden lillâhi Teâlâ âsâr-ı muvaffakıyet nâsiye-i hâlinde zâhir ve inâyet-i Samedâniyye letâif-i aşeresinde bâhir olarak usûlüne vusûl için mahsûl-i mârifeti olan arzusunu sâdık, şecere-i tevhîdin semeresini iktitâf için mürğ-ı himmetini âlî ve fâik görmüş olduğum gibi bir zaman dahî nefy ü isbât ve murâkabât gibi zât u sıfâtını tezyîn etmekte bulunduğunu gördüm.<br />
<br />
Binâenaleyh zülâl-i saâdetten tâlib-i reşahât ve vâdî-i selâmetten râğıb-ı nefehât olan, yani Tarîkat-i Aliyye-i Nakşbendiyye’ye temessük ve intisâb arzusunda bulunan ihvân-ı dîne de tâlîm-i âyîn-i tarîkat için kendilerini me’zûn eyledim.<br />
<br />
Kāle Tebâreke ve Teâlâ: “اِنَّ اللّٰهَ يَاْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَا” Cenâb-ı Hak ve Hâdi-i Mutlak -celle celâlüh- Hazretleri’nden istirhâm ederim ki: Şerîat-ı mutahhara ve tarîkat-i münevverenin icrâ-yı ahkâmındaki şevk ve şetâretini bir kat daha tezyîd ve ol vechile birtakım ricâl-i muvahhidîni kāl ve hâlinden müstefid buyursun! Âmîn!<br />
<br />
“رِجَالٌ لَا تُلْه۪يهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ” âyet-i celîlesinin ahkâmına vâkıf olan ihvân-ı kirâma arz edebilirim ki, tasfiye-i bâtın ve tezkiye-i nefse tâlib olanlar ve daha doğrusu silsile-i celîle-i Nakşbendiyye’den ahz-i füyûzâta râğıb bulunanlar, mûmâ ileyhin musâhabesine devam ve beyân eyleyeceği âdâbın riâyetine ihtimam sâyesinde nâil-i merâm olacakları şüphesizdir.<br />
<br />
Bu icâzetnâmenin sâdeleştirilmiş hâli şöyledir:<br />
<br />
“Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla! Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm, Efendimiz Hazret-i Muhammed’e, bütün âline ve ashâbına olsun!<br />
<br />
Bundan sonra: Din kardeşlerime, sadâkat ve kuvvetli îman sahibi kişilere arz ve ifâde olunur ki: Bu dervişâne icâzetnâmemizi taşıyan Sâmi Efendi evlâdımız, gençlik günlerini nezih dînimizin kurtarıcı dâiresi içerisinde geçirmiş, yüce Nakşibendiyye yoluna hizmet etmiş, bu hususta bütün gayretini sarf etmiş ve bu yoldaki ciddiyetini açıkca ortaya koymuştur. Bunun yanında usûlüne uygun olarak ve Hacegân Hazarâtı’nın usullerini tatbik ederek letâifini tasfiye ve tezkiyeye gayret etmiştir.<br />
<br />
Allâh’a hamd olsun, muvaffakıyeti sîmâsında ve hâlinde zâhir olmuştur. İlâhî inâyet, letâifinde açıkça tezâhür etmiştir. Onun vuslat arzusunun sağlam ve sâdık, tevhid ağacının meyvelerini elde edebilmek için gerekli olan himmetinin de fevkalâde yüksek olduğunu gördüm. Bütün bunların yanında bir müddet de nefy ü isbât ve murâkabelere devam ederek zâtını ve sıfatlarını da tezyîn ettiğini gördüm.<br />
<br />
Bu sebeple saâdet pınarının tatlı suyundan içmek ve selâmet vâdisinden serinletici nefesler almak isteyen, yani yüce Nakşibendiyye yoluna bağlanma ve intisâb etme arzusunda bulunan din kardeşlerimize bu yolun âdâb ve erkânını tâlim etmesi için kendilerine izin verdim.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:<br />
<br />
«Muhakkak ki Allah Teâlâ, emânetleri ehline vermenizi emreder!..» (en-Nisâ, 58)<br />
<br />
Cenâb-ı Hak’tan niyâz ederim ki; tertemiz şerîatin ve nurlu tarîkatin hükümlerini yerine getirmekteki şevk, şetâret ve neşesini bir kat daha artırsın! Ve birtakım tevhid ehli kimseleri söz ve hâlinden istifâde ettirsin! Âmîn!<br />
<br />
“Öyle erler vardır ki onları ne ticaret ne de alışveriş Allâh’ın zikrinden alıkoyabilir…” (en-Nûr, 37) âyet-i kerîmesinin hükümlerine vâkıf olan kıymetli kardeşlerime şunu arz edebilirim ki; kalp tasfiyesi ve nefs tezkiyesi yapmak isteyenler, daha doğrusu Nakşibendiyye silsilesinden feyz almayı arzu edenler, Sâmi Efendi’nin musâhabesine (sohbetlerine ve onunla beraber olmaya) devam eder, beyân ettiği âdâba titizlikle riâyet ederlerse, muradlarına nâil olacakları şüphesizdir. «Bu, Allâh’a göre zor bir şey değildir.» (İbrâhîm, 20)<br />
<br />
Günahlardan korunmaya güç yetirmek ve tâate kuvvet bulmak, ancak yüce ve azîm olan Allâh’ın yardımıyladır.<br />
<br />
Allah Teâlâ, Efendimiz Hazret-i Muhammed’e, O’nun âline ve ashâbına salât ü selâm eylesin! Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur.”[4]<br />
<br />
Bu icâzetnâmedeki duâların da bereketiyledir ki Sâmi Efendi Hazretleri’nin ibadet ve hizmet hayatında son demlerine kadar büyük bir şevk ve neşe müşâhede edilmiş, hâl ve kāliyle de tevhid ehlinin yetişmesine vesîle olmuştur...<br />
<br />
Sâmi Efendi Hazretleri’nin 39 yaşında olduğu 1931 senesinde, mürşidi Es‘ad Efendi -rahmetullâhi aleyh- şehîd edilmiştir. Artık onun omuzlarında büyük bir irşad emâneti bulunmakta, ancak gerek dergâhların kapatılmış olması, gerekse yeni ictimâî vasat, bu emânetin îcaplarını tam mânâsıyla îfâya müsâit değildir...<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh-, geçmişte Hâris Muhâsibî, Alâüddîn Attâr ve diğer bâzı Hak dostlarının yaptığı gibi, âileden kalan büyük mîrasa el sürmemiş, hukuk sisteminin değişmesi sebebiyle de o alanda çalışmaya yönelmemiş, maîşetini Adana’da bir kereste ticarethânesinin muhâsebesini tutarak temin etmeye başlamıştır. Bir taraftan da hâl diliyle etrâfını irşâda devam etmiştir.<br />
<br />
Onun işine gidiş ve gelişindeki dakiklik ve disiplin; şahsî hayatındaki sehâvet/cömertlik ve nezâket; ibadet hayatındaki huşû, huzur ve edep; toplum içindeki hâl ve tavırları, kendisini tanıyan herkes tarafından gıpta ve hayranlıkla seyredilmiştir...<br />
<br />
Uzun bir aradan sonra 1947 senesinde hacca gitmeye müsâade edilince, Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- ilk kâfileyle yola çıkarak hac farîzasını îfâ etti. Bu sebeple de Hacı Sâmi Efendi diye tanınmaya başladı. İlk hac yolculuklarının Sûriye üzerinden yapılması sebebiyle de Hicaz yolu üzerindeki bilhassa Halep ve Şam ulemâsı tarafından kendisine büyük hürmet ve alâka gösterildi. Bu iki beldenin sâlihleri ve âlimleri, Sâmi Efendi Hazretleri’nin sohbetlerinden feyizlenmek için hasretle yolunu gözlerlerdi...<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN İRŞAD HAYATI</span></span><br />
<br />
Sâmi Efendi Hazretleri’ni dergâh günlerinden tanıyan ve irşadla salâhiyetli olduğunu bilen sevenleri, kendisiyle buluşabilme imkânları genişleyince ziyaretlerde bulunarak feyz almaya başladılar. Civardan ziyaretçileri günbegün artarken, Sâmi Efendi Hazretleri de fırsat ve imkânlar açıldıkça önce İç Anadolu’daki yakın şehirlere giderek irşad sohbetlerine başladı. Sonra da sevenlerinin talebi üzerine İstanbul’a taşındı. Takrîben 30 sene kadar İstanbul’da ikâmet etti.<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh-, ticârî hayatın merkezi olan İstanbul’un Tahtakale semtinde bulunan bir işyerinde, bir taraftan muhâsebe ile meşgul oluyor, diğer taraftan da irşad hizmetine devam ediyordu. Kendisini tanıyanlar Anadolu’dan kâh işleri için, kâh mânevî istifâde için gelip onu bu işyerinde ziyaret ediyor ve büyük değişiklik ve feyizlerle memleketlerine dönüyorlardı. Sâmi Efendi Hazretleri de bu ziyaretleri karşılıksız bırakmıyor, müsâit olan ve taleb edilen şehirlere mukâbil ziyaretlerde bulunarak oralara ilim-irfan, takvâ ve hizmet tohumları ekiyordu. Zamanla İstanbul’da ve Anadolu’da, bilhassa ticaret ve sanayi erbâbından, esnaftan, ilim ehlinden, kendisine intisâb eden seçkin bir halka oluştu.<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- husûsî ve umûmî sohbetleriyle irşad hizmetlerine devam ediyordu. Günlük hayatı ise ya işiyle ya eser te’lifiyle ya ibadetle ya da sohbet ve hizmetle geçiyor, hiçbir nefesini boşa harcamıyordu.<br />
SAMİ EFENDİ’NİN GÜZEL AHLAKI<br />
<br />
Sâmi Efendi Hazretleri’nin sîmâsındaki halâvet ve melâhatin güzelliği târif edilemezdi. O kadar halîm-selîm, yumuşak huylu ve melek sıfatlı bir Hak dostu idi ki kendisini yakînen tanıyanlar; “Melek Sâmi Efendi” derlerdi. Yeri geldiğinde ise gâyet cesur ve metânetli idi. Mübârek yüzü dâimâ mütebessim olmasına rağmen, gönlü mahzun ve düşünceli idi. Vakar, temkin ve îtidâl ehli idi.<br />
<br />
Temiz, sâde ve düzgün giyinirdi. Sakalı bir tutamı geçmezdi. Saçlarını kulaklarının memelerine kadar uzattığı olurdu. Gâyet sakin ve ağır ağır yürür, fakat çok yol katederdi. Yanındaki yol arkadaşları kendisine yetişmek için âdeta hızlı yürümek zorunda kalırlardı.<br />
<br />
Pek az yer, az uyur, konuşmanın zarurî olduğu hâller dışında sükûtu tercih ederdi. Zaruret hâlinde de pek kısa ve öz ifâdelerle, muhâtabının seviyesine göre konuşurdu. Fem-i saâdetinden ne bir kelime noksan ne de bir kelime fazla çıkardı. Her ifâdesi yerli yerinde idi. Tâne tâne ve kelimeleri dikkatle seçerek konuşur, mühim olan îkaz ve nasihatlerini üçer defa tekrar ederdi.<br />
<br />
Kul hakkına çok riâyet ederdi. Tren bileti alacağı zaman, insanlar sırada beklemesin diye önceden bozuk para hazırlar, gişede para bozdurmak için zaman kaybetmezdi.<br />
<br />
Dünyadan son derece müstağnî idi. Devamlı îsar, yani fedâkârlık hâlinde idi. Karaköy’den Tahtakale’ye kadar yürür, dolmuşa vereceği parayı, Cenâb-ı Hakk’ın lûtfettiği sıhhat nîmetine bir şükür ifâdesi olarak tasadduk ederdi. Sadaka vereceği parayı da güzelce bir zarfa koyar, büyük bir nezâketle ve teşekkür edâsıyla takdim ederdi.<br />
<br />
Muhterem Üstad Hazretleri’nin hiç kimseyle çekiştiğini, münâkaşa ettiğini, münâzaraya girdiğini veya birinin gıybetini yaptığını gören işiten yoktu. O büyük Allah dostu, kader bahsine tam bir vuk¯ufiyet hâlinde olduğundan, hiç kimse hakkında sû-i zanda bulunmazdı. İlâhî ahlâk ile ahlâklandığı için, Cenâb-ı Hakk’ın cemâlî sıfatlarından, bilhassa “Settâru’l-Uyûb / ayıp örtücülük” ve “Afüv” (affedicilik) sıfatlarının kâmil tecellîleri kendisinde açıkça görülürdü.<br />
<br />
Sevenlerini kat’iyyen ümitsizliğe düşürmezdi. Huzûr-i âlîlerine gelenler içinde ne kadar ihmalkâr ve hatâlı kimseler olsa da bunu yüzlerine vurmazdı. Fakat onlar da Efendi Hazretleri’nin nâzik bir üslûpla yaptığı gönül alıcı îkazlardan gereken dersi alır, hâllerini ıslah hususunda büyük bir gayret ve kararlılıkla huzûrundan ayrılırlardı.<br />
<br />
Bir an olsun, bir mü’minin, hattâ bir mahlûkun kalbini kırdığı, gâfilâne harekette bulunduğu vâkî değildi. Her hâl ve hareketi ölçülü, nizamlı, yerli yerinde idi. Bu hâliyle o âdeta;<br />
<br />
“Beni Rabbim terbiye etti, terbiyemi de pek güzel kıldı.” (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 12) hadîs-i şerîfinin sırrından nasîb almaktaydı.<br />
<br />
Sâmi Efendi Hazretleri hiç kimseye kızmaz, hiç kimseden kırılmaz, hiçbir iyiliğinden dolayı karşılık ve minnet beklemezdi. Kendisini seven ile yeren, güzel muâmele edilmek bakımından, nazarında eşit idi. Kendisini yeren kimse hatâsını anlayıp da samimiyetle özür dilerse hemen affederdi.<br />
Efendi Hazretleri, herhangi bir suâl karşısında veya açıklanması îcâb eden bir mevzuda; “Bunu yapınız veya şunu yapmayınız!” gibi emir verir şekilde kat’iyyen konuşmazdı. Bunun yerine ekseriyetle, âyet-i kerîme, hadîs-i şerîf veya Mecelle kâidelerinden bir maddeyi okumakla iktifâ ederdi. Daha çok şu maddeleri zikrederdi:<br />
<br />
1) “Def’-i mefsedet, celb-i menfaatten mukaddemdir.” Yani bir işte, fayda ve menfaatin yanında zarar ve fesat da varsa, zarar ve fesâda düşmemek için o fayda ve menfaatten vazgeçilmelidir... Çünkü İslâm’da yasaklara îtinâ, emirlere îtinâdan daha ziyâdedir.<br />
<br />
Böylece; “her mü’mine farz olan «haramdan sakınma» vazifesinin, nâfile ibadetlerden daha mühim” olduğuna işaret buyururlardı. Bu hakîkati her suâl sahibi, kendi hâline göre anlardı.<br />
<br />
Şöyle bir misâl verirlerdi: Önce yaradaki cerahat temizlenir (def’-i mefsedet), sonra merhem sürülür (celb-i menfaat).<br />
<br />
2) “Meşakkat teysîri celbeder.” Gerek maddî, gerekse mânevî zorluklarda, meşrû ölçüde kolaylıklar da mevcuttur. Bu sebeple şer’î bir emir, ne kadar güç şartlarda da olsa tamamen terk edilmez, şer’î kolaylıklardan istifâde edilerek mutlakâ yerine getirilir.<br />
<br />
3) “Bir iş dıyk oldukta müttesi‘ olur.” Yani bir işte meşakkat ve zorluk hâli ortaya çıktığında şer’î çâreler, ruhsat ve genişlikler gösterilir.<br />
<br />
4) “Mânî zâil oldukta memnû avdet eder.” Yapılması gereken hayırlı bir amel, bir mânî sebebiyle yapılamıyorsa, o mânî ortadan kalktığında, yine yapılmaya devam edilmelidir.<br />
<br />
5) “Mânî ve muktazî teâruz ettikte mânî takdîm olunur.” Bir işi hem yapmak gerekiyor, hem de bir mânî varsa, önce o mânîyi ortadan kaldırmaya çalışmak gerekir.<br />
<br />
6) “Kim ki bir şeyi vaktinden evvel isti‘câl eylerse mahrûmiyetle muâteb olur.” Yani bir kişi acele ederek bir şeyi vaktinden önce elde etmek isterse ondan mahrum edilmekle cezâlandırılır.<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh-; âyet-i kerîmelere, bilhassa Fâtiha-i Şerîfe ile Âyetü’l-Kürsî’ye, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ve diğer peygamberlerin duâlarına devam eder, kendisi bunların dışında Arapça veya Türkçe duâ tertib etmezdi.<br />
<br />
Fesâhat ve belâğat için husûsî bir gayret sarf etmemesine rağmen, sözlerinde fevkalâde bir derinlik ve incelik sezilirdi. Öyle ki, kendisini dinleyenler hayran olur, âdeta mânevî bir mıknatısa tutulmuş gibi, huzûrundan ayrılmak istemezlerdi.<br />
SAMİ EFENDİ HELAL VE HARAMA ÇOK DİKKAT EDERDİ<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh-, kendisinden nasihat ve ders almak için ziyaretine gelenlere ilk olarak, mesleklerini ve helâl-haram husûsuna dikkat edip etmediklerini sorar, daha sonra başka bilgiler alırdı. Bu husustaki tavsiyelerini de büyük bir nezâket ve zarâfetle ifâde ederdi:<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- bir defasında bir nişan merâsimine dâvet edilmişti. Damadın yüzüğünün Hazret tarafından takılması taleb ediliyordu. Sâmi Efendi Hazretleri tepsideki yüzüğün altın olduğunu görünce, hiç kimseye bir şey demeden kendi yüzüğünü çıkarıp damadın parmağına taktı ve:<br />
<br />
“–Bunu bugünün hâtırası olarak kabûl edin, altın yüzüğü de hanımınıza hediye edersiniz!” buyurdu.[5]<br />
<br />
Böylece İslâm’ın, altından yapılan süs eşyalarını erkeklere yasakladığını gâyet nâzik bir üslûpla ve fiilî olarak tâlim etmiş oldu.<br />
<br />
Helâl lokma hususunda şöyle buyururdu:<br />
<br />
“Kulun duâsına icâbet olunması için ilk şart; helâl lokma ile gönül âlemini ıslâh eylemek, son şart ise ihlâs ve huzûr-i kalptir. Yani Cenâb-ı Hakk’a lâyıkıyla yönelmektir. Eğer ağza konulan lokma helâl değilse, o kimsenin ihlâslı ve huzurlu olması, mâsivâyı terk edip Hakk’a yönelmesi çok zordur.”[6]<br />
<br />
“Haram lokma kalbi ve kanı bulandırdığı gibi, âzâları da ifsâd eder. Fenâ ameller işletir. Helâl lokma ile beslenen kalp ve cesedden ise sâlih ameller sudûr eder. Tıpkı temiz ve münbit topraktan bereketli mahsul alınıp, çorak ve fenâ topraktan iyi mahsul alınamadığı gibi…”[7]<br />
<br />
“Kazancın helâl yollardan olmasına dikkat etmek lâzım geldiği gibi şüpheli lokmalardan da uzak durmalıdır. Karmakarışık ve rastgele her lokmayı yemekten sakınarak alınan gıdânın tıyb olmasına (mânen temiz ve hoş kokulu, yani helâl olmasına) ehemmiyetle riâyet etmek şarttır.”[8]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN CÖMERTLİĞİ</span></span><br />
<br />
Üstad Hazretleri’nin sehâveti/cömertliği de târif edilemezdi. Maddî imkânlarının en dar olduğu bir zamanda, Adana’da muhâsebeciliğini yaptığı müessesenin sahibi, aylık ücretini bir zarf içinde kendisine takdim etmişti. Bu sırada bir fakir gelip Allah rızâsı için sadaka istedi. O yüce gönüllü zât, zarfı olduğu gibi muhtâca verdi.<br />
<br />
Gerek hac yolculuğunda, gerekse diğer zamanlarda, bir fakir, kendisinden aynı gün içinde defalarca yardım istese, kat’iyyen geri çevirmez, ihtiyaçlarını güler yüzle ve ziyâdesiyle verirdi.<br />
<br />
Bir defasında, maddî yardımda bulunduğu bir fakirin bu paralarla lüks lokantalarda pahalı yemekler yediği şikâyet edilmişti. Buna da cevâben:<br />
<br />
“–Demek ki masrafı fazla, leziz yemekler yemeye alışmış, az vermek olmaz, verdiğimizi çoğaltmalıyız!” buyurmuş ve verilen miktârı artırmıştı.<br />
<br />
Vermek, vermek, yine vermek... Kendisine hediye edilen en kıymetli halı, seccâde, tesbih, kalem, kumaş ve emsâli en nâdide, paha biçilmez eşyâyı günü gününe ehlini bulup vermek, en büyük zevklerinden biriydi. Güneş gibi, ummanlar gibi, sehâvet ve merhamet merkezi idi. Kendisine mürâcaat eden birinin eli boş dönmesi imkânsızdı. Cebinden eline geçen meblâğ ne kadar büyük olursa olsun, tereddüt etmeden verirdi. Sanki Cenâb-ı Hak gizli hazinelerinin anahtarlarını kendisine teslim etmişti.<br />
<br />
Devlethânesinde çok miktarda, çeşit çeşit yemekler pişerdi. Kendisi gâyet az yer, büyük kısmı misafirlere ikram edilir, kalanlar da komşu evlerine gönderilirdi.<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh-, herhangi bir kederin izâlesi için kendisine mürâcaat edenlere, sadaka vermeleri tavsiyesinde bulunur ve duâ ederdi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN MAHLUKATA KARŞI ŞEFKATİ</span></span><br />
<br />
Bir hac mevsiminde Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- ve mânevî evlâtları Mekke-i Mükerreme’de, Türkistanlı Abdüssettar Efendi’nin Ciyad semtindeki evinde kalıyorlardı. Efendi Hazretleri’nin odası sokağa karşı, refiklerininki ise içe doğru idi. Bir öğle vakti, arkadaşlarının bulunduğu odanın kapısına teşrif ederek:<br />
<br />
“–Dışarıda bir kişinin gâlibâ yemeğe ihtiyacı var!” buyurdu.<br />
<br />
Hizmetinde bulunan mânevî evlâtlarından biri, hemen verilecek yemekleri hazırlayıp kapıya çıktığında, ortalıkta kimseyi göremedi. Beklemeyip gittiğini tahmin ederek geri döndü. Sekiz on dakika geçmişti ki Hazret yeniden kapıda göründü:<br />
<br />
“–Tekrar geldi, içeriye bakıyor.” buyurdu. Yine hizmetinde bulunan evlâtlarından biri, tekrar yemekleri alıp kapının önüne çıktığında, dilini sarkıtmış içeriye bakan hayvancağızı, yani acıkmış olan köpeği gördü. Hemen yemekleri olduğu gibi önüne boşalttı. Hayvancağız çok acıkmıştı ki hepsini yiyiverdi.<br />
<br />
İşte o büyük Hak dostunun nezâket ve tevâzuu böyleydi. Köpeği cins ismiyle çağırmamış, “kişi” tâbirini kullanmıştı.[9]<br />
<br />
Onun, Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakış tarzını ifâde eden şu misâli de çok ibretlidir:<br />
<br />
Merhum pederim Mûsâ Efendi -rahmetullâhi aleyh-’in anlattığına göre Sâmi Efendi Hazretleri’nin Medîne-i Münevvere’de yerleştiği odada bir yılan olduğunu görmüşlerdi. İhvan endişe içinde onu evden çıkarma derdine düştüler. Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- ise hiçbir telâş emâresi göstermeden:<br />
<br />
“–Onu kendi hâline bırakın!” buyurdu.<br />
<br />
Daha sonra bu hayvanın kendi kendine ortadan kaybolduğunu gördüler.[10]<br />
<br />
Torunu Mahmud Kirazoğlu Beyefendi’nin nakline göre, bir gün Üstad Hazretleri’nin bahçesine ayağı kırık bir köpek gelmişti. Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- derhâl onu tedâvi ettirdi. Hayvan iki buçuk ay kadar sonra bir gün yine havlamaya başladı. Pencereden baktıklarında, yanında başka bir ayağı sakat köpeğin olduğunu gördüler. Anlaşılan, hayvancağız, ayağı kırılan arkadaşını da bu merhamet kapısına getirmişti.<br />
<br />
Bu köpek, Efendi Hazretleri’ne iyice bağlandı, ondan hiç ayrılmaz oldu. Üstad Hazretleri, sabah 7:32 treniyle gider, akşam 16:22 treniyle dönerdi. Bu hayvancağız ölünceye kadar senelerce Sâmi Efendi Hazretleri’ni sabah trene kadar uğurlar, sonra eve dönerdi. Akşam, tren saati geldiğinde ise yine tam vaktinde istasyona gider, üstelik bu sefer yolun karşı tarafına geçer, Üstad Hazretleri’ni karşılar ve birlikte devlethâneye gelirlerdi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN TEVAZUSU</span></span><br />
<br />
Ârifler sultânı Sâmi Efendi Hazretleri, yüksek mânevî mevkiine rağmen, istisnâsız herkesi kendisinden üstün görürdü. Herkesin hakir gördüğü dindar, sâlih, takvâ ehli yoksulların ziyaretlerine gider, kendilerinden duâ talebinde bulunurdu.<br />
<br />
Zengin-fakir, genç-ihtiyar, bilgili-bilgisiz, rütbeli-rütbesiz, bütün insanlara karşı son derece şefkatli, mahviyetli ve alçakgönüllü idi. Bilhassa hac yolculuklarında, Mescid-i Nebevî’de büyük bir kısmı ümmî olan Agavât-ı Kirâm Hazarâtı’nın (yani Mescid-i Nebevî’yi temizleyen Sûdanlı hizmetkârların) hattâ kapıcıların ellerini öpmeye gayret ederdi. Bu büyük kapının hizmetkârları oldukları için onlara çok ayrı bir muhabbet beslerdi. Onlar da muhterem Üstad Hazretleri’ndeki bu nezâket ve tevâzuu görünce kendisine karşı muhabbet ve iştiyakları artar, hiç kimseye göstermedikleri kadar büyük bir hürmet ve tâzim gösterirlerdi. Bu hürmet ve muhabbetin neticesi olarak haccın en izdihamlı anlarında bile Ashâb-ı Suffe mahallinin ön safındaki yerlerini, muhterem Üstâd’a ve evlâtlarına tahsis ederlerdi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN YEMEK ADABI</span></span><br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- yemek hususunda çok dikkatliydi. Yemeğin evvelinde ve sonunda muhakkak ellerini yıkardı. Sofraya gâyet tâzimli olarak, iki dizi üzerinde otururdu. Aslâ arkasına yaslanmazdı. Önüne ne konursa onu huzurla yer, besmeleyle başlayıp hamdeleyle, yani “el-hamdü lillâh” diyerek bitirirdi.<br />
<br />
Yemeğe tuzla başlar, lokmaları gâyet küçük alır, çok çiğner, ağır ağır, tefekkür ve sükûnetle yerdi. Dâimâ önünden alırdı. Yemek çok sıcak ise soğuması için üzerine üflemez, serinlemesi için beklerdi.<br />
<br />
Bilhassa yemeğin sessizlik, kalbî uyanıklık, edep ve huzûr içinde yenilmesine çok itinâ ederdi. Tefekkür ve huzûr içinde yenilmeyen gıdânın gaflete vesîle olacağını hatırlatırdı. Yemek seçmez, az olmak şartıyla hepsinden birer ikişer lokma alırdı. Kalbî uyanıklıkla yenen her helâl lokmanın, mânevî tekâmülü takviye edeceğini ifâde buyururdu.<br />
<br />
Önüne ne konursa, kuru ekmek dahî olsa, büyük bir tâzim ve şükürle yerdi. Bir defa olsun “az pişmiş, tuzlu veya tuzsuz, tatlı veya tatsız, lezzetli veya lezzetsiz olmuş” gibi sözler sarf ettiği vâkî değildi.<br />
<br />
Yerde yemeyi tercih eder, masada hazırlanmış ise onu da kabûllenirdi. Yemek ayrı ayrı tabaklara konuyorsa, sofrada bulunanların yemekleri tam olarak önlerine konulmadan başlamazdı.<br />
<br />
Her şeyin vaktinde yapılmasını istediği gibi, yemeğin de saatinde hazır olmasını arzu ederdi.<br />
<br />
Yemeği tuzla bitirir ve sonunda yemek duâsını tâne tâne okurdu.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ METHEDİLMEKTEN HOŞLANMAZDI </span></span><br />
<br />
Sâmi Efendi Hazretleri, övülmekten hazzetmez, aşırı iltifatlardan üzülürdü. Muhâtapları kendisinin güzel hâllerini ne kadar senâ ederse etsin, bunu aslâ kendisine izâfe etmez, hemen “Bi-iznillâh: Allâh’ın izniyle!” buyururdu. Böylece her muvaffakıyetin ancak Cenâb-ı Hakk’ın lûtfuyla vuk¯u bulduğunu ifâde ederdi. Nezâketen, muhâtaplarını incitmemeye de çok dikkat ederdi. Nazarında övülmek ve yerilmek farksızdı.<br />
<br />
Kendisi övülmeyi istemediği gibi, hiçbir şahsı da yüzüne karşı medhetmezdi. Hâllerine göre iltifatta bulunurdu. Bâzen hürmete şâyan kişilerin mânevî kıymeti bilinsin diye, gıyâben medhettiği olurdu.<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- medhetmenin âfetlerine kâmil mânâda vâkıf olduğu için, evlâtlarını yüzlerine karşı da arkalarından da övmezdi. Ahlâk, hâl ve hareketlerini takdir ettiği evlâtlarına güler yüz gösterir ve onlara nâzikâne muâmele ederdi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN SÜKÛTİLİĞİ</span></span><br />
<br />
Sâmi Efendi Hazretleri’nin, zaruret olmazsa saatlerce konuşmadığı olurdu. Bu sessizlik hâllerinde dâimâ zikir ve murâkabe ile meşgul olurlardı. Yanında bulunanlar bu esnâda derin bir huzûr hâli yaşar, ayrıldıklarında ise aynı hâli devam ettiremezlerdi.<br />
<br />
Bilhassa terbiyesiyle meşgul olduğu evlâtlarının yerli yersiz konuşmalarını hiç istemezdi. Hizmetinde bulunanlardan biri şöyle anlatır:<br />
<br />
“–İntisâbımın ilk günlerinde Üstad Hazretleri’ne sık sık sualler sormak sûretiyle bâzı noksanlarımı telâfi etmek niyetinde idim. Fakirin bu hâlini beğenmeyen Efendi Hazretleri’nin kaşları çatıldı, sîmâ-i âlîlerinde büyük bir neşesizlik zuhûr etti. Böyle mânâsız suallerin bir sâlik için yersiz olduğunu îmâ ettiler. Hatâmı anladım, bundan sonra böyle sualler sormaktansa edebi muhâfaza etmeye çalıştım. Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu ile huzurlarında uzun seneler kaldım ise de bu müddet zarfında, en zarurî sözler hâriç, kendilerine bir suâl sormak cür’etini bulamadım...<br />
<br />
Takrîben 20-22 sene geçmişti. Bir gün cesarete gelip:<br />
<br />
«–Efendim, hayli zamandan beri huzûrunuzda bulunmaktayım. Buna rağmen herhangi bir şey sormaya cesaret edemedim. Hâlbuki birçok kimse sizinle hayli görüşmeler yapıyor ve fazlasıyla istifâde ediyorlar. Acaba fakirin hâli ne olacak?» dedim. Cevâben buyurdular ki:<br />
<br />
«–Teslîmiyet ehli için sorgu ve suâle lüzum yoktur. Bu, Gavsü’l-Âzam Abdülkâdir Geylânî Hazretleri’nin sözüdür.»”<br />
<br />
Hicaz ve Anadolu yolculuklarında günler ve haftalar geçerdi de fem-i saâdetlerinden ancak, söylenmesi îcâb eden en zarurî sekiz on kelime çıkardı. Fakat sohbetlerindeki “kalp” ve “gönül” bahisleri müstesnâ... O zaman îcâb ederse büyük bir şevkle saatlerce konuşur, en ufak bir yorgunluk hissetmezdi. Sözlerinde de, ne bir fazlalık ne de bir noksanlık görülürdü.<br />
<br />
Sükût ve edep ehlini çok sever, yanına oturtur, iltifat ederdi. Onların terbiyelerine çok ihtimam gösterir, güzel vasıflarla ziynetlenmelerini arzu eder ve bunun için Allah Teâlâ’ya niyazda bulunurdu.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN KURBAN KESME EDEBİ</span></span><br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh-, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı, hastalıkların ve musîbetlerin def’i için dâimâ kurban kesmeyi ve sadaka vermeyi tavsiye ederdi. Kendisinin de, bedelini vererek sık sık kurban kestirmek âdeti idi. Kesilecek kurbanın besili, âzâları noksansız bir koç olmasına çok dikkat ederdi.<br />
<br />
Kesimden evvel çukurun îtinâ ile kazılmasını, bıçağın çok keskin olmasını ve hayvanın gözlerinin büyük ve temiz bir sargı ile iyice kapatılmasını arzu ederdi.<br />
<br />
Kesimden evvel kurban mahallinde hazır bulunur, kurban kesilip derisi yüzülünceye kadar âdeta namazdaymış gibi, orada büyük bir huşû, huzûr ve tâzim ile ayakta bekler, kesim işi tamam olunca içeri girip iki rekât namaz kılardı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN MİSAFİRPERVERLİĞİ</span></span><br />
<br />
Muhterem Üstad Hazretleri’nin, âdeta dakik bir saat gibi işleyen muntazam bir hayatı vardı. Müracaat eden ziyaretçiye kabûl saati evvelce bildirilirdi. Söz verdiği hâlde sebepsiz yere vaktinde gelemeyenlere çok üzülürdü. Misafirin geleceği vakitte giyimli, tertipli bir şekilde hazır bulunur, aslâ “ev hâli” bir vaziyette misafir karşılamazdı. Misafirini de kapıda güler yüzle karşılayıp karşısında yer verirdi. Ziyaretçi için hangi mevzu faydalı ise o mevzudan bahsederdi. Kısa bir zaman içinde ziyaretçi, niyet ve ihlâsı nisbetinde gönlü mutmain bir hâlde, büyük bir neşe ile huzûrundan ayrılırdı. Yine vedâlaşırken de Efendi Hazretleri misafirini kapıya kadar geçirirdi.<br />
<br />
Hattâ Ramazan ayında iftar verdiklerinde, sofrada bizzat kendisi hizmet etmek ister, misafirlerin ısrarları üzerine, gönülleri olsun diye sofradaki yerine otururdu.<br />
<br />
Sofraya otururken ve yemekten sonra sıradakileri bekletmemek için ellerini sür’atle yıkardı. Yalnız olduğunda ise yavaş yavaş daha îtinâlı yıkardı. Namazlarını da, kendisini bekleyen varsa kısa sûrelerle kılar, yalnız olduğunda daha uzun tutardı.<br />
<br />
Gelen ziyaretçilere muhakkak bir şey hediye ederdi. Hattâ bir saat evvel kendisine hediye edilen kıymetli bir şeyi, bir saat sonraki misafirine hediye ediverirdi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN SEYAHATLERİ</span></span><br />
<br />
Yolculukları pek huzurlu ve nizamlı olurdu. Bilhassa hareket ve dönüş günlerini pazartesi veya perşembe günlerine tesâdüf ettirirdi. Mecburiyet olmazsa gece yolculuğuna çıkmazdı. Yolculuk esnâsında en lüzumlu şeyleri yanına alırdı. Giyim eşyâsı, valizine derli toplu olarak, kar gibi beyaz bohçalar içinde yerleştirilirdi.<br />
<br />
Yolculuğa, karar verilen saatte çıkılır, karar verilen gün ve saatte dönülürdü. En ufak mevzularda bile yol arkadaşları ile istişâre eder, yolculuk esnâsında zuhûr eden güçlükleri hoş karşılar, en ufak bir üzüntü ve sabırsızlık göstermezdi.<br />
<br />
Dâimâ abdestli bulunur, hiçbir zaman abdestsiz olarak bir yere gitmezdi. Hac yolculuklarının en izdihamlı zamanlarında bile, abdestli olduğu hâlde, ikinci bir namaz için abdest tazeler ve; “Nûrun âlâ nûr / Nûr üstüne nûr!” buyururdu. Abdestlerini de derin bir huşû ve huzur içinde, büyük bir îtinâ ile alırdı.<br />
<br />
Hicaz’da bulunduğu vakitlerde, Beytullah ve Mescid-i Nebevî’ye beş vakit muntazaman devam ederdi. Hemen hemen vakitlerinin çoğunu, namaz ve niyazla geçirir, pek yorgun olarak istirahate döndüğünde, kendisini ziyarete gelenlerin gönülleri olsun diye bir miktar sohbet ederdi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN SOHBETLERİ</span></span><br />
<br />
Sâmi Efendi Hazretleri’nin irşad hayatı âdeta sohbet üzerine binâ edilmişti. Yaşadığı dönemin şartları îcâbı, umûmiyetle evlerde yapılan bu sohbetlere her kesimden insan katılırdı. Sohbetlerinde târifsiz bir mânevî iklim oluşurdu. Kendisi her fırsatta sohbet ettiği gibi mânevî evlâtlarına da bulundukları şehirlerde, küçük bir grupla da olsa, muhakkak sohbete devam etmelerini emir buyururdu.<br />
<br />
Onun bu ihlâslı gayretleri ile Anadolu’nun her köşesindeki sayısız ev, birer ilim ve irfan mektebi hâline gelmişti. Sohbete katılmak isteyenler, sessizce gelir ve yine sessizce sohbetin başlamasını beklerlerdi.<br />
<br />
Efendi Hazretleri sohbete başlamadan önce bir aşr-ı şerîf okunmasını işaret ederdi. Okuyacak kimse de muhakkak yukarıda oturtulur, kıraati huzurla dinlenirdi.<br />
<br />
Daha sonra Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh-, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve sâdât-ı kirâmın rûh-i saâdetlerine 1 Fâtiha-i Şerîfe ve 3 İhlâs-ı Şerîf hediye eder ve büyük bir şevk ile sohbetini ifâ ederdi. Sohbetlerinde umûmiyetle önündeki defter ve notlardan okur, zaman zaman bâzı mevzularda şifâhî izahlarda bulunurdu.<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh-, Kur’ân ve Sünnet istikâmetinde yaşayıp insanları da bu istikâmette yaşamaya teşvik eden bir Allah dostu idi. Sohbet mevzularının esâsını; âyet-i kerîmelerin tefsîri, hadîs-i şerîflerin şerhi, ashâb-ı kirâmın îman, sabır, tahammül ve Allah yolundaki fedâkârlıkları ile Allah dostlarının örnek hayatları teşkil ederdi. Bilhassa “kalb-i selîm”e dâir âyet-i kerîmeleri sık sık okur ve “edep” üzerinde çokça dururdu.<br />
<br />
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in, ümmeti için fiilî kıstas ve “üsve-i hasene / emsalsiz örnek şahsiyet” olduğunu îzah edebilmek için Siyer-i Nebî’den, ashâbın fedâkârlıklarından, ibadet hayatlarından, muâmelâtından bol bol misaller verirdi.<br />
<br />
Bu sohbetlere ve Efendi Hazretleri’nden aldıkları evrâd ve ezkâra ihlâsla devam edenlerde, gözle görülür değişiklikler ve inkişaflar meydana gelirdi. Kibirden tevâzûya, katı kalplilikten merhamete, cimrilikten cömertliğe, tembellikten gayrete, korkaklıktan cesarete, kabalıktan nezâkete, dağınıklıktan tertip ve düzene, acelecilikten teennîye, hırçınlıktan uysallığa, bedbinlikten nikbinliğe doğru mânevî terakkîler görülürdü.<br />
<br />
Efendi Hazretleri, Kur’ân-ı Kerîm’i hâliyle, kāliyle ve muhabbetle yaşayan bir hâfız efendi geldiğinde ona iltifat eder, yanına alır ve şöyle bir hâdise anlatırdı:<br />
<br />
“Adana’da bulunduğumuz günlerde bir nakl-i kubûr zarureti olmuştu. Bu kabirlerden biri de ilmiyle âmil bir hâfız efendiye âitti. (Takrîben 60 sene evvel vefât eden) bu hâfız efendinin kabri açıldığında, kefeni dahî bembeyaz durmakta idi. Şüphesiz bu hâl, Yüce Allâh’ın gerçek hâfızlara husûsî bir ikramı idi.”<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SADIKLARLA BERABER OLUN!</span></span><br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- birçok sohbetinde şu hâdiseyi naklederdi:<br />
<br />
“Beylerbeyi’nde oturan Âdil Bey isminde, mânevî hâl sahibi ve keşfi açık bir zât vardı. Zaman zaman ziyaret ederdim. Bir gün bana şu tavsiyelerde bulundu:<br />
<br />
«Kendini gâfillerden koru! Onlarla oturup sohbet etme! Zira kalpten kalbe in’ikâs olur. Karşındakinin günah hâli sana sirâyet eder. Sirke küpünden sirke sızar, bal küpünden bal sızar.<br />
<br />
Sohbet, istişâre ve iş; sâdık ve sâlih kişilerle olmalıdır. Sâdık ve sâlih olmayan kimseler kendilerine zulmetmişlerdir. Onlarda hayra doğru bir meyil görülmediği takdirde, zarurî olan görüşmeyi yapıp, oturmadan derhâl uzaklaşmalıdır.»<br />
<br />
Daha sonra başından geçen bir hâdiseyi nakletti:<br />
<br />
«Hicrî 1340 senesinde İstanbul’da Ayasofya Câmii’nde mevlid okundu. Câmi, mahfillerine kadar doluydu. Âlimler ve talebeler hep sarıklı olarak câmide yerlerini almışlardı. O zamanki cemaatin ekserîsi ilim ehli olduğundan, muhtelif hâlleri topluluğa başka bir heybet verirdi. Zamanın güzîde hâfızları Kur’ân-ı Kerîm ve mevlid-i şerîf okumaya başladılar.<br />
<br />
Fakir de kürsüye yakın bir yerde oturmuş, dinliyordum. Biraz sonra bir kabz hâli geldi. Sıkıldım, bunaldım, daraldım… Hâlbuki Ayasofya gibi bir câmide, cemaat-i müslimîn içinde, Kur’ân ve mevlid okunurken böyle bir kabz ve sıkılma hâli olmaması gerekirdi.<br />
<br />
Merakla sebebini araştırdım. Bir de ne göreyim, karşımda kasvet-i kalbe müptelâ olmuş bir adam var! Göğsü göğsüme karşı gelmiş… Oradan akis alarak sıkıldığımı anladım ve yerimi değiştirdim. Biraz ferahladım. Fakat bunun tesirini bir hafta kadar üzerimden atamadım…»<br />
<br />
Böyle hâller birçok mü’minin başından geçmiştir. Binâenaleyh insan, yanında veya karşısında oturanların sâlih, sâdık ve kalbi saf kimseler olmasına dikkat etmelidir.”[11]<br />
<br />
Sâmi Efendi Hazretleri bu hadiseyi naklettikten sonra sohbetine şöyle devam ederdi:<br />
<br />
“Adana’da bukalemun denilen bir hayvan yaşardı. Çocukluğumuzda onu merakla seyrederdik. Hayvan hangi cismin üzerinde gezerse onun rengini alırdı. İşte kalp de böyledir. Yanındakilerden renk alma kâbiliyeti vardır. Huzurlunun yanında huzur alır, gâfilin yanında gaflet alır. Bunun için de gâfillerin yanında fazla oturmamalıdır, zarurî iş ve ihtiyaç görülünce hemen ayrılmalıdır.”[12]<br />
<br />
Yine Sâmi Efendi Hazretleri şöyle buyururlar:<br />
<br />
“İnsanın ahlâkı, bulunduğu muhite (çevreye) göre şekillenir. Gâfil insanların içinde bulunan ve onlarla ülfet eden güzel ahlâklı bir kimsenin, bu beraberliği neticesinde güzel hasletleri zâyî olur, nefsânî ve şeytânî ahlâka dönüşür.”[13]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN TESLİMİYETİ</span></span><br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- teslîmiyetten çok bahsederdi. Bir defasında şöyle anlatmıştı:<br />
<br />
“Teslîmiyet tam olmalı… Teslîmiyet noksan olursa, netice ve feyz olmaz! Kalbin uyanması, nefsin ıslâhı, sadrın açılması, bedenin zikri, hep teslîmiyetle olur.<br />
<br />
Benim bir hemşirem (kız kardeşim) vardı, yürüyemezdi. Âdeta kötürüm gibiydi. O devirde Adana’da bulunan bütün doktorlara gittik. Dışarıda da gidebildiğimiz bütün doktorlara gösterdik, çâre bulamadılar. Nihâyet bize dediler ki:<br />
<br />
«–Mersin’den Toroslar’a çıkınca orada Kaplanca Baba isminde bir zâtın türbesi var. Hastayı götürün, orada bir gece durdurun. Allâh’ın izniyle o zâtın duâ ve rûhâniyeti şifâ vesîlesi olur.» dediler.<br />
<br />
Bütün tıbbî ümitlerimiz kesildiği için annemle birlikte hemşiremi oraya götürdük. Geceleyin hemşirem birden bir feryâd etti. Annem, «Acaba aklına, şuuruna bir şey mi oluyor?!» diye endişelendi, hemşiremin yanına koştu:<br />
<br />
«–Kızım ne oldu?» dedi. Hemşirem:<br />
<br />
«–Güzel yüzlü bir amca geldi, ayağıma iyice bastırdı, biraz canım yandı ama, el-hamdü lillâh iyileştim! Aman Allâh’ım, yürüyorum!» diyordu. Biz de hayretle yanına vardık. Sabahı beklemeden oradan döndük ve sırtımızda götürdüğümüz hemşirem yürüyerek eve geldi. O günden sonra hemşirem, vefât edinceye kadar bir diz ağrısı dahî görmedi.<br />
<br />
İşte burada en mühim tesir, teslîmiyetin tam oluşundandır. Yoksa başkaları da gitmişler, kimisine faydalı olmuş, kimisine olmamış…”[14]<br />
<br />
Bu hâl, Cenâb-ı Hakk’ın sâlih kullarına lûtfettiği bir tasarruftur. Fâil-i mutlak, yalnız Cenâb-ı Hak’tır. O dilerse, sâlih bir kulu vâsıtasıyla dilediği şeyi ikram ediverir.<br />
HAKİKİ TAHSİL<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- sohbetlerinde hakîkî tahsilin mârifetullah tahsili olduğunu anlatırdı. Allah Teâlâ’nın azametini, büyüklüğünü, kalbimizde duyup hissetmenin asıl ilim olduğunu söyler ve bu ilme sahip olmanın şerefini her vesîleyle hatırlatırdı.<br />
<br />
Bir gün, Efendi Hazretleri’nin ziyaretine gelenlerden biri, hem Hazret’in duâsını almak hem de yeğenlerini tanıştırmak istemişti. Huzûruna girip el öperken:<br />
<br />
“–Efendim! Bu delikanlılar Amerika’da okuyup mühendis oldular. Duâlarınızı istirhâm ederiz!” diye takdim etmişti.<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- ise tebessüm ederek onlara:<br />
<br />
“–Fakir de Dâru’l-Fünûn mezunuyum. Asıl tahsil, mârifetullâh’ın tahsilidir!” buyurdu.[15]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ESERLERİNDEN SEÇMELER</span></span><br />
<br />
Mahmud Sâmi Ramazanoğlu -rahmetullâhi aleyh- büyük bir emek vererek ve göz nûru dökerek nice hikmetlerle dolu pek çok eser te’lif etmiştir. Eserlerinde, yaşadığı asra en uygun ve lüzumlu bilgileri, en münâsip bir lisanla kaleme almıştır. Hazırlanan mevzular, önce kendi devlethânelerinde hâne halkına, sonra sohbetlerde okunmuş, daha sonra da kitap hâlinde neşredilmiştir. Çok kıymetli bir ilim ve hikmet hazinesi olan bu eserlerden seçtiğimiz bâzı kısımları aşağıya dercediyoruz:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EHL-İ SÜNNET YOLUNA İTTİBA</span></span><br />
<br />
“Öğütlerin hulâsası ve nasihatlerin özü şudur: Dindar ve İslâmî hükümlere hassâsiyetle riâyet eden kişilerle ünsiyet kurarak beraberliği temin et! Dindarlık ve şerîate bağlılık da ancak Ehl-i Sünnet yoluna tâbî olmaya bağlıdır. Zira kıyâmet günü kurtuluşa erecek olan grup onlardır. Bu gibi istikâmetteki mü’minlere tâbî olmadan kurtulmak imkânsızdır.”[16]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DİNİ İLİMLERİ TAHSİL</span></span><br />
<br />
“Ey birâder! Vakit âhir zamandır. Din zayıflamış, Sünnet terk edilmiş, bid’atler ise her tarafa yayılmıştır. Böyle karanlık bir devirde, en mühim şey olan akāidi ve diğer dînî ilimleri tahsil etmeye gayret eylemek zarurîdir.”[17]<br />
<br />
 “Her belde ve her kabîlede dînî meseleleri tâlim edecek bir âlimin bulundurulması farz-ı kifâyedir. Eğer bulundurulmazsa oradaki halkın hepsi günahkâr olur. Fakat her mü’minin ilm-i hâlini, yani kendini ilgilendiren dînî hükümleri öğrenmesi de farz-ı ayn olduğundan, bunları öğrenmeyen kimse günahkâr olur. Çünkü İslâm diyârında cehâlet, mâzeret sayılmaz.”[18]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSTİKAMET</span></span><br />
<br />
“İstikâmet sahibi, dağ gibi müstakîm olmalıdır. Çünkü dağın dört alâmeti vardır:<br />
<br />
1) Sıcaktan erimez,<br />
<br />
2) Soğuktan donmaz,<br />
<br />
3) Rüzgârdan devrilmez,<br />
<br />
4) Sel alıp götürmez.”[19]<br />
<br />
[Nitekim Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- Efendimiz’i gıyâbında medhederek şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Sen, şiddetli kasırgaların bile yerinden hareket ettiremediği, kuvvetli sarsıntıların bile yok edemediği yüce bir dağ gibiydin!”[20]]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KALB-İ SELİM</span></span><br />
<br />
“Ehl-i hikmete göre gönlün rûhâniyet ve hikmetle müzeyyen hâle gelebilmesi, yani mükerrem insan olabilmek için şu beş esâsa riâyet şarttır:<br />
<br />
1) Sâlih ve sâdıklarla beraber olmak,<br />
<br />
2) Mânâsını düşünerek çokça Kur’ân-ı Kerîm okumak ve namaz kılmak,<br />
<br />
3) Oruç tutmak, az yemek, açlığa ağırlık vermek,<br />
<br />
4) Devamlı zikir hâlinde olmak,<br />
<br />
5) Seher vakitlerinde tazarrû ve niyazda bulunmak.”[21]<br />
<br />
“Kalb-i selîm sahibi; dîninde cehâletten, kötü ahlâktan, mal ve evlâdın şerrinden sâlim ve pâk olarak huzûr-i ilâhîye gelen kişidir. Malını hayır yollarına sarf eden, evlâdına dînî hükümleri öğreten ve yaşatan; kalbî hastalıklar, kötü ahlâk ve cehâletten sâlim olarak âhirete giden kişiler, mal ve evlâdından menfaat göreceklerdir…<br />
<br />
Kalb-i selîmin üç alâmeti vardır:<br />
<br />
1) Hiç kimseye eziyet etmemek,<br />
<br />
2) Hiç kimseden incinmemek,<br />
<br />
3) Bir kimseye iyilik yaptığında ondan bir karşılık ve mükâfat beklememek.”[22]<br />
<br />
“İnsan bedeni, türâbîdir, toprağa mensuptur. Yemek içmek, uyumak ve şehvet gibi işler îtibârıyla diğer mahlûkât ile aynıdır. Ama rûh itibârıyla da nûrânîdir, Allâh’a mensuptur. İnsanda nefsânî arzular gâlip olursa, Allah’tan uzaklaşır, rûh âlemi incelik, zarâfet ve derinliğini kaybeder, kalp kararır... Fakat insanda rûhânî hayat gâlip olursa, Allâh’a yaklaşır, kalbi de, bedeni de nurlanır.<br />
<br />
Bunun için kalbi tasfiye ve tezkiye etmek, yani nurlandırmak lâzımdır. Kalp temizlenmedikçe nurlanamaz ve bu hâlde insan aslâ kalbî hastalıklardan kurtulamaz...<br />
<br />
Bir ağacın kökünde çürüklük varsa, onun alâmeti dallarında ve yapraklarında belli olur, meyvesinde görülür. Kalpte de hastalık, çürüklük olursa bedenin her uzvunda ve her işinde onun eseri ve zararı görülür. Onu tedâvi etmek lâzımdır.<br />
<br />
Kalbin tedâvisi, rûhun mensub olduğu Allâh’ı zikretmekle yapılır. Kalbin hastalığı, zikrullâh ile temizlenir.”[23]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TASAVVUF</span></span><br />
<br />
“Tasavvuf, şerîatin âdap ve erkânının kaynağıdır.<br />
<br />
Tasavvuf, Allâh’a karşı kuvvetli bir muhabbet duymak ve neticesinde benlik dâvâsını terk etmektir.<br />
<br />
Tasavvuf, zikr-i dâimîde bulunarak Allah’tan başka her şeyden gönlü temizlemektir.”[24]<br />
<br />
Tarîkat ve Seyr u Sülûk<br />
<br />
“Tarîkat, şerîatin hâdimidir. Abdest, temizlik ve tahâret namaza hazırlık olduğu gibi, tarîkat da kalbi temizleyip huzûra hazırlar.”[25]<br />
<br />
“Tarîkat-i aliyyede feyz ve terakkînin en mühim sebebi, muhabbet ve râbıtadır. Bu da mürşidinin teveccüh, nazar ve himmetini kazanmak sûretiyle olur. «Muhabbetin şartı, muvâfakattir.» Yani mürşidin sevdiğini sevmek, sevmediğini sevmemektir.”[26]<br />
<br />
“Bedenî hastalıklardan şifâyâb olmak için bir tabîbin teşhis ve tedâvisine ihtiyaç olduğu gibi; kibir, haset, dünya sevgisi gibi kalbî hastalıkların tedâvisi için de bir mânevî tabîbin tedâvisine daha fazla ihtiyaç olduğu hakîkatinden gaflet edilmemelidir.”[27]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TEZKİYE</span></span><br />
<br />
“Hakîkî îmânı elde edebilmek için kalbî hastalıkların izâle edilmesi zarurîdir… Bunun için de tezkiye-i nefs zarurîdir… Nefsin emmârelikten kurtulması, ancak onu tezkiye ederek mutmainne makâmına çıkarmakla mümkündür. O zaman îmânın hakîkati zuhûr eder ve kuvvet bulur. Bu seviyede îman, vicdânî olur ki, bu kısım îman zevâlden korunmuştur…<br />
<br />
Bir kişi zâhirî ve cismânî hastalığını tedâvi etmek için gayret ettiği hâlde, kalbin giriftar olduğu mânevî hastalıklarla ilgilenmez ve gâfil davranırsa, bu, nâdanlıktan başka bir şey değildir.”[28]<br />
<br />
“Hakîkî mânâda İslâm’a girebilmek, nefs-i emmâreyi bertaraf etmeye ve ilâhî emirlere tâbî olmaya bağlıdır. Binâenaleyh, nefs-i mutmainne’ye ermeden evvel, yalnız kalbî tasdîk ile meydana gelen İslâm’a, «İslâm-ı mecâzî» derler. Nefs, mutmainne makâmına erdikten sonra olan îmâna da, îmân-ı hakîkî denir.”[29]<br />
<br />
“Nefs-i emmâreye hizmet eden kişi, huzûr-i Bârî’ye vardığında Cenâb-ı Hak’tan mükâfat taleb edemez. Zira dünyadayken Cenâb-ı Hakk’ı unutarak nefs-i emmâreye hizmet etmiştir.”[30]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CİHAT</span></span><br />
<br />
“Cihad iki kısma ayrılır:<br />
<br />
1) Küçük cihad: Küffâr ile yapılan mücâhede ve muhârebedir.<br />
<br />
2) Büyük cihad: Nefse karşı cihâd etmektir ki gönül âlemini ıslah etmekten ibârettir. Muhârebe, zâhirin ıslâhıdır. Gönül âlemini ıslah ise zâhiri ıslahtan daha zor ve uzundur. Küçük cihâdın gâyesi, Cennet ve rahmete nâil olmak; büyük cihâdın gâyesi ise Hak Teâlâ’yı ve cemâl-i ilâhîyi müşâhedeye vâsıl olmaktır. Küçük cihâdın gâyesi şehâdet, büyük cihâdın gâyesi sıddîkıyettir. Sıddîkların derecesi ise şehîdlerin derecesinden üstündür.”[31]<br />
<br />
“Nefisle mücâdelede muvaffak olmak için zikre devam ve teslîmiyet şarttır. Nefisle cihad en büyük cihaddır. Çünkü o, ardı arkası kesilmeyen ve ölünceye kadar devam eden bir mücâdeledir. Düşmanla mücâdele, muayyen bir vakitte olup biter. Nefisle cihâd ise her zaman olacaktır. Nefisle cihad, hem zikirle, hem teslîmiyetle, hem ibadetle, hem de Kur’ân ve Sünnet’in ahkâmını hayatın her safhasında yaşamakla mümkün olur.<br />
<br />
Bütün düşmanlar iyilik edince dostluğa döner, fakat nefs aslâ dost olmaz! Ona ne kadar iyilik edersen et, o daha çok azar ve azılı düşman olur, onunla cihad ve mücâdele de gittikçe zorlaşır. Bu sebeple nefisle cihad, en büyük harptir ve bu hepimize farz-ı ayndır.”[32]<br />
<br />
Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- Tebük Seferi’nden mâzeretsiz olarak geri kalan sahâbîlerin çektiği vicdan azâbı ve sıkıntılardan bahsettikten sonra şöyle buyurur:<br />
<br />
“Küçük cihad denilen muhârebeden geri kalmak, böyle hacâlet (utanç sebebi) ve hüsran olursa, en büyük cihâd olan nefs tezkiyesi ve kâmil insan olmak yolu terk edilirse, hüsran ve azap ne kadar büyük olur, düşünelim!.. Bu hüsran ve azap hem dünyada hem âhirette vuk¯u bulur.”[33]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ZİKİR</span></span><br />
<br />
“Zikrin hakîkati ve kemâli, zikir ânında zikredilenden başka her şeyi unutabilmektir. Hak yolunun yolcusuna gereken de, en büyük gâye olan zikr-i hakîkîye ulaşmaktır.”[34]<br />
<br />
“Hasenâtın en güzeli, tâatlerin en fazîletlisi, Allah hakkında ilim sahibi olmak, O’nun tevhîdinin yolunu bilmek ve nefsin hevâsına muhâlefet etmektir. Kul, zikrullâh ile günahlardan arınır. Tezkiye-i nefse de ancak zikrullâh ile nâil olabilir. Tasfiye-i kalbin de yegâne medârı, zikrullâh’a çokça devam etmektir. Zikrullâh ile kul, Allâh’a ibadete kuvvet kazanır, şeytanın hîle ve tuzaklarından kurtulur.”[35]<br />
<br />
“Akıllı insan, Allâh’ı çok çok zikretmelidir. Zira zikir, iç dünyanın temizlenmesine sebep olduğu gibi kalbin cilâlanmasını da sağlar.”[36]<br />
<br />
“Hakîkî hayat sahibi, ancak kalbi diri olan kimsedir. Çünkü kalp, Beytullah’tır. Orada Allah muhabbeti ve zikri yoksa o kalp ölüdür… Hakîm et-Tirmizî -rahmetullâhi aleyh- der ki:<br />
<br />
«Zikrullah kalbi diri tutar ve yumuşatır. Kalp, zikirden uzaklaşınca nefsin harâreti altında kalır, şehvet ateşleriyle kurur, katılaşır, diğer uzuvları ibadet edemez hâle getirir, kaskatı yapar. Eğer bu hâlinde devam ederse kuru bir ağaç gibi, taş gibi kesilip ateşte yanmaktan başka bir işe yaramaz. Bu duruma düşmekten Allâh’a sığınırız.»”[37]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EVLİYA</span></span><br />
<br />
“Evliyâullah yağmur gibidir. Maddî yağmur olmadan beşerî hayatın bekāsı mümkün olamayacağı gibi, mânevî yağmur olmadan da mükevvenâtın bekāsı mümkün değildir. Her yağmurun zamanına göre faydası olduğu gibi, evliyâullâh’ın da zamanına göre faydaları vardır. Her birinin Cenâb-ı Hak katında ayrı bir mevkii vardır. Bu sebeple önceki zamanlarda geçen evliyâullah ile sonradan gelenleri mukayese etmemelidir.<br />
<br />
Meselâ birkaç asır evvel irtihâl eden evliyâullâh’ı bu zamanda insanların ekseriyeti kabûl ederler. Bunun sebebi şudur: Vefât eden evliyâullâh’ın şu anda irşad vazifesi yoktur. Bu sebeple şeytan onların tasdik edilmesine mânî olmaz. Ancak şeytan, insanları, hayatta bulunan, irşâda memur kâmil velîlere yaklaştırmamak için büyük gayretler sarf eder, onları inkâr ettirmeye çalışır. Çünkü şeytan, mü’minlerin selâmetini hiç arzu etmez.”[38]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSLAM KARDEŞLİĞİ</span></span><br />
<br />
“İslâmî esaslara uygun olarak birbirlerine acımak, birbirlerini sevmek, birbirleriyle yardımlaşmak, İslâmiyet’in haklarını korumak ve Dîn-i Muhammedî’yi şerefli makâmına ulaştırmak, bütün müslümanların üzerine vâciptir. Bu bakımdan bütün mü’minler tek kişi, tek vücut gibidirler.”[39]<br />
<br />
“Müslümanlar kendi aralarında Allah Teâlâ’nın emrettiği şekilde birleşmiyor ve Allâh’ın Kitâb’ının, Rasûlullâh’ın Sünnet’inin hâricinde bir yol takip ediyorlarsa, Allah muhâfaza buyursun, zilletin çukuruna yuvarlanmışlar demektir… Ancak kalpler tevhîdin hakîkatinde birleştiği zaman nusret ve selâmete ulaşılır, dilekler kemâliyle tahakkuk eder.”[40]<br />
İNFAK<br />
<br />
“Kul, elindeki malın en güzelini Allâh’a verdiği gibi Allah da ona kendi nezdindeki nîmetlerin en güzelini verecektir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: «İyiliğin mükâfatı ancak iyilikten başka bir şey midir ki?!» (er-Rahmân, 60)”[41]<br />
<br />
“İnfak, insanların derecelerine göre farklı farklıdır. Avâmın infâkı yalnızca malını vermektir ki, mükâfatı Cennet’tir. Havâssın infâkı malını infâk etmekle beraber nefsini tezkiye ve kalbini tasfiye etmektir ki, ecri kıyâmet gününde Cemâlullâh’ı müşâhede nîmetine nâiliyettir. Bu sebeple mü’mine yakışan, malını infâk ederken nefsini de temizlemek ve kalbini Allâh’a tahsîs etmektir. Kalbinde mal ve dünya sevgisi bulunan bir mü’min, îmânın zevkine ve kemâline eremez. Cimrilikten sakınmak ve elinde bulunan mal nisbetinde cömert olmaya çalışmak da mü’minliğin şiârındandır.”[42]<br />
<br />
 “Sâil (muhtaç), Cenâb-ı Hakk’ın bir hediyesidir. Sâili boş çevirmek; «Cenâb-ı Hakk’ın hediyesine ihtiyacım yok!» demektir. Verecek bir şeyiniz yoksa onu tatlı bir sözle gönderiniz! Husûsiyle akşam namazından sonra gelen sâillere dikkat etmek lâzımdır.”[43]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">VAKİT</span></span><br />
<br />
Vakit sermâyesini, en mühim amel-i sâlihlere harcamak lâzımdır… Dedikodu, insanın gafletini artırmaktan başka bir işe yaramaz. Herkese karşı hüsn-i zan besleyen temiz bir kalbe sahip olmak için gayret sarf edin! İlâhî azameti tefekkür edip sizi ilgilendirmeyen şeylerden tamamıyla yüz çevirin! Bütün himmetinizi, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanmaya sarf edin! Nefsin hazlarına takılıp kalmayın! Vakitleri boş geçirmekten şiddetle sakının! Ehl ü iyâlinize şefkatle muâmele edin! Âhireti kazanma iştiyâkı dünyadaki çalışmalarınızdan çok daha ötede olsun! Dünya nîmetlerine aldanmanın neticesi, cennet nîmetlerinden mahrûmiyet ve nedâmetten başka bir şey değildir…<br />
<br />
Başıboş kalmayın! Takvâya mânî olan boş şeylerle meşgul olmayın! Dâimâ Cenâb-ı Hakk’a ilticâ ve tazarrû edin! Üzerinizde hakkı olan insanlarla ancak zaruret miktârı beraber olun! Böylece hatır ve gönüllerini almış olursunuz. «Emr bi’l-mârûf ve nehy ani’l-münker»i ihmâl etmeyin! Bütün hâne halkını namaza, sâlih insan olmaya ve İslâmî esasları tatbik etmeye teşvik edin! Zira emriniz altındaki bu insanlardan mes’ûlsünüz, kıyâmet günü hesâba çekileceksiniz…<br />
<br />
Allah Teâlâ’nın kulundan yüz çevirdiğinin alâmeti, o kulun faydası olmayan lüzumsuz şeylerle meşgul olmasıdır.”[44]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AKILLI KİMDİR?</span></span><br />
<br />
“Akıllı; her hâline dikkat edip içinde bulunduğu zamanı değerlendirmeye gayret eden ve tûl-i emeli, yani dünyada ebedî kalacakmış gibi lüzumsuz arzular peşinde koşmayı terk eden kişidir.”[45]<br />
<br />
“Akıllı olan, dünya nîmetlerine aldanmaz. Allah’tan başka bir şeyle sevinmez. Zira Allah’tan başka her şey, yok olmaya mahkûmdur. Fânî ve zevâle mahkûm bir şeyle sevinmek, akıl ve irfan kârı değildir.”[46]<br />
<br />
“Akıl sahibi kişiler, dünya oyuncaklarından, yani nefsin arzu ve heveslerinden vazgeçmelidir. Çünkü dünya oyun ve oyuncaktan ibârettir, kandırıcıdır, fitneleri ve âfetleri çoktur. Hevâ kuyusuna düşmemek için nefsin arzularını terk etmekten başka çâre yoktur. Hevâyı defetmenin çâresi de mâsivâya meyli terk edip Hakk’a yönelmek ve zikrullâh’a devam etmektir.”[47]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DÜNYA MUHABBETİ</span></span><br />
<br />
“Âhireti unutturan dünya muhabbeti, her günahın başı, büyük günahların en büyüğüdür. Nitekim her türlü günahın, dünyaya beslenen aşırı muhabbet sebebiyle işlendiği görülmektedir.”[48]<br />
<br />
“Akıllı olana yakışan, dünyanın çer-çöpüyle uğraşarak kendini yormamaktır. Zira rızık taksîm edilmiştir. Hiç kimse, kendisine ayrılan rızıktan fazlasına ulaşamayacaktır.”[49]<br />
DUA<br />
<br />
“İlaçların en faydalısı duâdır. Duâ belânın gelmesini önler, gelen belâyı da hafifletir. Duâ, mü’minin silâhıdır. Ancak huzûr-i kalp ile Cenâb-ı Hakk’ın azametini tefekkür ederek ve duâların kabûl edildiği vakitlerde yapılmalıdır. Meselâ, gecenin son üçte birinde, kıbleye karşı boyun eğerek, gönül kırıklığı ile, tazarrû ve niyazla ve pâklık ile Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâ ve Rasûlü’ne salât ü selâm etmeli ve evvelâ tevbe ve istiğfâr edip bir miktar sadaka vermiş olmalı ve duâsında da kesin kararlı ve ısrarcı olmalıdır.”[50]<br />
<br />
“Bâzıları, «Filân duâyı şu kadar okursanız şu murâdınız hâsıl olur.» gibi ifâdeler kullanırlar. Kalp temiz olmadıktan sonra duâyı çok okumak fayda vermez. Meselâ dünya üzerinde pek çok su mevcuttur. Menbaı birdir. Lâkin kimisi gâyet güzel ve tatlıdır, kimisi ise bataklıkta olup içilmez ve faydası olmaz. Öyleyse her hâlükârda menbaın temiz olması lâzımdır. Menbâ ne kadar temiz olursa, suyun kıymeti o nisbette artar. İşte aynen bunun gibi, mânevî bir menbâ olan kalbin de temiz olması lâzımdır.”[51]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EVLAT TERBİYESİ</span></span><br />
<br />
“Müslüman anne-baba, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine İslâm fıtratı üzere bahşettiği evlâdına dînî terbiye vermek ve akîdesini tâlim ve telkîn etmekle mükelleftir. Aksi takdirde mes’ûldür.”[52]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">FAİZ</span></span><br />
<br />
“Fâizde ısrar eden kimsenin her ne kadar malı çok olsa da âkıbeti fakirliğe ve malının bereketi zevâle mâruz olur. O kimse halk arasında kötü, îtimâda ve îtibâra lâyık olmayan fâsık biri diye tanınır ve kalbi iyice katılaşır.”[53]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HASET</span></span><br />
<br />
Haset, nefsin kötü ahlâkındandır. Tevhid, yani «لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ» demeye ve zikirlere çok devam etmek sûretiyle bunların izâlesine çalışmak lâzımdır.”[54]<br />
<br />
“Haset edersen, hasedin, düşmanına değil sana zarar verir.”[55]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AZIK</span></span><br />
<br />
“«...Azığınızı alın! Azıkların en hayırlısı takvâdır...» (el-Bakara, 197) Yani âhiret azığınızın, çirkin şeylerden sakınmak şeklinde olduğunu biliniz. Zira azıkların en hayırlısı, Allah’tan korkmaktır. Yoksa yiyeceklerden elde edilen azık değildir. Sözün özü şudur ki:<br />
<br />
İnsanoğlunun iki yolculuğu vardır. Birisi dünyadaki yolculuğu, diğeri de dünyadan yolculuğu. Dünyadaki yolculuğunda mutlakâ azık lâzımdır ki, o da yiyecek şeylerdir. Dünyadan yolculuğunda da mutlakâ azık lâzımdır. Bu da Allâh’ı tanımak, sevmek, O’ndan başkasına gönül vermemek, devamlı O’na tâatle meşgul olmak, O’na muhâlefetten sakınmak ve yasaklarından kaçınmaktır.<br />
<br />
İşte bu azık, dünyadaki yolcunun azığından daha hayırlıdır. Zira dünya azığı, yalnız bedenin ihtiyacını görür. Âhiret azığı ise ebedî azaptan kurtarır. Dünya azığı fânîdir. Âhiret azığı ise bâkì ve hâlis lezzetlere ulaştırır.”[56]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AZALAR</span></span><br />
<br />
“Allah Teâlâ, her bir âzâyı ne için yarattıysa o yolda kullanılmasını irâde etmektedir. Kalbin yaratılış sebebi, mârifet ve tevhidle meşgul olmaktır. Lisânın vazifesi, şehâdet ve tilâvetle meşgul olmak, insanların ayıplarını araştırmamak ve insanlara yumuşak ve gönül alıcı bir üslûb ile hitâb etmektir. Her bir âzâyı yaratılış maksadına göre kullanma hususunda Cenâb-ı Hakk’a verdiği sözü tutmayan kişi, O’nun gazabına uğrar.”[57]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN MEDİNE’YE HİCRETİ VE SON GÜNLERİ</span></span><br />
<br />
Sâmi Efendi Hazretleri, hayatı boyunca devamlı Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’nin izlerini takip etmişti. Bu hassâsiyetin bir tezâhürü olarak da son günlerini Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in nurlu beldesinde, O’nun mânevî huzûrunda geçirdi. Üstad Hazretleri’nin son günlerini evlâd-ı mânevîsi ve hayru’l-halefi Mûsa Efendi -rahmetullâhi aleyh- şöyle anlatır:<br />
<br />
“1976 yılının sonbaharı idi. Muhterem Üstad Hazretleri’nin Erenköy’deki devlethânelerine giderek hem ziyaret etmek hem de zamanın gönlümüze bıraktığı keder ve sıkıntıları onun feyizli nazar ve sohbetleri sâyesinde izâle ederek huzura kavuşmak arzusu duymuştum.<br />
<br />
Güler yüzle huzurlarına kabûl buyurmuşlardı. Hiç ziyaretçi yoktu. Münferid olarak bâzı nasihatlerini müteâkip, kapalı olan odanın kapısına bakarak -kapıya bakmak mahrem işareti idi-:<br />
<br />
«–Medîne-i Münevvere’ye hicret göründü, bir daha dönmemek şartıyla! Yalnız aramızda kalsın, kimse duymasın!» buyurdular.<br />
Aradan altı ay kadar bir vakit geçmişti. Aynı arzularını muhtereme vâlidemize ve hâne halkına tekrarlamışlardı. Hicret için bir taraftan âile fertlerini iknâ etmişler, bir taraftan da tahakkuku için Allâhu zü’l-celâl ve’l-kemâl Hazretleri’ne duâ ve niyazda bulunmuşlar ve çıkış muâmelelerinin tâkibi için de lüzumlu yerlere mürâcaatta bulunmuşlardı.<br />
<br />
Bu hicret haberini duyan, İstanbul ve Anadolu’daki sevenleri, için için üzülüyorlar, yanıp yakılıyorlardı. Ama elden ne gelir, ne yapsınlar, karar kat’î idi. Kader çerçevesi böyle çizilmişti. Ayrılık, muhabbet ehli için dayanılmaz, tahammül edilmez bir hâldir. Haklı idiler. Asırların yetiştirdiği bu gönül sultânından ayrı, uzak kaldıkları müddetçe o nurlu, o güzel, melâhatli yüzünü temâşâ edemeyecek ve dertlere derman olan o lâhûtî, ulvî, mânevî sohbetlerinde bulunamayacaklardı. Ancak Allah dostlarının sık sık tekrarladıkları «Yemen’deki yanımda, yanımdaki Yemen’de!» sözü ile mütesellî olabiliyorlardı.<br />
<br />
Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’nin nusreti ile arzuları semere vermiş, bir buçuk sene sonra Medîne-i Münevvere’ye, Belde-i Tayyibe’ye, bütün âile efrâdı ile vâsıl olmuşlardı. El-hamdü lillâh, Muhterem Üstad -rahmetullâhi aleyh-, arzuları tahakkuk etmiş olduğu cihetle çok mes’ut ve mesrurdular.<br />
<br />
On-onbeş gün kadar bir istirahatten sonra, az sayıda olmak şartıyla ziyaretçi kabûl ediyorlardı. Ve sohbetleri arasında bu mukaddes Belde-i Tayyibe’de gâyet edepli, tâzimkâr olmak îcâb ettiğine işaretle, şâir Urfalı Nâbî’nin meşhur; «Sakın terk-i edepten kûy-i Mahbûb-i Hüdâ’dır bu!» naatini irticâlen sonuna kadar okuyorlardı.<br />
<br />
Böylece seneler birbirini takip ediyor, Muhterem Üstad -rahmetullâhi aleyh- tam bir inzivâya varıp vakitlerini devamlı duâ, zikir, murâkabe ve istiğfarla geçiriyorlardı. Rahatsızlıkları da günden güne artıyordu. Tıbbî müdâhale ve ihtimamlar semere vermiyor, zâten pek nâzik ve nahif olan bedenleri adetâ eriyordu. Tansiyonları sık sık yükseliyordu. Bu ağrı ve ıztıraplara rağmen bir defa olsun; «Vücudumda şöyle bir rahatsızlığım var, başım ağrıyor…» gibi en ufak bir şikâyette bulunmuyorlardı. Hattâ gözlerindeki zaafiyet ziyâdeleşmiş, göremez hâle gelmişlerdi. Bu hâlini sezen bir yakını tarafından hâzık bir doktor celbedilerek ameliyat edilmiş ve görmeye başlamışlardı. Bu gâile ve rahatsızlıklarında bile dâimî olarak duâ ve istiğfâra devam etmişlerdi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN VEFATI</span></span><br />
<br />
Sevenleri yirmi beş sene kadar evvel, Eyüb Sultan Hazretleri’nin kabristanında kendileri için bir mezar yeri temin etmişlerdi. Bundan pek memnun olmayan Muhterem Üstad Hazretleri:<br />
<br />
«–Bizim reyimizi sorarsanız, gönlümüz Cennetü’l-Bakî’yi ister!» buyurmuşlardı.<br />
<br />
Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’nin bu has, lekesiz kulu son günlerini yaşıyordu.<br />
<br />
Şâirin «Fahru’l-Urefâ, Bedr-i Hafâ[58] Hazret-i Sâmi» diye tesmiye ettiği insân-ı kâmil ve asırların yetiştirdiği Mürşid-i Mükemmil Hazretleri’nin, nur hazinelerinden olan rûh-i muazzezleri, «Sen Rabbinden, Rabbin de senden râzı olarak Rabbine dön! Kullarımın arasına katıl! Ve cennetime gir!» (el-Fecr, 28-30) âyet-i kerîmelerine imtisâlen, 10 Cemâziyelevvel 1404 / 12 Şubat 1984 sabaha karşı saat dört buçukta, «Allah Allah» kelime-i tayyibesini zikrederek a‘lâ-yı illiyyîne tayerân etmiştir. Yani fânî dünyadan ebediyet âlemine intikal etmiştir. Gasl ve tekfînini müteâkib cenâze namazları Mescid-i Nebevî’de edâ edildikten sonra, Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in bu has evlâdı, Türbe-i Saâdet önünden geçirilerek büyük bir sessizlik içinde güzîde, sâlih bir topluluğun elleri üzerinde, ileriden beri cân u gönülden arzu ettikleri Cennet-i Bakî’de Osman Zinnûreyn ve Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallâhu anhumâ- Hazretleri’nin kurbundaki mukaddes toprağa defnedildiler.<br />
<br />
Vefat haberi kısa zamanda dünyanın her yerinde duyulmuş ve gıyâbî cenâze namazları kılınmıştır. O büyük Allah dostu, uzun hayatı boyunca kendini İslâmiyete vakfetmiş, büyük fedakârlıklarla, mâneviyâta susamış olan gönülleri tenvîr etmiştir…”[59]<br />
<br />
Bütün hayatı boyunca Âlemlere Rahmet olan Sevgili Peygamberimiz’in izinde yürüyen bu Allah dostunun, kabri de Efendimiz’in tam ayak ucu tarafına nasîb olmuştur…<br />
<br />
Cenâb-ı Hak cümlemizi şefâatlerine nâil eylesin! Âmîn!<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAMİ EFENDİ’NİN HİKMETLİ SÖZLERİ</span></span><br />
<br />
    “Herkes Cenâb-ı Hakk’ın kulu değildir, mahlûkudur. Hakîkî kul olan, Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini kâmilen îfâ eder ve nehiylerinden külliyen sakınır. İşte kul budur. Yoksa gaflet ile vakit geçiren, ibadet ve tâate ehemmiyet vermeyen kimseler, kul olamazlar.”[60]<br />
    “Şefkatli bir babaya isyân eden evlâda mecnun derler. Merhametlilerin en merhametlisi olan Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine muhâlefet eden kişiye ise ne söylense azdır!”[61]<br />
    “Gerçek hayâ, Cenâb-ı Hakk’ın men ettiği günahları, kimsenin olmadığı yerde, «Cenâb-ı Hak işitir, görür, bilir…» diye îmân ederek terk etmektir.”[62]<br />
    “Mü’min, içindeki düşünce ve emelleri başkası işittiğinde mahcub oluyorsa, o hakîkî mü’min değildir.”[63]<br />
    “Bedeni dünyanın meşrû işlerine, kalbi de Cenâb-ı Hakk’a yöneltmek sûretiyle dünya ve âhiret saâdeti hâsıl olur.”[64]<br />
    “Allâh’ın rızâsını kazanmak için gayret etmek, kulluk vazifesinin en yüksek mertebesidir.”[65]<br />
    “İbadetlerin en fazîletlisi, Allâh’ın dostlarına dostluk ve düşmanlarına düşmanlık etmektir. (Lâyıkına muhabbet, müstahakkına nefret.) Zira böyle davranabilmek, hâlis muhabbetten kaynaklanır.”[66]<br />
    “İslâm, dîne ve dünyaya âit bütün işlerde taassup ve ifrattan uzaklaşarak muvâzene ehli olmayı emreder. İslâm, hıyânet veya harp hâlinde olmamak şartıyla gayr-i müslimlere bile rıfk ile (yumuşaklıkla) muâmeleye teşvik eder.”[67]<br />
    “Hak yolcularının Cenâb-ı Hakk’a yaklaşabilmeleri için yegâne sığınakları gözyaşıdır.”[68]<br />
    “Muhakkak ki dünya sıkıntısı, âhiret azâbından çok daha hafiftir. Bu sebeple kulun ibadet, tâat ve zikrullah’tan hiçbir an gaflet etmemesi zarurîdir.”[69]<br />
    “Beraat Gecesi, herkes hakkında hüküm verilecektir. Hakkında hüküm verilecek kişi uyumamalıdır. Duâ, niyaz, ibadet, tevbe, istiğfar, şükür ve zikir yaparak hakkında verilecek hükmün hayırlı olması için yalvarmalıdır.”[70]<br />
    “Kur’ân-ı Kerîm, mü’minler için cennete dâvet tezkeresidir.”[71]<br />
    “Kibri ve zulmü âdet edinen kimsede saâdet olmaz. Zira saâdetin sebebi ikidir:<br />
<br />
1) Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine tâzim,<br />
<br />
2) O’nun bütün mahlûkâtına şefkat ve merhamet…”[72]<br />
MAHMUD SAMİ RAMAZANOĞLU HAZRETLERİ’NİN SİLSİLESİ (ALTIN SİLSİLE)<br />
<br />
1.<br />
 <br />
<br />
Hz. Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-<br />
 <br />
<br />
Suudî Arabistan, Medîne-i Münevvere, Mescid-i Nebevî, Ravza-i Mutahhara.<br />
<br />
2.<br />
 <br />
<br />
Ebû Bekir Sıddîk -radıyallâhu anh-<br />
 <br />
<br />
Suudî Arabistan, Medîne-i Münevvere, Mescid-i Nebevî, Ravza-i Mutahhara.<br />
<br />
3.<br />
 <br />
<br />
Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh-<br />
 <br />
<br />
Irak, Bağdat, Medâin ilçesi, Selmân-ı Pâk kasabası.<br />
<br />
4.<br />
 <br />
<br />
Kâsım bin Muhammed -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Mekke ile Medîne arasındaki Kudeyd (Qudayd) şehri.<br />
<br />
5.<br />
 <br />
<br />
Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Suudî Arabistan, Medîne, Cennetü’l-Bakî‘ Kabristanı.<br />
<br />
6.<br />
 <br />
<br />
Bâyezîd-i Bistâmî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
İran, Simnân eyaleti, Şahrud şehri, Bistâm kasabası.<br />
<br />
7.<br />
 <br />
<br />
Ebû’l-Hasan Harakānî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
İran, Simnân eyaleti, Şahrud şehri, Harakan kasabası. (Bistâm’a yakın).<br />
<br />
8.<br />
 <br />
<br />
Ebû Ali Fârmedî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
İran, Horasân-ı Razavî eyâleti, Meşhed şehri, Tûs kasabası.<br />
<br />
9.<br />
 <br />
<br />
Yûsuf Hemedânî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Türkmenistan, Merv (Marı) şehri, Bayram Ali köyü.<br />
<br />
10.<br />
 <br />
<br />
Abdülhâlık Gucdüvânî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Özbekistan, Buhara şehri, Gicduvan kasabası.<br />
<br />
11.<br />
 <br />
<br />
Muhammed Ârif Rîvgerî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Özbekistan, Buhara ili, Şâfirkan ilçesi, Revgar köyü.<br />
<br />
12.<br />
 <br />
<br />
Mahmûd Encîrfağnevî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Özbekistan, Buhara, Vâbkent ilçesi, Ancirfagni köyü.<br />
<br />
13.<br />
 <br />
<br />
Ali Râmîtenî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Türkmenistan, Daşoğuz (Taşhavuz) vilâyeti, Köhne Ürgenç şehri.<br />
<br />
14.<br />
 <br />
<br />
Muhammed Baba Semâsî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Özbekistan, Buhara, Râmiten kasabası, Semâs köyü.<br />
<br />
15.<br />
 <br />
<br />
Seyyid Emîr Külâl -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Özbekistan, Buhara, Suhar (Yangi Hayat) köyü.<br />
<br />
16.<br />
 <br />
<br />
Bahâüddîn Şâh-I Nakşibend -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Özbekistan, Buhara.<br />
<br />
17.<br />
 <br />
<br />
Alâüddîn Attâr -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Özbekistan, Surhanderya eyaleti, Denov şehri.<br />
<br />
18.<br />
 <br />
<br />
Yâkub Çerhî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Tacikistan, Duşanbe şehri.<br />
<br />
19.<br />
 <br />
<br />
Ubeydullah Ahrâr -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Özbekistan, Semerkand şehri.<br />
<br />
20.<br />
 <br />
<br />
Muhammed Zâhid -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Özbekistan, Denov, Altınsay, Vahşıvar köyü.<br />
<br />
21.<br />
 <br />
<br />
Derviş Muhammed İmkenegî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Özbekistan, Kaşkaderyâ eyaleti, Kitâb şehri, Esfirâz köyü.<br />
<br />
22.<br />
 <br />
<br />
Hâcegî Muhammed İmkenegî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Özbekistan, Kitâb şehri, İmkene (Hoca İlmkânî) köyü.<br />
<br />
23.<br />
 <br />
<br />
Muhammed Bâkì Billâh -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Hindistan, Delhi, Kademgâh (Nebî Kerîm) Mahallesi.<br />
<br />
24.<br />
 <br />
<br />
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Sirhindî  -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Hindistan, Sirhind şehri.<br />
<br />
25.<br />
 <br />
<br />
Muhammed Mâsûm Sirhindî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Hindistan, Sirhind şehri.<br />
<br />
26.<br />
 <br />
<br />
Muhammed Seyfüddîn Sirhindî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Hindistan, Sirhind şehri.<br />
<br />
27.<br />
 <br />
<br />
Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Hindistan, Delhi, Nizâmeddin Mahallesi, Pencpîr kabristanı.<br />
<br />
28.<br />
 <br />
<br />
Mirzâ Mazhar Cân-ı Cânân -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Hindistan, Delhi, Çitli Kabr (Turkman Gate) Mahallesi, Dergâh-ı Şâh Ebu’l-Hayr.<br />
<br />
29.<br />
 <br />
<br />
Abdullah Dehlevî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Hindistan, Delhi, Çitli Kabr (Turkman Gate) Mahallesi, Dergâh-ı Şâh Ebu’l-Hayr.<br />
<br />
30.<br />
 <br />
<br />
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Suriye, Şam, Sâlihiye semti, Cebel Kâsiyûn.<br />
<br />
31.<br />
 <br />
<br />
Seyyid Tâhâ el-Hakkârî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Türkiye, Hakkâri, Şemdinli, Nehrî (Bağlar).<br />
<br />
32.<br />
 <br />
<br />
Tâhâ el-Harîrî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Irak, Erbil, Harîr köyü.<br />
<br />
33.<br />
 <br />
<br />
Muhammed Es‘ad Erbilî -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Türkiye, İzmir, Menemen, Safâ Câmii.<br />
<br />
34.<br />
 <br />
<br />
Mahmud Sâmi<br />
<br />
Ramazanoğlu -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Suudî Arabistan, Medîne, Cennetü’l-Bakî‘ kabristanı.<br />
<br />
35.<br />
 <br />
<br />
Hâce Mûsâ Topbaş -rahmetullâhi aleyh-<br />
 <br />
<br />
Türkiye, İstanbul, Erenköy Mahallesi, Sahrâ-yı Cedid Mezarlığı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dipnotlar:</span></span><br />
<br />
[1] Sâdık Dânâ, Sultânü’l-Ârifîn eş-Şeyh Mahmud Sâmi Ramazanoğlu, s. 73. [2] Bkz. Hasan Kâmil Yılmaz, Altın Silsile, s. 231. [3] M. Es‘ad Efendi, Mektûbât, s. 52-53, no: 25. [4] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 161-162, no: 134. [5] Mustafa Eriş, Mahmud Sâmi Efendi’den Hâtıralar, I, 24. [6] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, II, 8. [7] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, IV, 117. [8] Sâmi Efendi, Bir mektubundan. [9] Bkz. Sâdık Dânâ, Sultânü’l-Ârifîn, sf. 35-36. [10] Bkz. Sâdık Dânâ, Sultânü’l-Ârifîn, sf. 35. [11] Bkz. M. Sâmi Efendi, Mükerrem İnsan, s. 62-63; Bayram Sohbetleri, s. 39. [12] M. Sâmi Efendi, Bayram Sohbetleri, s. 39-40. [13] M. Sâmi Efendi, Bakara Sûresi Tefsîri, s. 154. [14] Bkz. M. Sâmi Efendi, Bayram Sohbetleri, s. 28-29. Bkz. Allah Dostunun Dünyasından: Hacı Mûsâ Topbaş Efendi ile Sohbetler, haz. Erkam Yayınları, 1999, s. 195. [15] Mustafa Eriş, a.g.e, I, 20-21. [16] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, I, 118. [17] M. Sâmi Efendi, a.g.e, I, 101. [18] M. Sâmi Efendi, a.g.e, I, 64. [19] M. Sâmi Efendi, Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri, s. 145. [20] Ebû Nuaym, Mârifetü’s-Sahâbe, Riyâd, 1419, I, 264. [21] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, II, 13; Bayram Sohbetleri, s. 41; Mükerrem İnsan, s. 26-64. [22] M. Sâmi Efendi, Hz. İbrahim, s. 163-164. [23] M. Sâmi Efendi, Bayram Sohbetleri, s. 76-77. [24] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, VI, 13. [25] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 156. [26] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 176. [27] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 146. [28] M. Sâmi Efendi, a.g.e, I, 124-125. [29] M. Sâmi Efendi, a.g.e, I, 127-129. [30] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 151. [31] M. Sâmi Efendi, Bakara Sûresi Tefsîri, s. 273. [32] M. Sâmi Efendi, Bayram Sohbetleri, s. 30-31. [33] M. Sâmi Efendi, Mükerrem İnsan, s. 18-19. [34] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, VI, 95. [35] M. Sâmi Efendi, Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsirî, s. 148. [36] M. Sâmi Efendi, Bakara Sûresi Tefsirî, s. 259. [37] M. Sâmi Efendi, Hz. Yûsuf, s. 26. [38] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, VI, 160. [39] M. Sâmi Efendi, a.g.e, I, 14. [40] M. Sâmi Efendi, a.g.e, I, 18-19. [41] M. Sâmi Efendi, Bakara Sûresi Tefsîri, s. 361. [42] M. Sâmi Efendi, a.g.e, s. 346. [43] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, VI, 207. [44] M. Sâmi Efendi, a.g.e, I, 111-113. [45] M. Sâmi Efendi, a.g.e, IV, 171. [46] M. Sâmi Efendi, Hz. İbrahim, s. 143. [47] M. Sâmi Efendi, Hz. Yûsuf, s. 30. [48] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, VI, 36. [49] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 40. [50] M. Sâmi Efendi, a.g.e, III, 249. [51] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 152-153. [52] M. Sâmi Efendi, a.g.e, II, 67. [53] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 69. [54] M. Sâmi Efendi, Hz. Yûsuf, s. 19. [55] M. Sâmi Efendi, a.g.e, s. 21. [56] M. Sâmi Efendi, Bakara Sûresi Tefsîri, s. 249-250. [57] M. Sâmi Efendi, Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri, s. 79. [58] Âriflerin kendisiyle iftihar ettikleri, bulutlar ardına gizlenmiş dolunay. [59] Sâdık Dânâ, Sultânü’l-Ârifîn, s. 95-100. [60] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, VI, 217. [61] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 219. [62] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 207. [63] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 210. [64] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 201. [65] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 63. [66] M. Sâmi Efendi, a.g.e, I, 96. [67] M. Sâmi Efendi, a.g.e, II, 140. [68] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 193. [69] M. Sâmi Efendi, Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri, s. 42. [70] M. Sâmi Efendi, Bayram Sohbetleri, s. 69. [71] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, I, 46. [72] M. Sâmi Efendi, a.g.e, I, 91.<br />
<br />
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Altın Silsile, Erkam Yayınları<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dipnotlar:</span></span><br />
<br />
[1] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, VI, 217. [2] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 219. [3] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 207. [4] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 210. [5] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 201. [6] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 63. [7] M. Sâmi Efendi, a.g.e, I, 96. [8] M. Sâmi Efendi, a.g.e, II, 140. [9] M. Sâmi Efendi, a.g.e, VI, 193. [10] M. Sâmi Efendi, Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri, s. 42. [11] M. Sâmi Efendi, Bayram Sohbetleri, s. 69. [12] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, I, 46. [13] M. Sâmi Efendi, a.g.e, I, 91.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ömer Bin Abdülaziz’den (r.a.) Hikmetli Sözler]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=35319</link>
			<pubDate>Tue, 11 Feb 2025 04:47:47 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=35319</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ömer Bin Abdülaziz’den (r.a.) Hikmetli Sözler</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ömer Bin Abdülaziz (r.a.) Kimdir?</span></span><br />
<br />
Ömer Bin Abdülaziz, 61’de (680) Medine’de doğdu. Babası Mısır Valisi Abdülazîz b. Mervân, annesi Hz. Ömer’in torunu Ümmü Âsım’dır. Çocukluğunun ilk yıllarını Medine’de dayılarının yanında geçirdi. Babası, küçük yaşta Kur’an’ı ezberleyen Ömer’i Medine’nin tanınmış âlimlerinden Sâlih b. Keysân’a emanet etti. Medine’de Enes b. Mâlik ve dayısı Abdullah b. Ömer başta olmak üzere pek çok sahâbîyi dinleme imkânı buldu. Ubeydullah b. Abdullah ile Saîd b. Müseyyeb ve Urve b. Zübeyr gibi tâbiînin ilk tabakasına mensup âlimlerin derslerini takip etti. Daha sonra babasının yanına Mısır’a gitti ve ergenlik çağına ulaşıncaya kadar orada kaldı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HAC EMİRLİĞİ YAPTI</span></span><br />
<br />
Babasının vefatı üzerine (86/705) Halife Abdülmelik tarafından Dımaşk’a çağrıldı. Burada halifenin kızı Fâtıma ile evlendi. 87 (706) yılında Hicaz valiliğine tayin edildi. Valilik merkezi Medine’deki ilk icraatı, şehrin on meşhur fakihiyle görüşüp meseleleri kendileriyle istişare ettikten sonra karara bağlayacağını bildirmek oldu. Yaklaşık yedi yıl süren valiliği sırasında beş defa hac emirliği yaptı. Halife 1. Velîd’in tâlimatıyla Mescid-i Nebevî’yi genişletti ve Resûlullah’ın namaz kıldığı diğer mescidleri yeniletti. Irak Valisi Haccâc’ın uygulamalarını sert bir şekilde eleştirmesi görevinden azliyle neticelendi. (93/712)<br />
<br />
Valilikten alındıktan sonra Dımaşk’a giden Ömer zalim valileri eleştirmeyi Halife Velîd’in meclislerinde de sürdürdü. Velîd’in ardından halife olan Süleyman, kardeşi Velîd’in kendisini veliahtlıktan azletme teşebbüsüne karşı direnen Ömer’i danışmanları arasına aldı, oğulları ve kardeşleri bulunduğu halde son hastalığı sırasında onu kendisine veliaht tayin etti. Ömer b. Abdülazîz 99 (717) yılında Süleyman’ın ölümü üzerine halife ilân edildi. Bu önemli görevin kendisine bilgisi dışında verildiğini söyleyerek affını istediyse de biat merasimine katılanların ısrarları üzerine görevi kabul etti (10 Safer 99 / 22 Eylül 717). Halifeliği İslâmî kurallar çerçevesinde yürütmeye çalışan Ömer b. Abdülazîz, uygulamalarında esas almak için Hz. Peygamber’in ve anne tarafından dedesi Hz. Ömer’in yönetimle ilgili karar ve icraatları hakkındaki belgeleri topladı. Meşhur âlimleri kendisine danışman seçti. Ayrıca çeşitli vilâyetlerdeki âlimlere mektuplar yazarak onların tavsiyelerini istedi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EMEVİLERİN SALTANAT GÖRÜNTÜSÜNE SON VERDİ</span></span><br />
<br />
Ömer b. Abdülazîz’in ilk icraatı İstanbul’u kuşatmakta olan Mesleme b. Abdülmelik’in ordusunu geri çağırmak oldu. Darende’yi tahliye edip halkını Malatya’ya yerleştirdi. 100 (718-19) yılında Bizans tarafından tahrip edilen Lazkiye şehrini yeniden inşa ve tahkim ettirdi. Bu arada Mâverâünnehir bölgesindeki fetih hareketini de durdurdu. Bununla birlikte sınırların korunması ve Bizans’a saldırı fırsatı verilmemesi için geleneksel yaz ve kış seferlerini devam ettirdi. Azerbaycan’a saldıran Türkler hezimete uğratıldı. Pireneler’i aşıp Güney Fransa içlerinde ilerleyen ordular Toulouse şehrine kadar ulaştı.<br />
<br />
Halife Ömer saraydaki lüks eşyaları beytülmâle koydurması, köle ve câriyeleri âzat etmesi, halktan biri gibi yaşaması ve hutbelerde sadece halifeler için yapılan duayı halk için okunan umumi duaya çevirmesi gibi uygulamalarıyla Emevîler’in geleneksel saltanat görüntülerine son verdi.<br />
<br />
İlk dört halifeyi örnek alan bu davranışları sebebiyle Hulefâ-yi Râşidîn’in beşincisi sayılan Ömer idarî, iktisadî ve içtimaî sahalardaki icraatlarıyla da aynı çizgiyi devam ettirdi. İdarî alandaki icraatlarına halka zulmeden ve yolsuzluklara adı karışan valileri ve diğer memurları görevlerinden almakla başladı. Onların yerine hangi kabileden olduklarına bakmaksızın dindar ve dürüst yeni memurlar tayin etti.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DEVLETE GETİRDİĞİ YENİLİKLER VE DÜZENLEMELER</span></span><br />
<br />
Valilik, kadılık, vergi memurluğu görevlerini halifelikle birlikte dört temel esas kabul ederek özellikle kadılık görevine hukuk bilgisi yanında takvâsıyla temayüz etmiş âlimleri getirdi. Kötülüklerinden emin olunamayacağı gerekçesiyle çeşitli devlet dairelerinde çalışan gayri müslimleri görevlerinden uzaklaştırdı.<br />
<br />
Valilerin ticaretle uğraşmasını ve hediye almasını yasakladı. Halka mazlumun yanında olduğunu, memurlardan şikâyetçi olanların doğrudan kendisine başvurabileceğini bildirdi. Cuma gününü mezâlim mahkemesi duruşmalarına ayırdı. İdam ve el kesme cezalarının kendisinden izin alınmadan uygulanmasını, suçlulara dayak atılmasını yasakladı. Hapishaneleri ıslah ederek suçluları işledikleri suçlara göre ayrı koğuşlara yerleştirdi.<br />
<br />
Muâviye’den itibaren Emevî hânedanı mensuplarının ve devlet adamlarının gasbettikleri malların tesbitini ve hak sahiplerine iade edilmesini sağlamaya çalıştı. Muâviye tarafından Mervân’a iktâ edilen ve zamanla kendisine miras kalan Fedek arazisini sahipleri olan Ehl-i beyt mensuplarına iade etti.<br />
<br />
Önceki halifeler tarafından kendisine verilmiş diğer gayri menkulleri ve kıymetli eşyayı beytülmâle devretti. Hanımının mücevherlerini ve evindeki fazla eşyayı da beytülmâle koydurdu. Halifelik görevi karşılığında maaş almayı reddetti. Emevî hânedanı mensupları ve diğer devlet adamlarının haksız kazançlarının tesbiti için geniş kapsamlı bir çalışma başlatması ellerindeki malların alınmasına tahammül edemeyen yakınları tarafından tepkiyle karşılandı ve ölümle tehdit edildi. Ancak o bu tehditlere aldırmadan bu uygulamayı ısrarla sürdürdü. Onun bu uygulamaya karşı çıkan yakınlarını Medine’ye gidip halifeliği şûra sistemine çevirmekle tehdit ettiği rivayet edilir (İbn Sa‘d, V, 344).<br />
<br />
İç barışa büyük önem veren Ömer b. Abdülazîz idareye muhalif gruplara karşı âdil bir yönetim uyguladı. Hulefâ-yi Râşidîn’in anlayışını ihya ederek din âlimlerinin ve halkın sevgi ve desteğini kazandı. Hz. Ali evlâdı ve Hâricîler’in de yönetimle barış içinde yaşamasını sağladı. Muâviye devrinden beri devam eden, hutbelerde Hz. Ali’nin lânetlenmesi âdetini kaldırdı; onun evlâdına ve taraftarlarına karşı çok iyi davrandı, ellerinden alınan emlâki geri verdi. Hâricîler’le mücadelede de ikna yolunu benimseyip mecbur kalmadıkça silâh kullanılmasına izin vermedi. Kendileriyle çeşitli konuları tartışarak Yezîd b. Abdülmelik’in veliahtlığı hariç diğer bütün meselelerde görüşlerini onlara kabul ettirdi. Kaderiyye görüşünü benimseyenlerle ilmî münazaralara girişip liderleri Gaylân ed-Dımaşkī’yi ikna etmeyi başardı. Mutaassıp Kaderiyye taraftarlarını ülke dışına çıkarmakla yetindi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSLAM'A VE MÜSLÜMANLARA HİZMETLERİ</span></span><br />
<br />
Ömer b. Abdülazîz, Emevîler’in ilk dönemlerinden itibaren ikinci sınıf müslüman muamelesi gören mevâlîyi Arap asıllı Müslümanlarla eşit kabul etti. Gayri müslimlerin idare ve Müslümanlar aleyhindeki şikâyetlerine kulak vererek haksız yere ellerinden alınan kiliselerini, evlerini ve diğer mallarını iade etti ve mağduriyetlerini giderdi. Yaşlı ve muhtaçlara hazineden tahsisat ayırdı.<br />
<br />
Ülkesindeki gayri müslimlerin ihtidâsı için büyük gayret sarfetti, davet mektupları ve tebliğ heyetleri göndererek onları İslâm’a çağırdı. Berberî kabilelerinin tamamı onun gayretleriyle müslüman oldu. Horasan ve Mısır halkı kitleler halinde İslâm’a girdi. Mâverâünnehir’de bazı mahallî hükümdarlar halklarıyla birlikte İslâmiyet’i kabul ettiler. Hindistan hükümdarlarından birkaçı onun davetine uyup halklarıyla birlikte müslüman oldular.<br />
<br />
Malî alanda yaptığı düzenlemelerle de dikkat çeken Ömer b. Abdülazîz başarılı bir vergi reformu gerçekleştirdi. Fethedilen toprakların Müslümanların ortak mülkü olduğu düşüncesinden hareketle 100 (718-19) yılından itibaren haracî arazilerin satışını yasakladı. Önceden Müslümanlara satılmış olan bu nevi araziler için toprak vergisi olarak haraç, mahsulünden de öşür vergisi olmak üzere iki vergiyi birden aldı (Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm, s. 169-176). Cizye ile ilgili önemli bir düzenleme yaptı. Emevî valileri, zimmîler arasında ihtidâ hareketinin hızlanması üzerine devletin cizye geliri azaldığı için mevâlîden de cizye almaya başlamışlardı. Ömer b. Abdülazîz müslüman olmanın cizyeyi düşürdüğünü vurgulayarak mevâlîden alınan bu vergiyi kaldırdı. Ayrıca zimmîlerden ruhban sınıfını ve cizye ödemekte zorlananları geçici süreyle cizyeden muaf tuttu.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HALKIN REFAH DÜZEYİ YÜKSELDİ</span></span><br />
<br />
Bunun yanı sıra dinî bir esasa dayanmayan bütün vergileri kaldırdı. Mandaların ve madenlerin zekâtı ve gümrük vergisiyle ilgili yeni düzenlemeler yaptı. Deniz ticaretini ve tarımı teşvik etti, sulama işlerine önem verdi. Ziraatı geliştirmeleri için zimmîlere cizye muafiyeti tanıdı. Vergilerin öncelikle mahallî ihtiyaçlarda harcanmasını sağladı. Yeterli geliri olmayan bölgelere yardımda bulundu. Malî sistemde yaptığı düzenlemelerle güçlenen devlet hazinesini savaş yapmak veya isyanları bastırmak için değil halkın refah düzeyini yükseltmek için kullandı.<br />
<br />
İlk İslâm tarihçileriyle bazı şarkiyatçılar, sadece iki buçuk yıl sürmesine rağmen onun döneminde büyük bir maddî kalkınma olduğu konusunda birleşirler. Kendisine karşı sevgi ve güven duyan mükellefler zekâtlarını ve vergilerini ödemede duyarlı davrandıkları için halkın refah seviyesi yükseldi. Ticaretle uğraşanlar dışında herkese yeterli miktarda maaş bağlandı ve böylece ülkede muhtaç kimse kalmadı. Zekâta muhtaç müslümanların sayısının azalması sebebiyle artan zekât ve vergi gelirlerinin bir kısmı esirleri kurtarmak, borçlulara yardım etmek, fakir bekârları evlendirmek için kurulan yardım fonlarına aktarıldı. Fakirler ve yolcular için aşevleri, işlek yollar üzerinde yolcuların bir gün ücretsiz olarak kalabilecekleri konaklar inşa edildi.<br />
<br />
Aden’de bir cami, Misis’te bir cami ve bir sarnıç yaptırıldı. Emevîler döneminin başında terkedilen İslâmî yönetim anlayışını yeniden uygulamaya koyan Ömer b. Abdülazîz, 20 veya 25 Receb 101 (5 veya 10 Şubat 720) günü Humus’a bağlı Deyrsem‘ân’da vefat etti. Bazı kaynaklarda Abdülmelik evlâdı tarafından zehirletilmesi sonucu öldüğü kaydedilir (Taberî, VI, 556). Abdülmelik’in kızı Fâtıma dışında üç hanımla daha evlendiği ve yirmi civarında çocuk sahibi olduğu rivayet edilir.<br />
<br />
Adaletiyle Hz. Ömer’e, zühd ve takvâsıyla Hasan-ı Basrî’ye, ilim bakımından Zührî’ye benzetilen Ömer b. Abdülazîz halifeliği sırasında çok sade bir hayat sürmüş, saraylarda oturmayıp Halep civarındaki Hunâsıra’ya yerleşerek zamanının çoğunu orada geçirmiş, resmî ve sivil heyetleri genellikle orada kabul etmiştir. Kamu mallarını yetim malına benzetir ve beytülmâli kendisine bırakılan bir emanet kabul ederdi. Hazineden maaş almadığı gibi şahsî işlerini yürüttüğü sırada devlete ait mumu dahi kullanmadığı kaydedilir.<br />
<br />
Ömer bin Abdülazîz aynı zamanda çok hadis rivayet eden güvenilir bir hadis râvisi, seçkin bir fakih, dirayetli bir kelâm âlimidir. İbnü’l-Bâgandî onun rivayet ettiği hadisleri Müsned’inde derlemiştir. Abdülkāhir el-Bağdâdî, Ömer’in tâbiîn neslinden Ehl-i sünnet kelâmcılarının ilki olduğunu ve Kaderiyye’ye reddiye mahiyetinde bir risâle yazdığını söyler (Mezhepler Arasındaki Farklar, s. 289). Ebû Nuaym onun bu konudaki bir mektubunu nakletmektedir (Ḥilye, V, 346-353). Ömer b. Abdülazîz sahih hadislerin tedvîni yolundaki faaliyetleri resmen başlatarak sünnetin derlenmesinde de önemli bir görev ifa etmiş, Zührî onun emriyle derlediği hadis mecmualarını çoğaltıp çeşitli bölgelere göndermiştir. Süryânîce bazı tıp kitaplarını Arapça’ya tercüme ettirdiği de bilinmektedir. [1]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAMEYN VALİLİĞİNE DEĞİL, HİZMETÇİLİĞİNE TAYİN OLDUM</span></span><br />
<br />
Babası Abdülazîz b. Mervan, Mısır’a valî olunca birlikte Mısır’a gitti. Müteakiben ilim öğrenmek içinMedîne-i Münevvere’ye döndü. Enes b. Malik, Abdullah b. Cafer et-Tayyar’dan ve Saîd b. el-Müseyyebgibi büyük alim ve ariflerden ilim öğrendi. Ehl-i hal ve kemal sahibi oldu. Halife Abdülmelik, O’nu Şam’ada’vet ederek kızı Fatıma ile evlendirdi. Halîfe Velid b. Abdülmelik, O’nu 706 senesinde Harameynvalîliğini toplayarak:<br />
<br />
“Ey kardeşlerim! Ben Haremeyn valîliğine değil, hizmetçiliğine ta’yin oldum. Asıl gayem, hakkın ve adaletin tevzîidir. Eğer bunları çiğneyenleri bana haber vermezseniz, ind-i ilahîde mes’uliyyet size aiddir. ikazlarınızla bana yardımcı olmanızı istirham ederim.” dedi.<br />
<br />
Alimler, bu hususda kendisine yardımcı oldular, Hicaz halkı, kendisinden çok memnun ve mesrur kaldı. Hatta çok kimse, bu huzur halini yaşamak için Hicaz bölgesine hicret etti. Mescid-i Nebeviyye’yi genişletip îmar ederken dedesi Hz. Ömer’in -radıyallâhu anh- ayağının hiç çürümemiş olarak görüldüğü rivayet edilir.<br />
<br />
Halîfe Abdülmelik 717’de vefat etti. Vezîri Reca, valileri toplayıp Halîfe’nin mühürlü vasiyetnamesini açarak okudu. Halîfe, iki oğlu olmasına rağmen, damadı Ömer b. Abdülazîz’i halîfe ta’yîn etmekteydi.<br />
<br />
Ömer b. Abdülazîz şaşırdı. Bu yükü taşımaktan korktu, ürktü ve dehşete kapılarak kabul etmek istemedi. Etrafındaki alimler, kabul etmediği takdirde ind-i ilahîde mes’ul olacağını, bu yükün ancak kendisi tarafından taşınabileceğini bildirerek kendisini îkaz ettiler. Kabul etmek mecburiyetinde kaldı.Halîfe olduktan sonra getirilen süslü alay atlarına binmedi ve hilafet sarayına değil:<br />
<br />
“Benim kıl çadırım bana yeter!” diyerek evine gitti. Hanımını yanına çağırdı:<br />
<br />
“Eğer benimle yaşamak istiyorsan, ziynet ve mücevherlerini “beytülmal”e bırak. Zîra onlar, senin yanında iken, ben seninle olamam…” dedi.<br />
<br />
Hanımı da onun bu arzusunu yerine getirdi. Bütün ziynetlerini beytülmale hediye etti. Kendisinin 50.000altınını fukara ve gurabaya dağıttı. Hizmetkarlarını serbest bırakarak teb’asının en mütevazî yaşayan bir ferdi gibi yaşayarak, ümmete tevazu ve fazîlet örneği oldu.<br />
<br />
Halifeliği döneminde yaptığı bütün işlerde Kıyamet gününü, hep gözünün önüne getirip, kalbinde hissederek, devamlı bir vicdan muhasebesi içindeydi. Halkının haklarını layıkı veçhile yerine getirememekten çok endîşe ederdi. Hulefa-i raşidînin izinden yürüdüğü için kendisine “Beşinci Halîfe” unvanı verildi.<br />
<br />
Halîfe olduğu zaman, oldukça iri bir vücuda sahipti. Fakat kısa zamanda eridi Sırtındaki kemik izleri görülür hale geldi. Ömer b. Abdülazîz hilafet makamına geçtiği gün, zamanın tanınmış, zühd sahibi ve ehl-i hal alimlerini toplayıp:<br />
<br />
“Halk bu hilafeti her ne kadar nimet gibi kabul etse de, benim için taşınabilmesi güç, çok ağır bir mes’üliyyet olarak görüyorum. Bana aid tavsiyelerinizi rica ederim” dedi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">VECİZ NASİHATİ</span></span><br />
<br />
Onlardan bir tanesi şu veciz nasihatte bulundu:<br />
<br />
“Ey Halîfe! Yarın kıyamet günü kurtulmak istersen, müslümanların yaşlılarını baban, gençlerini kardeşin ve küçüklerini evladın bil! O zaman bütün müslümanlara kendi evindeki ana-baba-kardeş ve evladın gibi muamele etmiş olursun..” dedi.<br />
<br />
Müslim ve gayr-ı müslim tebaasının haklarına çok dikkat ederek hakkı ve adaleti yaygınlaştırdı.<br />
<br />
Ehl-i beyte dil uzatanların çirkin, iğrenç hareket ve sözlerine ma’nî olup son verdi.<br />
<br />
Tayînlerinde ehl-i hal ve sufî kimseleri tercih ederdi. Hasan Basrî Hazretleri’ni Basra‘ya, Amr es-Sahî’yi Kûfe kadılığına ta’yîn etti. Hali, kali ve gönlü ile numune olduğu için O’nun zamanında hidayet bulanların sayısı çok arttı.<br />
<br />
İslam ordularının doğu ve batıdaki fetihleri devam etti Malatya, Rumlar’dan 100 bin esir karşılığı satın alındı. Pireneler aşılarak Fransa‘ya girildi. Endülüs’de islam medeniyetinin temelleri atıldı. Afrika’dabütün berberiler onun zamanında İslam ile şereflendiler. Gösterdiği hassas siyaset karşısında gayr-ı müslim tab’a tarafından çok sevildi. Onları hakk, adalet ve İslam’ın güzel ahlakı ile tanıştırdı.<br />
<br />
Toplumuna bir Müslüman yüreğinin nasıl olması gerektiğini sergiledi. Yaşanan bir İslam’dan kafile kafile hidayet orduları meydana geldi. Abdullah b. İyaz babasından nakleder:<br />
<br />
Bir gün, Ömer b. Abdülazîz yanındakilerle beraber bir cenazeyi defn etmişlerdi. Cemaat dağılmıştı. Ömer b. Abdülazîz bir müddet kabrin başında kaldı. Yanındakiler sordu:<br />
<br />
“Ey mü’minlerin emîri. Siz bu cenaze sahibi değilsiniz. Niçin burada bu kadar uzun kaldınız?” Onlara şu şekilde cevap verdi:<br />
<br />
“Bana kabir, hal lisanı ile, “Onların kefenlerini yırtıyorum, vûcûdlarını parçalıyorum, kanlarını emiyorum.. Hala benden ibret alınmıyor!..” diyor. Bu sözleri söyledikten sonra Halîfe ağlamaya başladı. Etrafındaki yakınlarına şu nasîhatte bulundu:<br />
<br />
“Dünya ne kadar aldatıcı! Dünya’da üstün mevkî ve varlık sahibi olmak hiç fayda vermiyor. Genç, ihtiyarlıyor, sonunda oluyor. Sakın dünyanın fanî lezzet ve safası bizi aldatmasın! Hani nerede bizden evvel yaşayıp, ölümü kendisine uzak görenler?! Burada sıhhat, güç ve kuvvetlerine aldandılar. Bu yüzden günah işlediler.<br />
<br />
Çok zavallı kimseler de onlara gıpta edip “Biz de onlar gibi yaşasak” diyorlardı. Şimdi onlara ne oldu? Toprak bedenlerini yedi kemikleri kurtlara azık oldu. Halbuki onlar, dünyada iken kuvvetli bir aile içendeydiler. Herkes kendilerine ikram ediyordu. Şimdi ise heyhat!..<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÖMER BİN ABDÜLAZİZ’İN HUTBELERİNDEN BAZILARI</span></span><br />
<br />
Yine Ömer b Abdülaziz’in hutbelerinden bazı bölümler:<br />
<br />
“Ey insanlar! Sizler ölümün hedeflerisiniz. Ölüm, sizden dilediğini seçer. Dün geçti, o sizin hakkınızda şahiddir. Bugün mühim bir emanettir. Onun kıymetini iyi bilip değerlendirmek lazımdır. Yarın ise, içindeki meçhul hadiselerle gelmektedir. Ölümden kaçış nereye olacaktır? Sizler şu dünyada yüklerinizi bineklere yüklemiş yolcular gibisiniz. Yükleriniz başka bir alemde çözülecek. Sizler şu dünyada sizden önce gelenlerin yerine geçtiniz. Fakat siz de yerinizi sizden sonra geleceklerin yerine terk edeceksiniz.<br />
<br />
Sizin aslınız, yani dünyaya gelmenize vesîle olanlar, hemen hemen hiç kalmadı gibi… Sizler de aynı şekilde göçeceksiniz!<br />
<br />
Ey cemaat! Kendimde bir üstünlük gördüğüm için size böyle nasîhat ettiğimi zannetmeyin! İçinizde belki benden daha çok rahmet ve mağfirete muhtaç kimse yoktur. Kendim ve sizler için Rabbime sığınıyorum. Allah’ın -celle celâlühû- kitabını, Allah Rusûlü’nün -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sünnetini, güzel ahlak ve kalbî duygularını kendinize örnek alınız. Ancak kurtuluş bundadır.” Hasta yatağında iken yakınları:<br />
<br />
“Senden sonra evlatlarına, ailene beytülmalden bir şeyler vasıyyet et.” dediklerinde o:<br />
<br />
“Çocuklarım ya salih veya şerli kimseler olacaktır. Salih olurlarsa onların böyle bir şeye ihtiyacı yoktur. Şayet şerli olacaklarsa, benim onlara bırakacak birşeyim yoktur. Her iki halde de buna lüzum kalmamaktadır.” dedi.<br />
<br />
Ömer b. Abdülaziz’in vefatına bütün tab’a üzüldü. Hatta bir rahibe ağlıyordu. Kendisine:<br />
<br />
“Sen Hıristiyan olduğun halde niye üzgünsün?” Denildi. Cevaben yine ağlayarak:<br />
<br />
“Yeryüzünde bir Güneş vardı. O şimdi battı!.” dedi. Mus’ab b. A’yun anlatır:<br />
<br />
“Ömer b. Abdülaziz halife iken Kırman’da koyun güderdim. Koyunlar ile kurtlar birlikte dolaşırdı. Bir gece ansızın kurtlar koyunlara saldırdı. İçimden:<br />
<br />
“Şu adil halîfe ölmüş olmalı.” dedim. Araştırdım. Ömer b. Abdülaziz’in o gece vefat ettiğini öğrendim. [2]<br />
<br />
<br />
Ömer Bin Abdülaziz (r.a.) ne demiştir? Emevî halifesi Ömer Bin Abdülaziz’in (r.a.) hikmetli sözleri...<br />
<br />
Halife Ömer Bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- Hazretleri’nden hikmetli sözler...<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÖMER BİN ABDÜLAZİZ’İN (R.A.) HİKMETLİ SÖZLERİ</span></span><br />
<br />
Ömer Bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- buyurur:<br />
<br />
“Kıyâmet gününde nereye gitmek istiyorsanız, hazırlığınızı ona göre yapın!”<br />
<br />
Allah Görmüyor mu?<br />
<br />
Bir gece vaktiydi. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, mûtâdı olduğu üzere Medine sokaklarını gezmekteydi. Önünden geçmekte olduğu bir evden, bir ana ile kızının dışarıya kadar taşan tartışmasını gayr-i ihtiyârî işitti. Konuşulanlar dikkatini çekti ve biraz durakladı. Ana, kızına;<br />
<br />
“–Kızım, yarın satacağımız süte biraz su karıştır!” demekteydi.<br />
<br />
Kız ise;<br />
<br />
“–Anacığım, halîfe süte su karıştırılmasını yasak etmedi mi?” dedi.<br />
<br />
Ana, kızının sözlerine sert çıkarak;<br />
<br />
“–Kızım, gecenin bu saatinde halîfenin süte su kattığımızdan nereden haberi olacak?!.” dedi.<br />
<br />
Ancak gönlü Allah korkusu ve sevgisi ile dipdiri olan kız, anasının süte su katma hilesini yine kabullenmedi:<br />
<br />
“–Anacığım! Halîfe görmüyor diyelim, peki Allah da mı görmüyor? Bu hileyi insanlardan gizlemek kolay, ama her şeyi görüp bilen Allah’tan gizlemek mümkün mü?..” dedi.<br />
<br />
Rabbânî hakikatlerle dolu bir kalbe sahip olan bu nezihe kızın, derûnî bir Allah korkusu içinde annesine verdiği cevap, halîfe Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ı son derece duygulandırdı. Mü’minlerin Emîri, onu sıradan bir sütçü kadının kızı değil, gönlündeki takvâsı sebebiyle müstesnâ bir nasip bildi ve oğluna gelin olarak aldı. Bu temiz silsileden de İslâm tarihinde beşinci halîfe olarak yâd edilen Ömer bin Abdülaziz gibi bir evlât dünyaya geldi. (Bkz. İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, II, 203-204)<br />
<br />
Mecbûrî Halîfe<br />
<br />
Ömer bin Abdülaziz’e hilâfet makamı teklif edildiğinde, o önce bunu kabulden içtinâb etmiştir.<br />
<br />
Fakat ondan daha liyâkatli kimse bulunmadığını gören ulemâ heyeti;<br />
<br />
“–Sen bu vazifeyi üstlenmediğin takdirde vebâl altında kalacaksın.” dedi.<br />
<br />
Ulemâ heyetinin bu vazifeyi üstlenmediği takdirde vebâl altında kalacağını bildirmesi üzerine, Ömer bin Abdülaziz mecburen vazifeyi kabul etmiştir.<br />
<br />
Teb‘an Ailendir<br />
<br />
–Ömer bin Abdülaziz, hilâfet makamına geçirildiği zaman, Sâlim bin Abdullah, Recâ bin Hayve ve Muhammed bin Kâ‘b gibi sâlih zâtları davet ederek şöyle nasihat istedi:<br />
<br />
–Bana çok ağır bir vazife verildi, benim âhiret selâmetim için bana tavsiyeniz nedir?<br />
<br />
Ona şu nasihatte bulundular:<br />
<br />
–Eğer yarın, kıyâmet günü azaptan kurtulmak istersen;<br />
<br />
    Müslümanların yaşlılarını baban,<br />
    Gençlerini kardeşin,<br />
    Çocuklarını evlâdın,<br />
    Kadınlarını da annen ve bacın bil!.. (Bkz. Ferîdüddin Attâr, Tezkire, Erkam Yayınları, s. 230-233)<br />
<br />
Benimle Geçinmek İstersen!<br />
<br />
Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- halîfe olduğunda taşıdığı yüksek takvâ duygusu sebebiyle israfın önünü almaya evvelâ kendi hânesinden başladı. Hanımına dedi ki:<br />
<br />
“–Eğer benimle geçinmek istersen, yanında olan bütün ziynet ve mücevherleri beytülmâle teslim etmelisin. Onlar sende oldukça imtizâcımız ve bir arada bulunmamız mümkün değildir.”<br />
<br />
Bu söz üzerine hanımı Fâtıma, bütün kıymetli eşyalarını beytülmâle teslim etti.<br />
<br />
Kocasının vefâtından sonra saltanat, bu hanımın kardeşine geçmişti. Kardeşi, onun beytülmâle teslim ettiği kıymetli eşyaları iade etmek istedi. Ancak sâliha bir hanım olan Fâtıma, bunu kabul etmedi ve;<br />
<br />
“–Ben kocama sağlığında itaat ettim de vefâtından sonra mı isyan edeceğim!’’ diye muhteşem bir cevap verdi. (Mehmed Zihni Efendi, Meşhur Kadınlar, sad. Bedrettin ÇETİNER, İstanbul 1982, II, 118)<br />
<br />
Evlâtlarına Da Riyâzat<br />
<br />
Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh-’in, halîfe olduğu günden itibaren çocuklarına karşı muâmelesi de değişmişti. Hilâfete geçtiği gün, halk büyük kalabalıklar hâlinde Ömer bin Abdülaziz’e biat ederken izdiham sebebiyle oğlu Abdülmelik’in elbisesi yırtılmıştı. Bunu gören Ömer, oğluna şöyle dedi:<br />
<br />
“–Evlâdım, git elbiseni diktir. Zira bugünden itibaren belki bu elbiseden başka bir elbise bulamayacak ve buna muhtaç olacaksın!”<br />
<br />
Ömer bin Abdülaziz, her gece kızlarına uğrar, hâl ve hatırlarını sorduktan sonra uyumaya giderdi. Bir gece yine onlara uğramıştı. Babalarının geldiğini duyan kızları, elleriyle ağızlarını kapatarak kapıyı açtılar. Ömer, yanlarında bulunan mürebbiyelerine, niçin böyle yaptıklarını sorunca, o;<br />
<br />
“–Yanlarında mercimek ve soğandan başka yiyecek bir şey yoktu. Soğan kokusu sizi rahatsız etmesin diye ağızlarını kapatıyorlar.” dedi.<br />
<br />
Onların bu zühd, edep ve hassâsiyeti karşısında Ömer bin Abdülaziz’in gözleri yaşardı ve kızlarına;<br />
<br />
“–Kızlarım! Sizin çeşitli ve güzel yemeklerle dünya nimetlerine tâlip olmanız, babanız için bir âhiret vebâli olabilirdi.” dedi.<br />
<br />
Mîras Bırakmak<br />
<br />
Veziri, Halîfe Ömer bin Abdülaziz’e;<br />
<br />
“–Efendim, beytülmalden aldığınız tahsisâtın kâfî gelmediği görülüyor. Biraz daha fazlasını emir buyursanız da bir kısmını ihtiyaten biriktirip vefâtınızdan sonra evlât ve torunlarınızın zarûrî ihtiyaçları için bıraksanız?!.” deyince, Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- şu muhteşem cevabı verir:<br />
<br />
“–Eğer benim geride kalan evlâtlarım sâlih kimselerden olurlarsa, onların sıkıntıya düşmelerinden korkmam. Zira Cenâb-ı Hak;<br />
<br />
«...Allah sâlih kullarının velâyet ve vesâyetini bizzat deruhte eder.» (el-A‘râf, 196) buyurmuştur.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, onların velîsi ve vasîsi olduktan sonra onların ileride karşılaşacakları hâllerden hiç endişe etmem!<br />
<br />
Yok; sâlih değil de sefih kimseler olacaklarsa, böyleleri hakkında da yine Kur’ân-ı Kerim’de;<br />
<br />
«Mallarınızı sefihlere vermeyiniz!..» (en-Nisâ, 5) buyurulmuştur. Bu nehy-i ilâhîye rağmen sefih olacak çocuklarıma mal mı toplayacağım?” (Ebu’l-Ulâ Mardin, Huzur Dersleri, İstanbul 1966, II-III, 769-770; Krş. İbn-i Asâkir, Târîhu Dimaşk, XL, 251-252)<br />
<br />
Mukātil bin Süleyman şöyle anlatıyor:<br />
<br />
–Ömer bin Abdülaziz’in 11 evlâdı vardı. Onlara toplam 9 dinar bıraktı.<br />
<br />
    (Emevî halîfelerinden) Hişâm bin Abdülmelik de 11 evlât sahibi idi. Her bir evlâdına mîrastan bir milyon dinar düştü.<br />
<br />
Vallâhi, (bir zaman sonra) şu manzaraya şâhit oldum:<br />
<br />
Ömer bin Abdülaziz’in oğullarından biri Allah yolunda cihâd için tam 100 atı sadaka olarak veriyordu. Aynı gün Hişâm’ın oğullarından biri sokakta dileniyordu.<br />
<br />
Kıssadan hisse:<br />
<br />
İstikbâli veren Allah’tır!.. Helâl kazancın bereketi, sonsuzdur.<br />
<br />
Takvânın İn‘İkâsı<br />
<br />
Toplumun mânevî terakkîsinin, asr-ı saâdetten sonraki en zirve nümûnesi Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- devridir.<br />
<br />
Onun hilâfeti sadece iki buçuk sene sürmüştü. O kısacık zaman diliminde, İslâm tarihine en büyük imzayı atmaya muvaffak oldu.<br />
<br />
İspanya fethedilip Endülüs oldu. 7 bin kişiyle, 95 bin kişilik İspanya ordusu bertaraf edildi.<br />
<br />
Halîfenin ihlâsı, topluma da in’ikâs etti. Herkes zekâtlarını fazla fazla verdi. İnfak ve hayrat yarışına girdiler. Kur’ân’a ehemmiyet verdiler. Hak ve hukuk tevzî edildi. İbâdet ü tâatlere revaç arttı. Her yeri ihlâs ve feyiz kapladı. Öyle bir bereket oldu ki, dağdaki kurt, sürüye saldırmaz olmuştu.<br />
<br />
Mus‘ab bin A‘yun -rahmetullâhi aleyh- anlatır:<br />
<br />
Ömer bin Abdülaziz halîfe iken Kirman’da koyun güderdim. Koyunlar ile kurtlar birlikte dolaşırdı. Bir gece ansızın kurtlar koyunlara saldırdı. İçimden dedim ki:<br />
<br />
–Eyvah! Şu âdil halîfe ölmüş olmalı!<br />
<br />
Araştırdım. Ömer bin Abdülaziz’in o gece vefât ettiğini öğrendim.<br />
<br />
Mâlik bin Dînar -rahmetullâhi aleyh- anlatır:<br />
<br />
    Ömer bin Abdülaziz hilâfet makamına geçtiği zaman, dağlardaki çobanlar dediler ki:<br />
<br />
–İnsanların idaresini sâlih bir kimse üstlendi.<br />
<br />
Soruldu:<br />
<br />
–Bunu nereden bildiniz?<br />
<br />
Şöyle cevap verdiler:<br />
<br />
–Hayvanlar bile huzur ve sükûn içinde...<br />
<br />
İdarecinin Halka Tesiri<br />
<br />
Ahmed Cevdet Paşa anlatır:<br />
<br />
    Emevî halîfelerinden Velid bin Abdülmelik, yeni yapılan binalar ve çiftlikler merakında idi. İnsanlar da bina ve çiftlik merakına düştü. Toplantı ve meclislerde hep inşaattan ve çiftliklerden bahsedilir oldu.<br />
    Süleyman bin Abdülmelik ise, sefâhate meyyâl, harem hayatına ve yemeğe düşkündü. Onun zamanında da süs, debdebe, şâşaalı ziyafetler, sefâhat, hevâ ve heves aldı yürüdü. Eğlenceler devrin modası hâline geldi.<br />
    Ömer bin Abdülaziz’e gelince, bu yüce halîfe, âbid ve zâhid biriydi. Onun zamanında da halk, ibâdet ve tâat yoluna girdi. Meclislerde;<br />
<br />
–Bu gece evrâdın ne idi?<br />
<br />
–Kur’ân-ı Kerim’den kaç âyet hıfzettin?<br />
<br />
–Bu ay kaç gün oruç tuttun?<br />
<br />
–(Kaç garip ve yalnızın yanıbaşında idin?)» gibi mânevî hasbihâller edilir oldu... (Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârîh-i Hulefâ, c. I, s. 717)<br />
<br />
Halîfe Ömer bin Abdülaziz, zekât memurunu Afrika ülkelerine göndermişti. Memur, malları dağıtamadan geri getirdi. Çünkü zekât alacak kimse bulamamıştı.<br />
<br />
Bunun üzerine o da bu paralarla pek çok köle alıp âzâd etti. (Bkz. Saîd Ramazan el-Bûtî, Fıkhu’s-Sîre, Beyrut 1980, s. 434)<br />
<br />
Yakıcı Mes’ûliyet<br />
<br />
Hanımı Fâtıma anlatır:<br />
<br />
Bir gün Ömer bin Abdülaziz’in yanına girdim. Namazgâhında oturmuş, elini alnına dayamış, durmadan ağlıyor, gözyaşları yanaklarını ıslatıyordu. Ona sordum:<br />
<br />
−Nedir bu hâlin?<br />
<br />
Şöyle cevap verdi:<br />
<br />
−Fâtıma! Bu ümmetin en ağır yükünü omuzlarımda taşıyorum. Ümmet içindeki açlar, fakirler, hasta olup da ilâç bulamayanlar, sırtına giyecek elbisesi olmayan muhtaçlar, boynu bükük yetimler, yalnızlığa terkedilmiş dul kadınlar, hakkını arayamayan mazlumlar, küfür ve gurbet diyarlarındaki müslüman esirler, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çalışmaya tâkati olmayan muhtaç yaşlılar, aile efrâdı kalabalık olan fakir aile reisleri... Yakın ve uzak diyarlardaki böyle mü’min kardeşlerimi düşündükçe yükümün altında ezilip duruyorum.<br />
<br />
Yarın hesap gününde Rabbim bunlar için beni sorguya çekerse, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunlar için bana itâb ve serzenişte bulunursa, ben nasıl cevap vereceğim!..<br />
<br />
Hanımı Fâtıma anlatır:<br />
<br />
“Onun ibâdeti sizlerinki kadardı. Lâkin gece yatakta Allah korkusunu ve kıyâmet hesabını tefekkürden öyle bir hâle gelirdi ki haşyetullah ile kalbi çarpmaya başlardı. Sanki suya düşmüş, yahut avuç içine alınmış bir kuş gibi çırpınırdı. Ben de onun bu hâline dayanamayıp yorganı üstüne örterdim ve kendi kendime;<br />
<br />
«–Keşke idarecilik mes’ûliyeti bize tevdî edilmeseydi, keşke o vazifeyle aramızdaki uzaklık, güneşle dünya arasındaki mesafe kadar olsaydı.» derdim.” (İbn-i Kesîr, Tefsir, IX, 201)<br />
<br />
İki Yılda Çöktü<br />
<br />
Muhammed bin Kâ’b el-Kurazî şöyle anlatır:<br />
<br />
Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- ile Medîne-i Münevvere’de karşılaşmıştım. O zaman genç, yakışıklı, ter ü tâze ve bolluk içindeydi. Daha sonra halîfe olunca yanına gittim, izin istedim, izin verilince içeri girdim. Ömer bin Abdülaziz’i görünce şaşırdım ve ona şaşkın şaşkın bakmaya başladım. Bana sordu:<br />
<br />
–Ey İbn-i Kâ’b! Neden öyle şaşkın bir vaziyette bakıyorsun?<br />
<br />
–Ey Mü’minlerin Emîri! Renginiz uçmuş, bedeniniz yıpranmış, saçlarınız ağarmış ve dökülmüş! Sizi bu hâlde görünce hayretimi gizleyemedim.<br />
<br />
–Ey İbn-i Kâ’b! Beni kabre konduktan üç gün sonra görsen kim bilir ne kadar şaşıracaksın? O zaman karıncalar gözlerimi çıkarmış, gözlerim yanaklarımın üzerine akmış, ağzım burnum da kan ve irinle dolmuş olur. İşte o zaman beni hiç tanıyamaz ve daha çok şaşırırsın.<br />
<br />
Şimdi bunları bırak da sen bana İbn-i Abbâs’ın Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den rivâyet ettiği hadîsi tekrar et... (Hâkim, IV, 300/7706)<br />
<br />
Yarına Çıkacağınıza Senet?<br />
<br />
Halîfe Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- ile vezirinin geç vakitte görüşmesi için kandile ihtiyaç olur.<br />
<br />
Vezir;<br />
<br />
“–Yarınki istihkākınıza mahsûben lâzım olan yağı beytülmalden alsak olmaz mı?” diye sorar.<br />
<br />
Halîfe;<br />
<br />
“–Olur.” diyerek bir senet yazar ve veziri, kiler emînine gönderir. Kiler emîni senedi okuduktan sonra şöyle der:<br />
<br />
“–Bu yalnız yarınki istihkākın senedidir, kifâyet etmez. Halîfenin, yarına çıkacağına dair de bir senet imzalaması lâzımdır ve o senedi de getirmeniz îcâb eder.”<br />
<br />
Bu cevap üzerine çaresiz kalan vezir, kendi evinden tedarik ettiği yağ kandilini alarak tekrar halîfenin huzûruna çıkar ve görüşmek istediği meseleyi neticeye bağlar.<br />
<br />
Mezîd bin Havşeb -rahmetullâhi aleyh- şöyle der:<br />
<br />
“Hasan bin Ali ve Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh-’ten daha fazla (Allah’tan) korkan iki insan görmedim. Sanki cehennem o ikisinden başkası için yaratılmamıştı!” (İbn-i Sa‘d, V, 398)<br />
<br />
Mahlûkātın Hakkı<br />
<br />
Ömer bin Abdülaziz Hazretleri’nin bir katırı vardı. Onu pazarda çalıştırır, gelen parayla ihtiyaçlarını temin ederdi. Katırı çalıştıran işçisi, bir gün her zamankinden fazla para getirdi. İşçisine;<br />
<br />
“–Bugün niçin böyle fazla para geldi?” diye sorduğunda;<br />
<br />
“–Pazar kalabalık ve bereketliydi.” cevabını aldı.<br />
<br />
Lâkin aldığı cevaptan tatmin olmayan Ömer bin Abdülaziz Hazretleri işçisine;<br />
<br />
“–Hayır, öyle değil! Sen katırı çok çalıştırıp yormuşsun. Katırı, üç gün dinlendir.” tâlimâtını verdi.<br />
<br />
    Haramlar birer ateştir. Ona ancak (kalbi) ölüler uzanır. Eğer el uzatanlar diri olsalardı, o ateşin acısını duyarlardı.<br />
<br />
Tefekkür Diyarı<br />
<br />
Meymûn bin Mihran anlatıyor:<br />
<br />
Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- ile bir mezarlığa doğru gittik. Mezarları görünce hüzünlendi. Sonra bana dönerek;<br />
<br />
“‒Ey Meymûn, bunlar atalarımın mezarlarıdır. Sanki dünyaya hiç karışmamışlar gibidir. Baksana, nasıl toprak altında kaldılar, mezarları eskidi, bedenlerini de toprak yedi bitirdi.” dedi.<br />
<br />
Ardından da nemli gözlerle bir mezara bakarak;<br />
<br />
“‒Vallâhi, şu mezara girip de azaptan emin olan kimseden daha büyük bir nimete kavuşmuş bir kimse düşünemiyorum.” dedi. (Gazâlî, İhyâ, IV, 868)<br />
<br />
    Allâh’ı zikrederek sohbet etmek çok güzeldir.<br />
    Allâh’ın nimetleri üzerinde tefekkür ise, ibâdetlerin en fazîletlilerindendir. (Ebû Nuaym, Hilye, V, 314; Gazâlî, İhyâ, VI, 45)<br />
<br />
Huzûra Vardırır<br />
<br />
    Namaz, seni yolun ortasına kadar götürür.<br />
    Oruç, Padişah’ın kapısını açar.<br />
    Sadaka da, Padişah’ın huzûruna sokar.<br />
<br />
Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- kendisine;<br />
<br />
“–Neyi seversin?” diye soranlara şöyle derdi:<br />
<br />
“–Benim sevincim, yalnız mukadderattır.<br />
<br />
Ben Allah Teâlâ’nın hükmünü severim...”<br />
<br />
    Medine’nin fakihlerinden Ubeydullah bin Abdullah -rahmetullâhi aleyh- ile bir mecliste bulunmak, benim için bütün dünyadan daha sevimli ve hayırlıdır.<br />
<br />
Onun gibilerle oturup kalkmakla;<br />
<br />
    Akıl nurlanır,<br />
    Kalp huzura erer,<br />
    Edep elde edilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynaklar: </span></span><br />
<br />
Osman Nuri Topbaş, Hidayet Rehberleri, Erkam Yayınları<br />
<br />
<br />
[1] İsmail Yiğit, TDV Yayınları<br />
<br />
[2] Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, Sayı: 122<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ömer Bin Abdülaziz’den (r.a.) Hikmetli Sözler</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ömer Bin Abdülaziz (r.a.) Kimdir?</span></span><br />
<br />
Ömer Bin Abdülaziz, 61’de (680) Medine’de doğdu. Babası Mısır Valisi Abdülazîz b. Mervân, annesi Hz. Ömer’in torunu Ümmü Âsım’dır. Çocukluğunun ilk yıllarını Medine’de dayılarının yanında geçirdi. Babası, küçük yaşta Kur’an’ı ezberleyen Ömer’i Medine’nin tanınmış âlimlerinden Sâlih b. Keysân’a emanet etti. Medine’de Enes b. Mâlik ve dayısı Abdullah b. Ömer başta olmak üzere pek çok sahâbîyi dinleme imkânı buldu. Ubeydullah b. Abdullah ile Saîd b. Müseyyeb ve Urve b. Zübeyr gibi tâbiînin ilk tabakasına mensup âlimlerin derslerini takip etti. Daha sonra babasının yanına Mısır’a gitti ve ergenlik çağına ulaşıncaya kadar orada kaldı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HAC EMİRLİĞİ YAPTI</span></span><br />
<br />
Babasının vefatı üzerine (86/705) Halife Abdülmelik tarafından Dımaşk’a çağrıldı. Burada halifenin kızı Fâtıma ile evlendi. 87 (706) yılında Hicaz valiliğine tayin edildi. Valilik merkezi Medine’deki ilk icraatı, şehrin on meşhur fakihiyle görüşüp meseleleri kendileriyle istişare ettikten sonra karara bağlayacağını bildirmek oldu. Yaklaşık yedi yıl süren valiliği sırasında beş defa hac emirliği yaptı. Halife 1. Velîd’in tâlimatıyla Mescid-i Nebevî’yi genişletti ve Resûlullah’ın namaz kıldığı diğer mescidleri yeniletti. Irak Valisi Haccâc’ın uygulamalarını sert bir şekilde eleştirmesi görevinden azliyle neticelendi. (93/712)<br />
<br />
Valilikten alındıktan sonra Dımaşk’a giden Ömer zalim valileri eleştirmeyi Halife Velîd’in meclislerinde de sürdürdü. Velîd’in ardından halife olan Süleyman, kardeşi Velîd’in kendisini veliahtlıktan azletme teşebbüsüne karşı direnen Ömer’i danışmanları arasına aldı, oğulları ve kardeşleri bulunduğu halde son hastalığı sırasında onu kendisine veliaht tayin etti. Ömer b. Abdülazîz 99 (717) yılında Süleyman’ın ölümü üzerine halife ilân edildi. Bu önemli görevin kendisine bilgisi dışında verildiğini söyleyerek affını istediyse de biat merasimine katılanların ısrarları üzerine görevi kabul etti (10 Safer 99 / 22 Eylül 717). Halifeliği İslâmî kurallar çerçevesinde yürütmeye çalışan Ömer b. Abdülazîz, uygulamalarında esas almak için Hz. Peygamber’in ve anne tarafından dedesi Hz. Ömer’in yönetimle ilgili karar ve icraatları hakkındaki belgeleri topladı. Meşhur âlimleri kendisine danışman seçti. Ayrıca çeşitli vilâyetlerdeki âlimlere mektuplar yazarak onların tavsiyelerini istedi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EMEVİLERİN SALTANAT GÖRÜNTÜSÜNE SON VERDİ</span></span><br />
<br />
Ömer b. Abdülazîz’in ilk icraatı İstanbul’u kuşatmakta olan Mesleme b. Abdülmelik’in ordusunu geri çağırmak oldu. Darende’yi tahliye edip halkını Malatya’ya yerleştirdi. 100 (718-19) yılında Bizans tarafından tahrip edilen Lazkiye şehrini yeniden inşa ve tahkim ettirdi. Bu arada Mâverâünnehir bölgesindeki fetih hareketini de durdurdu. Bununla birlikte sınırların korunması ve Bizans’a saldırı fırsatı verilmemesi için geleneksel yaz ve kış seferlerini devam ettirdi. Azerbaycan’a saldıran Türkler hezimete uğratıldı. Pireneler’i aşıp Güney Fransa içlerinde ilerleyen ordular Toulouse şehrine kadar ulaştı.<br />
<br />
Halife Ömer saraydaki lüks eşyaları beytülmâle koydurması, köle ve câriyeleri âzat etmesi, halktan biri gibi yaşaması ve hutbelerde sadece halifeler için yapılan duayı halk için okunan umumi duaya çevirmesi gibi uygulamalarıyla Emevîler’in geleneksel saltanat görüntülerine son verdi.<br />
<br />
İlk dört halifeyi örnek alan bu davranışları sebebiyle Hulefâ-yi Râşidîn’in beşincisi sayılan Ömer idarî, iktisadî ve içtimaî sahalardaki icraatlarıyla da aynı çizgiyi devam ettirdi. İdarî alandaki icraatlarına halka zulmeden ve yolsuzluklara adı karışan valileri ve diğer memurları görevlerinden almakla başladı. Onların yerine hangi kabileden olduklarına bakmaksızın dindar ve dürüst yeni memurlar tayin etti.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DEVLETE GETİRDİĞİ YENİLİKLER VE DÜZENLEMELER</span></span><br />
<br />
Valilik, kadılık, vergi memurluğu görevlerini halifelikle birlikte dört temel esas kabul ederek özellikle kadılık görevine hukuk bilgisi yanında takvâsıyla temayüz etmiş âlimleri getirdi. Kötülüklerinden emin olunamayacağı gerekçesiyle çeşitli devlet dairelerinde çalışan gayri müslimleri görevlerinden uzaklaştırdı.<br />
<br />
Valilerin ticaretle uğraşmasını ve hediye almasını yasakladı. Halka mazlumun yanında olduğunu, memurlardan şikâyetçi olanların doğrudan kendisine başvurabileceğini bildirdi. Cuma gününü mezâlim mahkemesi duruşmalarına ayırdı. İdam ve el kesme cezalarının kendisinden izin alınmadan uygulanmasını, suçlulara dayak atılmasını yasakladı. Hapishaneleri ıslah ederek suçluları işledikleri suçlara göre ayrı koğuşlara yerleştirdi.<br />
<br />
Muâviye’den itibaren Emevî hânedanı mensuplarının ve devlet adamlarının gasbettikleri malların tesbitini ve hak sahiplerine iade edilmesini sağlamaya çalıştı. Muâviye tarafından Mervân’a iktâ edilen ve zamanla kendisine miras kalan Fedek arazisini sahipleri olan Ehl-i beyt mensuplarına iade etti.<br />
<br />
Önceki halifeler tarafından kendisine verilmiş diğer gayri menkulleri ve kıymetli eşyayı beytülmâle devretti. Hanımının mücevherlerini ve evindeki fazla eşyayı da beytülmâle koydurdu. Halifelik görevi karşılığında maaş almayı reddetti. Emevî hânedanı mensupları ve diğer devlet adamlarının haksız kazançlarının tesbiti için geniş kapsamlı bir çalışma başlatması ellerindeki malların alınmasına tahammül edemeyen yakınları tarafından tepkiyle karşılandı ve ölümle tehdit edildi. Ancak o bu tehditlere aldırmadan bu uygulamayı ısrarla sürdürdü. Onun bu uygulamaya karşı çıkan yakınlarını Medine’ye gidip halifeliği şûra sistemine çevirmekle tehdit ettiği rivayet edilir (İbn Sa‘d, V, 344).<br />
<br />
İç barışa büyük önem veren Ömer b. Abdülazîz idareye muhalif gruplara karşı âdil bir yönetim uyguladı. Hulefâ-yi Râşidîn’in anlayışını ihya ederek din âlimlerinin ve halkın sevgi ve desteğini kazandı. Hz. Ali evlâdı ve Hâricîler’in de yönetimle barış içinde yaşamasını sağladı. Muâviye devrinden beri devam eden, hutbelerde Hz. Ali’nin lânetlenmesi âdetini kaldırdı; onun evlâdına ve taraftarlarına karşı çok iyi davrandı, ellerinden alınan emlâki geri verdi. Hâricîler’le mücadelede de ikna yolunu benimseyip mecbur kalmadıkça silâh kullanılmasına izin vermedi. Kendileriyle çeşitli konuları tartışarak Yezîd b. Abdülmelik’in veliahtlığı hariç diğer bütün meselelerde görüşlerini onlara kabul ettirdi. Kaderiyye görüşünü benimseyenlerle ilmî münazaralara girişip liderleri Gaylân ed-Dımaşkī’yi ikna etmeyi başardı. Mutaassıp Kaderiyye taraftarlarını ülke dışına çıkarmakla yetindi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSLAM'A VE MÜSLÜMANLARA HİZMETLERİ</span></span><br />
<br />
Ömer b. Abdülazîz, Emevîler’in ilk dönemlerinden itibaren ikinci sınıf müslüman muamelesi gören mevâlîyi Arap asıllı Müslümanlarla eşit kabul etti. Gayri müslimlerin idare ve Müslümanlar aleyhindeki şikâyetlerine kulak vererek haksız yere ellerinden alınan kiliselerini, evlerini ve diğer mallarını iade etti ve mağduriyetlerini giderdi. Yaşlı ve muhtaçlara hazineden tahsisat ayırdı.<br />
<br />
Ülkesindeki gayri müslimlerin ihtidâsı için büyük gayret sarfetti, davet mektupları ve tebliğ heyetleri göndererek onları İslâm’a çağırdı. Berberî kabilelerinin tamamı onun gayretleriyle müslüman oldu. Horasan ve Mısır halkı kitleler halinde İslâm’a girdi. Mâverâünnehir’de bazı mahallî hükümdarlar halklarıyla birlikte İslâmiyet’i kabul ettiler. Hindistan hükümdarlarından birkaçı onun davetine uyup halklarıyla birlikte müslüman oldular.<br />
<br />
Malî alanda yaptığı düzenlemelerle de dikkat çeken Ömer b. Abdülazîz başarılı bir vergi reformu gerçekleştirdi. Fethedilen toprakların Müslümanların ortak mülkü olduğu düşüncesinden hareketle 100 (718-19) yılından itibaren haracî arazilerin satışını yasakladı. Önceden Müslümanlara satılmış olan bu nevi araziler için toprak vergisi olarak haraç, mahsulünden de öşür vergisi olmak üzere iki vergiyi birden aldı (Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm, s. 169-176). Cizye ile ilgili önemli bir düzenleme yaptı. Emevî valileri, zimmîler arasında ihtidâ hareketinin hızlanması üzerine devletin cizye geliri azaldığı için mevâlîden de cizye almaya başlamışlardı. Ömer b. Abdülazîz müslüman olmanın cizyeyi düşürdüğünü vurgulayarak mevâlîden alınan bu vergiyi kaldırdı. Ayrıca zimmîlerden ruhban sınıfını ve cizye ödemekte zorlananları geçici süreyle cizyeden muaf tuttu.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HALKIN REFAH DÜZEYİ YÜKSELDİ</span></span><br />
<br />
Bunun yanı sıra dinî bir esasa dayanmayan bütün vergileri kaldırdı. Mandaların ve madenlerin zekâtı ve gümrük vergisiyle ilgili yeni düzenlemeler yaptı. Deniz ticaretini ve tarımı teşvik etti, sulama işlerine önem verdi. Ziraatı geliştirmeleri için zimmîlere cizye muafiyeti tanıdı. Vergilerin öncelikle mahallî ihtiyaçlarda harcanmasını sağladı. Yeterli geliri olmayan bölgelere yardımda bulundu. Malî sistemde yaptığı düzenlemelerle güçlenen devlet hazinesini savaş yapmak veya isyanları bastırmak için değil halkın refah düzeyini yükseltmek için kullandı.<br />
<br />
İlk İslâm tarihçileriyle bazı şarkiyatçılar, sadece iki buçuk yıl sürmesine rağmen onun döneminde büyük bir maddî kalkınma olduğu konusunda birleşirler. Kendisine karşı sevgi ve güven duyan mükellefler zekâtlarını ve vergilerini ödemede duyarlı davrandıkları için halkın refah seviyesi yükseldi. Ticaretle uğraşanlar dışında herkese yeterli miktarda maaş bağlandı ve böylece ülkede muhtaç kimse kalmadı. Zekâta muhtaç müslümanların sayısının azalması sebebiyle artan zekât ve vergi gelirlerinin bir kısmı esirleri kurtarmak, borçlulara yardım etmek, fakir bekârları evlendirmek için kurulan yardım fonlarına aktarıldı. Fakirler ve yolcular için aşevleri, işlek yollar üzerinde yolcuların bir gün ücretsiz olarak kalabilecekleri konaklar inşa edildi.<br />
<br />
Aden’de bir cami, Misis’te bir cami ve bir sarnıç yaptırıldı. Emevîler döneminin başında terkedilen İslâmî yönetim anlayışını yeniden uygulamaya koyan Ömer b. Abdülazîz, 20 veya 25 Receb 101 (5 veya 10 Şubat 720) günü Humus’a bağlı Deyrsem‘ân’da vefat etti. Bazı kaynaklarda Abdülmelik evlâdı tarafından zehirletilmesi sonucu öldüğü kaydedilir (Taberî, VI, 556). Abdülmelik’in kızı Fâtıma dışında üç hanımla daha evlendiği ve yirmi civarında çocuk sahibi olduğu rivayet edilir.<br />
<br />
Adaletiyle Hz. Ömer’e, zühd ve takvâsıyla Hasan-ı Basrî’ye, ilim bakımından Zührî’ye benzetilen Ömer b. Abdülazîz halifeliği sırasında çok sade bir hayat sürmüş, saraylarda oturmayıp Halep civarındaki Hunâsıra’ya yerleşerek zamanının çoğunu orada geçirmiş, resmî ve sivil heyetleri genellikle orada kabul etmiştir. Kamu mallarını yetim malına benzetir ve beytülmâli kendisine bırakılan bir emanet kabul ederdi. Hazineden maaş almadığı gibi şahsî işlerini yürüttüğü sırada devlete ait mumu dahi kullanmadığı kaydedilir.<br />
<br />
Ömer bin Abdülazîz aynı zamanda çok hadis rivayet eden güvenilir bir hadis râvisi, seçkin bir fakih, dirayetli bir kelâm âlimidir. İbnü’l-Bâgandî onun rivayet ettiği hadisleri Müsned’inde derlemiştir. Abdülkāhir el-Bağdâdî, Ömer’in tâbiîn neslinden Ehl-i sünnet kelâmcılarının ilki olduğunu ve Kaderiyye’ye reddiye mahiyetinde bir risâle yazdığını söyler (Mezhepler Arasındaki Farklar, s. 289). Ebû Nuaym onun bu konudaki bir mektubunu nakletmektedir (Ḥilye, V, 346-353). Ömer b. Abdülazîz sahih hadislerin tedvîni yolundaki faaliyetleri resmen başlatarak sünnetin derlenmesinde de önemli bir görev ifa etmiş, Zührî onun emriyle derlediği hadis mecmualarını çoğaltıp çeşitli bölgelere göndermiştir. Süryânîce bazı tıp kitaplarını Arapça’ya tercüme ettirdiği de bilinmektedir. [1]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAMEYN VALİLİĞİNE DEĞİL, HİZMETÇİLİĞİNE TAYİN OLDUM</span></span><br />
<br />
Babası Abdülazîz b. Mervan, Mısır’a valî olunca birlikte Mısır’a gitti. Müteakiben ilim öğrenmek içinMedîne-i Münevvere’ye döndü. Enes b. Malik, Abdullah b. Cafer et-Tayyar’dan ve Saîd b. el-Müseyyebgibi büyük alim ve ariflerden ilim öğrendi. Ehl-i hal ve kemal sahibi oldu. Halife Abdülmelik, O’nu Şam’ada’vet ederek kızı Fatıma ile evlendirdi. Halîfe Velid b. Abdülmelik, O’nu 706 senesinde Harameynvalîliğini toplayarak:<br />
<br />
“Ey kardeşlerim! Ben Haremeyn valîliğine değil, hizmetçiliğine ta’yin oldum. Asıl gayem, hakkın ve adaletin tevzîidir. Eğer bunları çiğneyenleri bana haber vermezseniz, ind-i ilahîde mes’uliyyet size aiddir. ikazlarınızla bana yardımcı olmanızı istirham ederim.” dedi.<br />
<br />
Alimler, bu hususda kendisine yardımcı oldular, Hicaz halkı, kendisinden çok memnun ve mesrur kaldı. Hatta çok kimse, bu huzur halini yaşamak için Hicaz bölgesine hicret etti. Mescid-i Nebeviyye’yi genişletip îmar ederken dedesi Hz. Ömer’in -radıyallâhu anh- ayağının hiç çürümemiş olarak görüldüğü rivayet edilir.<br />
<br />
Halîfe Abdülmelik 717’de vefat etti. Vezîri Reca, valileri toplayıp Halîfe’nin mühürlü vasiyetnamesini açarak okudu. Halîfe, iki oğlu olmasına rağmen, damadı Ömer b. Abdülazîz’i halîfe ta’yîn etmekteydi.<br />
<br />
Ömer b. Abdülazîz şaşırdı. Bu yükü taşımaktan korktu, ürktü ve dehşete kapılarak kabul etmek istemedi. Etrafındaki alimler, kabul etmediği takdirde ind-i ilahîde mes’ul olacağını, bu yükün ancak kendisi tarafından taşınabileceğini bildirerek kendisini îkaz ettiler. Kabul etmek mecburiyetinde kaldı.Halîfe olduktan sonra getirilen süslü alay atlarına binmedi ve hilafet sarayına değil:<br />
<br />
“Benim kıl çadırım bana yeter!” diyerek evine gitti. Hanımını yanına çağırdı:<br />
<br />
“Eğer benimle yaşamak istiyorsan, ziynet ve mücevherlerini “beytülmal”e bırak. Zîra onlar, senin yanında iken, ben seninle olamam…” dedi.<br />
<br />
Hanımı da onun bu arzusunu yerine getirdi. Bütün ziynetlerini beytülmale hediye etti. Kendisinin 50.000altınını fukara ve gurabaya dağıttı. Hizmetkarlarını serbest bırakarak teb’asının en mütevazî yaşayan bir ferdi gibi yaşayarak, ümmete tevazu ve fazîlet örneği oldu.<br />
<br />
Halifeliği döneminde yaptığı bütün işlerde Kıyamet gününü, hep gözünün önüne getirip, kalbinde hissederek, devamlı bir vicdan muhasebesi içindeydi. Halkının haklarını layıkı veçhile yerine getirememekten çok endîşe ederdi. Hulefa-i raşidînin izinden yürüdüğü için kendisine “Beşinci Halîfe” unvanı verildi.<br />
<br />
Halîfe olduğu zaman, oldukça iri bir vücuda sahipti. Fakat kısa zamanda eridi Sırtındaki kemik izleri görülür hale geldi. Ömer b. Abdülazîz hilafet makamına geçtiği gün, zamanın tanınmış, zühd sahibi ve ehl-i hal alimlerini toplayıp:<br />
<br />
“Halk bu hilafeti her ne kadar nimet gibi kabul etse de, benim için taşınabilmesi güç, çok ağır bir mes’üliyyet olarak görüyorum. Bana aid tavsiyelerinizi rica ederim” dedi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">VECİZ NASİHATİ</span></span><br />
<br />
Onlardan bir tanesi şu veciz nasihatte bulundu:<br />
<br />
“Ey Halîfe! Yarın kıyamet günü kurtulmak istersen, müslümanların yaşlılarını baban, gençlerini kardeşin ve küçüklerini evladın bil! O zaman bütün müslümanlara kendi evindeki ana-baba-kardeş ve evladın gibi muamele etmiş olursun..” dedi.<br />
<br />
Müslim ve gayr-ı müslim tebaasının haklarına çok dikkat ederek hakkı ve adaleti yaygınlaştırdı.<br />
<br />
Ehl-i beyte dil uzatanların çirkin, iğrenç hareket ve sözlerine ma’nî olup son verdi.<br />
<br />
Tayînlerinde ehl-i hal ve sufî kimseleri tercih ederdi. Hasan Basrî Hazretleri’ni Basra‘ya, Amr es-Sahî’yi Kûfe kadılığına ta’yîn etti. Hali, kali ve gönlü ile numune olduğu için O’nun zamanında hidayet bulanların sayısı çok arttı.<br />
<br />
İslam ordularının doğu ve batıdaki fetihleri devam etti Malatya, Rumlar’dan 100 bin esir karşılığı satın alındı. Pireneler aşılarak Fransa‘ya girildi. Endülüs’de islam medeniyetinin temelleri atıldı. Afrika’dabütün berberiler onun zamanında İslam ile şereflendiler. Gösterdiği hassas siyaset karşısında gayr-ı müslim tab’a tarafından çok sevildi. Onları hakk, adalet ve İslam’ın güzel ahlakı ile tanıştırdı.<br />
<br />
Toplumuna bir Müslüman yüreğinin nasıl olması gerektiğini sergiledi. Yaşanan bir İslam’dan kafile kafile hidayet orduları meydana geldi. Abdullah b. İyaz babasından nakleder:<br />
<br />
Bir gün, Ömer b. Abdülazîz yanındakilerle beraber bir cenazeyi defn etmişlerdi. Cemaat dağılmıştı. Ömer b. Abdülazîz bir müddet kabrin başında kaldı. Yanındakiler sordu:<br />
<br />
“Ey mü’minlerin emîri. Siz bu cenaze sahibi değilsiniz. Niçin burada bu kadar uzun kaldınız?” Onlara şu şekilde cevap verdi:<br />
<br />
“Bana kabir, hal lisanı ile, “Onların kefenlerini yırtıyorum, vûcûdlarını parçalıyorum, kanlarını emiyorum.. Hala benden ibret alınmıyor!..” diyor. Bu sözleri söyledikten sonra Halîfe ağlamaya başladı. Etrafındaki yakınlarına şu nasîhatte bulundu:<br />
<br />
“Dünya ne kadar aldatıcı! Dünya’da üstün mevkî ve varlık sahibi olmak hiç fayda vermiyor. Genç, ihtiyarlıyor, sonunda oluyor. Sakın dünyanın fanî lezzet ve safası bizi aldatmasın! Hani nerede bizden evvel yaşayıp, ölümü kendisine uzak görenler?! Burada sıhhat, güç ve kuvvetlerine aldandılar. Bu yüzden günah işlediler.<br />
<br />
Çok zavallı kimseler de onlara gıpta edip “Biz de onlar gibi yaşasak” diyorlardı. Şimdi onlara ne oldu? Toprak bedenlerini yedi kemikleri kurtlara azık oldu. Halbuki onlar, dünyada iken kuvvetli bir aile içendeydiler. Herkes kendilerine ikram ediyordu. Şimdi ise heyhat!..<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÖMER BİN ABDÜLAZİZ’İN HUTBELERİNDEN BAZILARI</span></span><br />
<br />
Yine Ömer b Abdülaziz’in hutbelerinden bazı bölümler:<br />
<br />
“Ey insanlar! Sizler ölümün hedeflerisiniz. Ölüm, sizden dilediğini seçer. Dün geçti, o sizin hakkınızda şahiddir. Bugün mühim bir emanettir. Onun kıymetini iyi bilip değerlendirmek lazımdır. Yarın ise, içindeki meçhul hadiselerle gelmektedir. Ölümden kaçış nereye olacaktır? Sizler şu dünyada yüklerinizi bineklere yüklemiş yolcular gibisiniz. Yükleriniz başka bir alemde çözülecek. Sizler şu dünyada sizden önce gelenlerin yerine geçtiniz. Fakat siz de yerinizi sizden sonra geleceklerin yerine terk edeceksiniz.<br />
<br />
Sizin aslınız, yani dünyaya gelmenize vesîle olanlar, hemen hemen hiç kalmadı gibi… Sizler de aynı şekilde göçeceksiniz!<br />
<br />
Ey cemaat! Kendimde bir üstünlük gördüğüm için size böyle nasîhat ettiğimi zannetmeyin! İçinizde belki benden daha çok rahmet ve mağfirete muhtaç kimse yoktur. Kendim ve sizler için Rabbime sığınıyorum. Allah’ın -celle celâlühû- kitabını, Allah Rusûlü’nün -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sünnetini, güzel ahlak ve kalbî duygularını kendinize örnek alınız. Ancak kurtuluş bundadır.” Hasta yatağında iken yakınları:<br />
<br />
“Senden sonra evlatlarına, ailene beytülmalden bir şeyler vasıyyet et.” dediklerinde o:<br />
<br />
“Çocuklarım ya salih veya şerli kimseler olacaktır. Salih olurlarsa onların böyle bir şeye ihtiyacı yoktur. Şayet şerli olacaklarsa, benim onlara bırakacak birşeyim yoktur. Her iki halde de buna lüzum kalmamaktadır.” dedi.<br />
<br />
Ömer b. Abdülaziz’in vefatına bütün tab’a üzüldü. Hatta bir rahibe ağlıyordu. Kendisine:<br />
<br />
“Sen Hıristiyan olduğun halde niye üzgünsün?” Denildi. Cevaben yine ağlayarak:<br />
<br />
“Yeryüzünde bir Güneş vardı. O şimdi battı!.” dedi. Mus’ab b. A’yun anlatır:<br />
<br />
“Ömer b. Abdülaziz halife iken Kırman’da koyun güderdim. Koyunlar ile kurtlar birlikte dolaşırdı. Bir gece ansızın kurtlar koyunlara saldırdı. İçimden:<br />
<br />
“Şu adil halîfe ölmüş olmalı.” dedim. Araştırdım. Ömer b. Abdülaziz’in o gece vefat ettiğini öğrendim. [2]<br />
<br />
<br />
Ömer Bin Abdülaziz (r.a.) ne demiştir? Emevî halifesi Ömer Bin Abdülaziz’in (r.a.) hikmetli sözleri...<br />
<br />
Halife Ömer Bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- Hazretleri’nden hikmetli sözler...<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÖMER BİN ABDÜLAZİZ’İN (R.A.) HİKMETLİ SÖZLERİ</span></span><br />
<br />
Ömer Bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- buyurur:<br />
<br />
“Kıyâmet gününde nereye gitmek istiyorsanız, hazırlığınızı ona göre yapın!”<br />
<br />
Allah Görmüyor mu?<br />
<br />
Bir gece vaktiydi. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, mûtâdı olduğu üzere Medine sokaklarını gezmekteydi. Önünden geçmekte olduğu bir evden, bir ana ile kızının dışarıya kadar taşan tartışmasını gayr-i ihtiyârî işitti. Konuşulanlar dikkatini çekti ve biraz durakladı. Ana, kızına;<br />
<br />
“–Kızım, yarın satacağımız süte biraz su karıştır!” demekteydi.<br />
<br />
Kız ise;<br />
<br />
“–Anacığım, halîfe süte su karıştırılmasını yasak etmedi mi?” dedi.<br />
<br />
Ana, kızının sözlerine sert çıkarak;<br />
<br />
“–Kızım, gecenin bu saatinde halîfenin süte su kattığımızdan nereden haberi olacak?!.” dedi.<br />
<br />
Ancak gönlü Allah korkusu ve sevgisi ile dipdiri olan kız, anasının süte su katma hilesini yine kabullenmedi:<br />
<br />
“–Anacığım! Halîfe görmüyor diyelim, peki Allah da mı görmüyor? Bu hileyi insanlardan gizlemek kolay, ama her şeyi görüp bilen Allah’tan gizlemek mümkün mü?..” dedi.<br />
<br />
Rabbânî hakikatlerle dolu bir kalbe sahip olan bu nezihe kızın, derûnî bir Allah korkusu içinde annesine verdiği cevap, halîfe Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ı son derece duygulandırdı. Mü’minlerin Emîri, onu sıradan bir sütçü kadının kızı değil, gönlündeki takvâsı sebebiyle müstesnâ bir nasip bildi ve oğluna gelin olarak aldı. Bu temiz silsileden de İslâm tarihinde beşinci halîfe olarak yâd edilen Ömer bin Abdülaziz gibi bir evlât dünyaya geldi. (Bkz. İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, II, 203-204)<br />
<br />
Mecbûrî Halîfe<br />
<br />
Ömer bin Abdülaziz’e hilâfet makamı teklif edildiğinde, o önce bunu kabulden içtinâb etmiştir.<br />
<br />
Fakat ondan daha liyâkatli kimse bulunmadığını gören ulemâ heyeti;<br />
<br />
“–Sen bu vazifeyi üstlenmediğin takdirde vebâl altında kalacaksın.” dedi.<br />
<br />
Ulemâ heyetinin bu vazifeyi üstlenmediği takdirde vebâl altında kalacağını bildirmesi üzerine, Ömer bin Abdülaziz mecburen vazifeyi kabul etmiştir.<br />
<br />
Teb‘an Ailendir<br />
<br />
–Ömer bin Abdülaziz, hilâfet makamına geçirildiği zaman, Sâlim bin Abdullah, Recâ bin Hayve ve Muhammed bin Kâ‘b gibi sâlih zâtları davet ederek şöyle nasihat istedi:<br />
<br />
–Bana çok ağır bir vazife verildi, benim âhiret selâmetim için bana tavsiyeniz nedir?<br />
<br />
Ona şu nasihatte bulundular:<br />
<br />
–Eğer yarın, kıyâmet günü azaptan kurtulmak istersen;<br />
<br />
    Müslümanların yaşlılarını baban,<br />
    Gençlerini kardeşin,<br />
    Çocuklarını evlâdın,<br />
    Kadınlarını da annen ve bacın bil!.. (Bkz. Ferîdüddin Attâr, Tezkire, Erkam Yayınları, s. 230-233)<br />
<br />
Benimle Geçinmek İstersen!<br />
<br />
Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- halîfe olduğunda taşıdığı yüksek takvâ duygusu sebebiyle israfın önünü almaya evvelâ kendi hânesinden başladı. Hanımına dedi ki:<br />
<br />
“–Eğer benimle geçinmek istersen, yanında olan bütün ziynet ve mücevherleri beytülmâle teslim etmelisin. Onlar sende oldukça imtizâcımız ve bir arada bulunmamız mümkün değildir.”<br />
<br />
Bu söz üzerine hanımı Fâtıma, bütün kıymetli eşyalarını beytülmâle teslim etti.<br />
<br />
Kocasının vefâtından sonra saltanat, bu hanımın kardeşine geçmişti. Kardeşi, onun beytülmâle teslim ettiği kıymetli eşyaları iade etmek istedi. Ancak sâliha bir hanım olan Fâtıma, bunu kabul etmedi ve;<br />
<br />
“–Ben kocama sağlığında itaat ettim de vefâtından sonra mı isyan edeceğim!’’ diye muhteşem bir cevap verdi. (Mehmed Zihni Efendi, Meşhur Kadınlar, sad. Bedrettin ÇETİNER, İstanbul 1982, II, 118)<br />
<br />
Evlâtlarına Da Riyâzat<br />
<br />
Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh-’in, halîfe olduğu günden itibaren çocuklarına karşı muâmelesi de değişmişti. Hilâfete geçtiği gün, halk büyük kalabalıklar hâlinde Ömer bin Abdülaziz’e biat ederken izdiham sebebiyle oğlu Abdülmelik’in elbisesi yırtılmıştı. Bunu gören Ömer, oğluna şöyle dedi:<br />
<br />
“–Evlâdım, git elbiseni diktir. Zira bugünden itibaren belki bu elbiseden başka bir elbise bulamayacak ve buna muhtaç olacaksın!”<br />
<br />
Ömer bin Abdülaziz, her gece kızlarına uğrar, hâl ve hatırlarını sorduktan sonra uyumaya giderdi. Bir gece yine onlara uğramıştı. Babalarının geldiğini duyan kızları, elleriyle ağızlarını kapatarak kapıyı açtılar. Ömer, yanlarında bulunan mürebbiyelerine, niçin böyle yaptıklarını sorunca, o;<br />
<br />
“–Yanlarında mercimek ve soğandan başka yiyecek bir şey yoktu. Soğan kokusu sizi rahatsız etmesin diye ağızlarını kapatıyorlar.” dedi.<br />
<br />
Onların bu zühd, edep ve hassâsiyeti karşısında Ömer bin Abdülaziz’in gözleri yaşardı ve kızlarına;<br />
<br />
“–Kızlarım! Sizin çeşitli ve güzel yemeklerle dünya nimetlerine tâlip olmanız, babanız için bir âhiret vebâli olabilirdi.” dedi.<br />
<br />
Mîras Bırakmak<br />
<br />
Veziri, Halîfe Ömer bin Abdülaziz’e;<br />
<br />
“–Efendim, beytülmalden aldığınız tahsisâtın kâfî gelmediği görülüyor. Biraz daha fazlasını emir buyursanız da bir kısmını ihtiyaten biriktirip vefâtınızdan sonra evlât ve torunlarınızın zarûrî ihtiyaçları için bıraksanız?!.” deyince, Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- şu muhteşem cevabı verir:<br />
<br />
“–Eğer benim geride kalan evlâtlarım sâlih kimselerden olurlarsa, onların sıkıntıya düşmelerinden korkmam. Zira Cenâb-ı Hak;<br />
<br />
«...Allah sâlih kullarının velâyet ve vesâyetini bizzat deruhte eder.» (el-A‘râf, 196) buyurmuştur.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, onların velîsi ve vasîsi olduktan sonra onların ileride karşılaşacakları hâllerden hiç endişe etmem!<br />
<br />
Yok; sâlih değil de sefih kimseler olacaklarsa, böyleleri hakkında da yine Kur’ân-ı Kerim’de;<br />
<br />
«Mallarınızı sefihlere vermeyiniz!..» (en-Nisâ, 5) buyurulmuştur. Bu nehy-i ilâhîye rağmen sefih olacak çocuklarıma mal mı toplayacağım?” (Ebu’l-Ulâ Mardin, Huzur Dersleri, İstanbul 1966, II-III, 769-770; Krş. İbn-i Asâkir, Târîhu Dimaşk, XL, 251-252)<br />
<br />
Mukātil bin Süleyman şöyle anlatıyor:<br />
<br />
–Ömer bin Abdülaziz’in 11 evlâdı vardı. Onlara toplam 9 dinar bıraktı.<br />
<br />
    (Emevî halîfelerinden) Hişâm bin Abdülmelik de 11 evlât sahibi idi. Her bir evlâdına mîrastan bir milyon dinar düştü.<br />
<br />
Vallâhi, (bir zaman sonra) şu manzaraya şâhit oldum:<br />
<br />
Ömer bin Abdülaziz’in oğullarından biri Allah yolunda cihâd için tam 100 atı sadaka olarak veriyordu. Aynı gün Hişâm’ın oğullarından biri sokakta dileniyordu.<br />
<br />
Kıssadan hisse:<br />
<br />
İstikbâli veren Allah’tır!.. Helâl kazancın bereketi, sonsuzdur.<br />
<br />
Takvânın İn‘İkâsı<br />
<br />
Toplumun mânevî terakkîsinin, asr-ı saâdetten sonraki en zirve nümûnesi Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- devridir.<br />
<br />
Onun hilâfeti sadece iki buçuk sene sürmüştü. O kısacık zaman diliminde, İslâm tarihine en büyük imzayı atmaya muvaffak oldu.<br />
<br />
İspanya fethedilip Endülüs oldu. 7 bin kişiyle, 95 bin kişilik İspanya ordusu bertaraf edildi.<br />
<br />
Halîfenin ihlâsı, topluma da in’ikâs etti. Herkes zekâtlarını fazla fazla verdi. İnfak ve hayrat yarışına girdiler. Kur’ân’a ehemmiyet verdiler. Hak ve hukuk tevzî edildi. İbâdet ü tâatlere revaç arttı. Her yeri ihlâs ve feyiz kapladı. Öyle bir bereket oldu ki, dağdaki kurt, sürüye saldırmaz olmuştu.<br />
<br />
Mus‘ab bin A‘yun -rahmetullâhi aleyh- anlatır:<br />
<br />
Ömer bin Abdülaziz halîfe iken Kirman’da koyun güderdim. Koyunlar ile kurtlar birlikte dolaşırdı. Bir gece ansızın kurtlar koyunlara saldırdı. İçimden dedim ki:<br />
<br />
–Eyvah! Şu âdil halîfe ölmüş olmalı!<br />
<br />
Araştırdım. Ömer bin Abdülaziz’in o gece vefât ettiğini öğrendim.<br />
<br />
Mâlik bin Dînar -rahmetullâhi aleyh- anlatır:<br />
<br />
    Ömer bin Abdülaziz hilâfet makamına geçtiği zaman, dağlardaki çobanlar dediler ki:<br />
<br />
–İnsanların idaresini sâlih bir kimse üstlendi.<br />
<br />
Soruldu:<br />
<br />
–Bunu nereden bildiniz?<br />
<br />
Şöyle cevap verdiler:<br />
<br />
–Hayvanlar bile huzur ve sükûn içinde...<br />
<br />
İdarecinin Halka Tesiri<br />
<br />
Ahmed Cevdet Paşa anlatır:<br />
<br />
    Emevî halîfelerinden Velid bin Abdülmelik, yeni yapılan binalar ve çiftlikler merakında idi. İnsanlar da bina ve çiftlik merakına düştü. Toplantı ve meclislerde hep inşaattan ve çiftliklerden bahsedilir oldu.<br />
    Süleyman bin Abdülmelik ise, sefâhate meyyâl, harem hayatına ve yemeğe düşkündü. Onun zamanında da süs, debdebe, şâşaalı ziyafetler, sefâhat, hevâ ve heves aldı yürüdü. Eğlenceler devrin modası hâline geldi.<br />
    Ömer bin Abdülaziz’e gelince, bu yüce halîfe, âbid ve zâhid biriydi. Onun zamanında da halk, ibâdet ve tâat yoluna girdi. Meclislerde;<br />
<br />
–Bu gece evrâdın ne idi?<br />
<br />
–Kur’ân-ı Kerim’den kaç âyet hıfzettin?<br />
<br />
–Bu ay kaç gün oruç tuttun?<br />
<br />
–(Kaç garip ve yalnızın yanıbaşında idin?)» gibi mânevî hasbihâller edilir oldu... (Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârîh-i Hulefâ, c. I, s. 717)<br />
<br />
Halîfe Ömer bin Abdülaziz, zekât memurunu Afrika ülkelerine göndermişti. Memur, malları dağıtamadan geri getirdi. Çünkü zekât alacak kimse bulamamıştı.<br />
<br />
Bunun üzerine o da bu paralarla pek çok köle alıp âzâd etti. (Bkz. Saîd Ramazan el-Bûtî, Fıkhu’s-Sîre, Beyrut 1980, s. 434)<br />
<br />
Yakıcı Mes’ûliyet<br />
<br />
Hanımı Fâtıma anlatır:<br />
<br />
Bir gün Ömer bin Abdülaziz’in yanına girdim. Namazgâhında oturmuş, elini alnına dayamış, durmadan ağlıyor, gözyaşları yanaklarını ıslatıyordu. Ona sordum:<br />
<br />
−Nedir bu hâlin?<br />
<br />
Şöyle cevap verdi:<br />
<br />
−Fâtıma! Bu ümmetin en ağır yükünü omuzlarımda taşıyorum. Ümmet içindeki açlar, fakirler, hasta olup da ilâç bulamayanlar, sırtına giyecek elbisesi olmayan muhtaçlar, boynu bükük yetimler, yalnızlığa terkedilmiş dul kadınlar, hakkını arayamayan mazlumlar, küfür ve gurbet diyarlarındaki müslüman esirler, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çalışmaya tâkati olmayan muhtaç yaşlılar, aile efrâdı kalabalık olan fakir aile reisleri... Yakın ve uzak diyarlardaki böyle mü’min kardeşlerimi düşündükçe yükümün altında ezilip duruyorum.<br />
<br />
Yarın hesap gününde Rabbim bunlar için beni sorguya çekerse, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunlar için bana itâb ve serzenişte bulunursa, ben nasıl cevap vereceğim!..<br />
<br />
Hanımı Fâtıma anlatır:<br />
<br />
“Onun ibâdeti sizlerinki kadardı. Lâkin gece yatakta Allah korkusunu ve kıyâmet hesabını tefekkürden öyle bir hâle gelirdi ki haşyetullah ile kalbi çarpmaya başlardı. Sanki suya düşmüş, yahut avuç içine alınmış bir kuş gibi çırpınırdı. Ben de onun bu hâline dayanamayıp yorganı üstüne örterdim ve kendi kendime;<br />
<br />
«–Keşke idarecilik mes’ûliyeti bize tevdî edilmeseydi, keşke o vazifeyle aramızdaki uzaklık, güneşle dünya arasındaki mesafe kadar olsaydı.» derdim.” (İbn-i Kesîr, Tefsir, IX, 201)<br />
<br />
İki Yılda Çöktü<br />
<br />
Muhammed bin Kâ’b el-Kurazî şöyle anlatır:<br />
<br />
Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- ile Medîne-i Münevvere’de karşılaşmıştım. O zaman genç, yakışıklı, ter ü tâze ve bolluk içindeydi. Daha sonra halîfe olunca yanına gittim, izin istedim, izin verilince içeri girdim. Ömer bin Abdülaziz’i görünce şaşırdım ve ona şaşkın şaşkın bakmaya başladım. Bana sordu:<br />
<br />
–Ey İbn-i Kâ’b! Neden öyle şaşkın bir vaziyette bakıyorsun?<br />
<br />
–Ey Mü’minlerin Emîri! Renginiz uçmuş, bedeniniz yıpranmış, saçlarınız ağarmış ve dökülmüş! Sizi bu hâlde görünce hayretimi gizleyemedim.<br />
<br />
–Ey İbn-i Kâ’b! Beni kabre konduktan üç gün sonra görsen kim bilir ne kadar şaşıracaksın? O zaman karıncalar gözlerimi çıkarmış, gözlerim yanaklarımın üzerine akmış, ağzım burnum da kan ve irinle dolmuş olur. İşte o zaman beni hiç tanıyamaz ve daha çok şaşırırsın.<br />
<br />
Şimdi bunları bırak da sen bana İbn-i Abbâs’ın Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den rivâyet ettiği hadîsi tekrar et... (Hâkim, IV, 300/7706)<br />
<br />
Yarına Çıkacağınıza Senet?<br />
<br />
Halîfe Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- ile vezirinin geç vakitte görüşmesi için kandile ihtiyaç olur.<br />
<br />
Vezir;<br />
<br />
“–Yarınki istihkākınıza mahsûben lâzım olan yağı beytülmalden alsak olmaz mı?” diye sorar.<br />
<br />
Halîfe;<br />
<br />
“–Olur.” diyerek bir senet yazar ve veziri, kiler emînine gönderir. Kiler emîni senedi okuduktan sonra şöyle der:<br />
<br />
“–Bu yalnız yarınki istihkākın senedidir, kifâyet etmez. Halîfenin, yarına çıkacağına dair de bir senet imzalaması lâzımdır ve o senedi de getirmeniz îcâb eder.”<br />
<br />
Bu cevap üzerine çaresiz kalan vezir, kendi evinden tedarik ettiği yağ kandilini alarak tekrar halîfenin huzûruna çıkar ve görüşmek istediği meseleyi neticeye bağlar.<br />
<br />
Mezîd bin Havşeb -rahmetullâhi aleyh- şöyle der:<br />
<br />
“Hasan bin Ali ve Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh-’ten daha fazla (Allah’tan) korkan iki insan görmedim. Sanki cehennem o ikisinden başkası için yaratılmamıştı!” (İbn-i Sa‘d, V, 398)<br />
<br />
Mahlûkātın Hakkı<br />
<br />
Ömer bin Abdülaziz Hazretleri’nin bir katırı vardı. Onu pazarda çalıştırır, gelen parayla ihtiyaçlarını temin ederdi. Katırı çalıştıran işçisi, bir gün her zamankinden fazla para getirdi. İşçisine;<br />
<br />
“–Bugün niçin böyle fazla para geldi?” diye sorduğunda;<br />
<br />
“–Pazar kalabalık ve bereketliydi.” cevabını aldı.<br />
<br />
Lâkin aldığı cevaptan tatmin olmayan Ömer bin Abdülaziz Hazretleri işçisine;<br />
<br />
“–Hayır, öyle değil! Sen katırı çok çalıştırıp yormuşsun. Katırı, üç gün dinlendir.” tâlimâtını verdi.<br />
<br />
    Haramlar birer ateştir. Ona ancak (kalbi) ölüler uzanır. Eğer el uzatanlar diri olsalardı, o ateşin acısını duyarlardı.<br />
<br />
Tefekkür Diyarı<br />
<br />
Meymûn bin Mihran anlatıyor:<br />
<br />
Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- ile bir mezarlığa doğru gittik. Mezarları görünce hüzünlendi. Sonra bana dönerek;<br />
<br />
“‒Ey Meymûn, bunlar atalarımın mezarlarıdır. Sanki dünyaya hiç karışmamışlar gibidir. Baksana, nasıl toprak altında kaldılar, mezarları eskidi, bedenlerini de toprak yedi bitirdi.” dedi.<br />
<br />
Ardından da nemli gözlerle bir mezara bakarak;<br />
<br />
“‒Vallâhi, şu mezara girip de azaptan emin olan kimseden daha büyük bir nimete kavuşmuş bir kimse düşünemiyorum.” dedi. (Gazâlî, İhyâ, IV, 868)<br />
<br />
    Allâh’ı zikrederek sohbet etmek çok güzeldir.<br />
    Allâh’ın nimetleri üzerinde tefekkür ise, ibâdetlerin en fazîletlilerindendir. (Ebû Nuaym, Hilye, V, 314; Gazâlî, İhyâ, VI, 45)<br />
<br />
Huzûra Vardırır<br />
<br />
    Namaz, seni yolun ortasına kadar götürür.<br />
    Oruç, Padişah’ın kapısını açar.<br />
    Sadaka da, Padişah’ın huzûruna sokar.<br />
<br />
Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- kendisine;<br />
<br />
“–Neyi seversin?” diye soranlara şöyle derdi:<br />
<br />
“–Benim sevincim, yalnız mukadderattır.<br />
<br />
Ben Allah Teâlâ’nın hükmünü severim...”<br />
<br />
    Medine’nin fakihlerinden Ubeydullah bin Abdullah -rahmetullâhi aleyh- ile bir mecliste bulunmak, benim için bütün dünyadan daha sevimli ve hayırlıdır.<br />
<br />
Onun gibilerle oturup kalkmakla;<br />
<br />
    Akıl nurlanır,<br />
    Kalp huzura erer,<br />
    Edep elde edilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynaklar: </span></span><br />
<br />
Osman Nuri Topbaş, Hidayet Rehberleri, Erkam Yayınları<br />
<br />
<br />
[1] İsmail Yiğit, TDV Yayınları<br />
<br />
[2] Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, Sayı: 122<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Mâlik Bin Dînar Hazretleri’nden Hikmetli Sözler ve Tavsiyeler]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=34389</link>
			<pubDate>Thu, 16 Jan 2025 07:33:18 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=34389</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mâlik Bin Dînar Hazretleri’nden Hikmetli Sözler ve Tavsiyeler</span></span><br />
<br />
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurur: “Din, nasihattir.” (Müslim, Îmân, 95)<br />
<br />
Cenâb-ı Hakk’ın insanlığa muhteşem ikrâmı, ebedî ve mükemmel mûcizesi olan Kur’ân-ı Kerim; baştan sona hikmettir, öğüttür, nasihattir, ibret dolu kıssa ve bin bir hissedir.<br />
<br />
Başta sahâbî efendilerimiz olmak üzere, bütün Hak dostları Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in zamana yayılmış zirve mâhiyette, müstesnâ talebeleridir.<br />
MÂLİK BİN DÎNAR HAZRETLERİ’NDEN HİKMETLİ SÖZLER VE TAVSİYELER<br />
<br />
“Allah Teâlâ bir kalbi, kendisinden hayâyı gidermekle cezalandırdığı kadar hiçbir şeyle cezalandırmamıştır.”<br />
İKİ DÜNYA SEVİNCİ<br />
<br />
    Şu iki şey hâriç dünyada safâ kalmadı:<br />
<br />
Birincisi: Kardeşlerle karşılaşmak ve onlarla sohbet etmek.<br />
<br />
İkincisi: Teheccüd namazına kalkmak ve o feyizli vakitte doya doya zikir ve Kur’ân ile meşgul olmak.<br />
<br />
    Sâlih kulların güzel kıssaları, âdetâ cennet hediyeleridir.<br />
<br />
KALBİ KIRIKLAR<br />
<br />
Mâlik bin Dînar’ın şu rivâyeti de oldukça mânidardır:<br />
<br />
“Musa -aleyhisselâm- Cenâb-ı Hakk’a bir ilticâsında;<br />
<br />
«–Yâ Rabbi! Sen’i nerede arayayım!» dedi.<br />
<br />
Allah Teâlâ buyurdu ki:<br />
<br />
«–Ben’i, kalbi kırıkların yanında ara!»” (Ebû Nuaym, Hilye, II, 364)<br />
MÜSBETİ GÖRMEK<br />
<br />
Mâlik bin Dînar -rahmetullâhi aleyh- şöyle anlatır:<br />
<br />
Hazreti İsa -aleyhisselâm- havârîleriyle giderken bir köpek ölüsüne rastladılar. Havârîler;<br />
<br />
“–Ne kadar da kötü kokuyor!” dediler.<br />
<br />
Hazreti İsa ise;<br />
<br />
“–Dişleri ne kadar da beyaz!” buyurdu. (Ebû Nuaym, Hilye, II, 382)<br />
<br />
Dâimâ her işte müsbet tarafı görmelidir. Bardağın boş değil dolu tarafını görmek lâzımdır.<br />
DÜNYA YÜKÜ<br />
<br />
Basra’da bir yangın çıkmıştı. Mâlik Hazretleri asâsını ve nalınlarını alarak yüksek bir yere çıktı, oradan şehre baktı. Halk meşakkat içindeydi, kimi yanıyor, kimi kaçıyor, kimi de eşyasını kurtarmaya çalışıyordu.<br />
<br />
Bu manzarayı, mahşere benzeten Mâlik bin Dînar -rahmetullâhi aleyh- şöyle dedi:<br />
<br />
“–Yükü hafif olanlar kurtuldu, ağır olanlar mahvoldu!” (Ferîdüddin Attâr, Tezkire, 83)<br />
SON NEFESTE...<br />
<br />
Bir hastanın yanındaydım. Baktım eceli yakın, kelime-i şahadet getirmesini teklif ettim, ama ne kadar gayret ettiysem de getirmedi. Durmadan;<br />
<br />
“–On, on bir!” diyordu. Sonra;<br />
<br />
“–Ey Üstad, önümde ateşten bir dağ var! Ne zaman kelime-i şahâdet getirmeye niyet etsem bu ateş bana hücum ediyor.” dedi.<br />
<br />
Tanıyanlara bu kişinin üzerine mesleğini sordum. Dediler ki:<br />
<br />
    Malını ribâya verir, fâizini yer,<br />
    Ölçü ve tartıda hile yapardı. (Ferîdüddin Attâr, Tezkire, 83)<br />
<br />
EN KÖTÜ ŞEY<br />
<br />
Mâlik bin Dînar Hazretleri şöyle der:<br />
<br />
Bir gün Hasan-ı Basrî Hazretleri’ne sordum:<br />
<br />
“‒Dünyada en kötü şey nedir?”<br />
<br />
Hasan-ı Basrî -rahmetullâhi aleyh-;<br />
<br />
“‒Gönlün ölmesidir.” buyurdu.<br />
<br />
“‒Gönül neden ölür?” diye sordum.<br />
<br />
“‒Dünyayı sevmekten (yani dünyanın gelgeç sevdalarına ve nefsânî arzularına râm olmaktan).” buyurdu.<br />
<br />
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Asr-ı Saâdetten Günümüze HİDÂYET REHBERLERİ, Yüzakı Yayıncılık<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mâlik Bin Dînar Hazretleri’nden Hikmetli Sözler ve Tavsiyeler</span></span><br />
<br />
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurur: “Din, nasihattir.” (Müslim, Îmân, 95)<br />
<br />
Cenâb-ı Hakk’ın insanlığa muhteşem ikrâmı, ebedî ve mükemmel mûcizesi olan Kur’ân-ı Kerim; baştan sona hikmettir, öğüttür, nasihattir, ibret dolu kıssa ve bin bir hissedir.<br />
<br />
Başta sahâbî efendilerimiz olmak üzere, bütün Hak dostları Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in zamana yayılmış zirve mâhiyette, müstesnâ talebeleridir.<br />
MÂLİK BİN DÎNAR HAZRETLERİ’NDEN HİKMETLİ SÖZLER VE TAVSİYELER<br />
<br />
“Allah Teâlâ bir kalbi, kendisinden hayâyı gidermekle cezalandırdığı kadar hiçbir şeyle cezalandırmamıştır.”<br />
İKİ DÜNYA SEVİNCİ<br />
<br />
    Şu iki şey hâriç dünyada safâ kalmadı:<br />
<br />
Birincisi: Kardeşlerle karşılaşmak ve onlarla sohbet etmek.<br />
<br />
İkincisi: Teheccüd namazına kalkmak ve o feyizli vakitte doya doya zikir ve Kur’ân ile meşgul olmak.<br />
<br />
    Sâlih kulların güzel kıssaları, âdetâ cennet hediyeleridir.<br />
<br />
KALBİ KIRIKLAR<br />
<br />
Mâlik bin Dînar’ın şu rivâyeti de oldukça mânidardır:<br />
<br />
“Musa -aleyhisselâm- Cenâb-ı Hakk’a bir ilticâsında;<br />
<br />
«–Yâ Rabbi! Sen’i nerede arayayım!» dedi.<br />
<br />
Allah Teâlâ buyurdu ki:<br />
<br />
«–Ben’i, kalbi kırıkların yanında ara!»” (Ebû Nuaym, Hilye, II, 364)<br />
MÜSBETİ GÖRMEK<br />
<br />
Mâlik bin Dînar -rahmetullâhi aleyh- şöyle anlatır:<br />
<br />
Hazreti İsa -aleyhisselâm- havârîleriyle giderken bir köpek ölüsüne rastladılar. Havârîler;<br />
<br />
“–Ne kadar da kötü kokuyor!” dediler.<br />
<br />
Hazreti İsa ise;<br />
<br />
“–Dişleri ne kadar da beyaz!” buyurdu. (Ebû Nuaym, Hilye, II, 382)<br />
<br />
Dâimâ her işte müsbet tarafı görmelidir. Bardağın boş değil dolu tarafını görmek lâzımdır.<br />
DÜNYA YÜKÜ<br />
<br />
Basra’da bir yangın çıkmıştı. Mâlik Hazretleri asâsını ve nalınlarını alarak yüksek bir yere çıktı, oradan şehre baktı. Halk meşakkat içindeydi, kimi yanıyor, kimi kaçıyor, kimi de eşyasını kurtarmaya çalışıyordu.<br />
<br />
Bu manzarayı, mahşere benzeten Mâlik bin Dînar -rahmetullâhi aleyh- şöyle dedi:<br />
<br />
“–Yükü hafif olanlar kurtuldu, ağır olanlar mahvoldu!” (Ferîdüddin Attâr, Tezkire, 83)<br />
SON NEFESTE...<br />
<br />
Bir hastanın yanındaydım. Baktım eceli yakın, kelime-i şahadet getirmesini teklif ettim, ama ne kadar gayret ettiysem de getirmedi. Durmadan;<br />
<br />
“–On, on bir!” diyordu. Sonra;<br />
<br />
“–Ey Üstad, önümde ateşten bir dağ var! Ne zaman kelime-i şahâdet getirmeye niyet etsem bu ateş bana hücum ediyor.” dedi.<br />
<br />
Tanıyanlara bu kişinin üzerine mesleğini sordum. Dediler ki:<br />
<br />
    Malını ribâya verir, fâizini yer,<br />
    Ölçü ve tartıda hile yapardı. (Ferîdüddin Attâr, Tezkire, 83)<br />
<br />
EN KÖTÜ ŞEY<br />
<br />
Mâlik bin Dînar Hazretleri şöyle der:<br />
<br />
Bir gün Hasan-ı Basrî Hazretleri’ne sordum:<br />
<br />
“‒Dünyada en kötü şey nedir?”<br />
<br />
Hasan-ı Basrî -rahmetullâhi aleyh-;<br />
<br />
“‒Gönlün ölmesidir.” buyurdu.<br />
<br />
“‒Gönül neden ölür?” diye sordum.<br />
<br />
“‒Dünyayı sevmekten (yani dünyanın gelgeç sevdalarına ve nefsânî arzularına râm olmaktan).” buyurdu.<br />
<br />
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Asr-ı Saâdetten Günümüze HİDÂYET REHBERLERİ, Yüzakı Yayıncılık<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Abdülkadir Geylâni Hazretleri’nin Duaları]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=31676</link>
			<pubDate>Fri, 11 Oct 2024 19:03:16 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=31676</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Abdülkadir Geylâni Hazretleri’nin Duaları</span></span><br />
<br />
Hak dostlarından Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri’nin dualarından bazıları şunlardır...<br />
<br />
Allah’ım! Bize gerek sana karşı, gerek kullarının seçkinlerine karşı hüsnü edeple davranmayı nasip et. Sebeblere dayanıp güvenme ibtilasına bizi müptela kılma! Tevhidimiz ve sana olan tevekkülümüz üzerinde bizi sabit kadem eyle! Bizi kendinle ve hacetleri yalnız sana arz etmekle başkalarından müstağnî kıl! Bizi kendi sözlerimizle ve kendi amellerimizle imtihan etme! Onlar sebebiyle cezalandırma, bize lütfunla, kereminle, cezamızdan vazgeçmekle ve müsamahanla muamele et amin!.. (Sohbet, 61)<br />
<br />
Allah’ım! Ey bütün varlıkları yaratan. Ey sebeplerin müsebbibi! Bizi varlıkları ve sebepleri sana ortak tanıma bağından kurtar. Allah’ım! Beni de dua isteyeni de kendinden başkasına muhtaç etme! Yalnız sana muhtaç olalım. Seninle müstağnî olalım yalnız seni zikir edelim. Yalnız senden isteyelim.<br />
<br />
Allah’ım! Bizler hepimiz seni murâd ediyoruz. Seni diliyoruz. Ancak afetler ve engeller bizim önümüzü kesiyor. Sana gelmemize mani oluyorlar. (62) Allah’ım! Bizi gaflet uykusundan uyandır. Bizim kimimizi, kimimizden faydalandır. Bizi yalnız kendinle meşgul et! Tâ ki nefislerimiz ıslah olsun. Nefislerimize sana gelen yolu göster, ömrümüzün kalan kısımını senin yolunda meşguliyetle geçirelim.<br />
<br />
Allah’ım! Bizi helak olmaktan kurtar, senden yalnız yakınlığını dileriz. Dünyada da ahirette de dünyada kalplerimizle, ahirette gözlerimizle, yalnız sana nazar etmeyi dileriz.<br />
<br />
Allah'ım! Sen bütün insanları kendi kapına yönelt. Bu benim tek ve ebedî isteğimdir. Her şey sana aittir, sana mahsustur. Bu benim sevap kazanmama vesile olabilecek umumî bir duadır.<br />
<br />
Allah’ım Muhammed Aleyhisselâm’a ve O’nun soyuna salât selâm eyle. İslâm ümmetinin önderini de İslâm ümmetini de muhafaza eyle. Tebeayı da tebeanın başındakini de sen koru. Onların kalplerini hayır bahsinde birbirine kenetle. Hayırlı işlerde birlik olsunlar. Birbirinin şerrini diğerinden def et. Birbirlerine zararlı olmasınlar.<br />
<br />
Allah’ım! Sen bizim kalplerimizi biliyorsun. Onları ıslah et. Sen bizim ihtiyaçlarımızdan haberdarsın, onları veriver. Sen bizim günâhlarımızı biliyorsun, onları affediver. Sen bizim kusurlarımızı, ayıplarımızı biliyorsun, onları örtüver. Bizi nehy ettiğin yerlerde görme. Yasak ettiğin yerlere gitmiş olmayalım. Emrettiğin yerlerde bizi arar duruma düşme. Biz daima senin emrettiğin yerlerde bulunalım. Bize zikrini unutturma. Bizi mekrinden emin kılma. Bizi kendinden başkasına muhtaç etme. Kendinden başkasına meyleder ve el açar duruma düşürme. Bizi senden ayıran her şeyi bizden ayır. Bize zikrini şükrünü ve güzel bir kullukla kulluk etmeyi ilham et.<br />
<br />
Allah’ım! Kötü fiillerimizi ifşa etme. Günâhlarımızı örten perdelerimizi yırtma. Kötü amellerimiz sebebiyle bizi cezalandırma. Bizi gaflette bırakma. Gaflet ve nisyan üzere bizi cezalandırma.<br />
<br />
Ya Rabbi! Eğer unutur veya hata edersek bu yüzden bizi muaheze etme.<br />
<br />
Ey Rabb’imiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme.<br />
<br />
Ey Rabb’imiz! Takatimizin yetmeyeceği şeyi bize taşıtma. Bizden sâdır olan günâhları affet, bizi mağfiret eyle. Bize merhamet et. Sen bizim mevlamızsın. Kâfir kavimlere karşı da bize yardım et. (Fethü’rğRabbanî, 26. sohbet)<br />
<br />
Allah'ım! Bizi bize döndür. Bizi kapında durdur.<br />
<br />
Allah’ım! bizi senin için, sende ve seninle eyle. Bizi sana hizmetle bahtiyar eyle. Almamız da vermemiz de yalnız senin için olsun, içimizi senden başkasının sevgisine mekân olmaktan temizle. Bizi, nehyettiğin yerlerde bulundurma. Emrettiğin yerlerde bizi bize kaybettirme. Zahirimizi sana günâh işlemekten, batınımızı da sana şirkten koru. Bizi nefislerimizin elinden al! Kurtar, sana ulaştır. Bütün fiil ve hareketlerimiz yalnız senin için olsun. Yalnız sana güvenelim, yalnız sana dayanalım. Senden gafil olmak bedbahtlığından bizi uyandır. Bizi sana taat, ibadet ve münâcât elbiseleri ile giydir. Kalblerimize ve özlerimize sana yakınlık zevkini tattır. Nasıl ki gök ile yer arasını ayırdı isen günâhlarla bizim aramızı da aynen öylece ayır. Bizi günâhlardan uzak tut. Nasıl ki gözün siyahı ile beyazının arasını biri birine yakın etti isen aynen onun gibi bizi de sana kulluğa, sana taata yakın et. Günâhlarla bizim aramızı aç. Tıpkı sana masiyet bahsinde Yusuf Aleyhisselam ile Züleyha’nın arasını açtığın gibi. (49. sohbet)<br />
<br />
Ey bir olan Yaratan! Bizi, seni tevhid edenlerden, birleyenlerden eyle! Senin yolunda gitmemize engel olanlardan bizi kurtar. Bizi kendin için seçilmişlerden eyle! Bizim iddialarımızı lütfunun ve rahmetinin delilleriyle tashih et. Kalplerimizi temizle. İşlerimizi âsân et, kolaylaştır. Bizi yalnız kendinle ünsiyet ettir. Senden başkasıyla ünsiyet etmekten koru. Bizim bütün kederlerimizi bir tek keder yap! O da sana yakınlık olsun. Dünyada ve ahirette sana yakın olmak düşüncesinden başka bir kederimiz bulunmasın!</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Abdülkadir Geylâni Hazretleri’nin Duaları</span></span><br />
<br />
Hak dostlarından Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri’nin dualarından bazıları şunlardır...<br />
<br />
Allah’ım! Bize gerek sana karşı, gerek kullarının seçkinlerine karşı hüsnü edeple davranmayı nasip et. Sebeblere dayanıp güvenme ibtilasına bizi müptela kılma! Tevhidimiz ve sana olan tevekkülümüz üzerinde bizi sabit kadem eyle! Bizi kendinle ve hacetleri yalnız sana arz etmekle başkalarından müstağnî kıl! Bizi kendi sözlerimizle ve kendi amellerimizle imtihan etme! Onlar sebebiyle cezalandırma, bize lütfunla, kereminle, cezamızdan vazgeçmekle ve müsamahanla muamele et amin!.. (Sohbet, 61)<br />
<br />
Allah’ım! Ey bütün varlıkları yaratan. Ey sebeplerin müsebbibi! Bizi varlıkları ve sebepleri sana ortak tanıma bağından kurtar. Allah’ım! Beni de dua isteyeni de kendinden başkasına muhtaç etme! Yalnız sana muhtaç olalım. Seninle müstağnî olalım yalnız seni zikir edelim. Yalnız senden isteyelim.<br />
<br />
Allah’ım! Bizler hepimiz seni murâd ediyoruz. Seni diliyoruz. Ancak afetler ve engeller bizim önümüzü kesiyor. Sana gelmemize mani oluyorlar. (62) Allah’ım! Bizi gaflet uykusundan uyandır. Bizim kimimizi, kimimizden faydalandır. Bizi yalnız kendinle meşgul et! Tâ ki nefislerimiz ıslah olsun. Nefislerimize sana gelen yolu göster, ömrümüzün kalan kısımını senin yolunda meşguliyetle geçirelim.<br />
<br />
Allah’ım! Bizi helak olmaktan kurtar, senden yalnız yakınlığını dileriz. Dünyada da ahirette de dünyada kalplerimizle, ahirette gözlerimizle, yalnız sana nazar etmeyi dileriz.<br />
<br />
Allah'ım! Sen bütün insanları kendi kapına yönelt. Bu benim tek ve ebedî isteğimdir. Her şey sana aittir, sana mahsustur. Bu benim sevap kazanmama vesile olabilecek umumî bir duadır.<br />
<br />
Allah’ım Muhammed Aleyhisselâm’a ve O’nun soyuna salât selâm eyle. İslâm ümmetinin önderini de İslâm ümmetini de muhafaza eyle. Tebeayı da tebeanın başındakini de sen koru. Onların kalplerini hayır bahsinde birbirine kenetle. Hayırlı işlerde birlik olsunlar. Birbirinin şerrini diğerinden def et. Birbirlerine zararlı olmasınlar.<br />
<br />
Allah’ım! Sen bizim kalplerimizi biliyorsun. Onları ıslah et. Sen bizim ihtiyaçlarımızdan haberdarsın, onları veriver. Sen bizim günâhlarımızı biliyorsun, onları affediver. Sen bizim kusurlarımızı, ayıplarımızı biliyorsun, onları örtüver. Bizi nehy ettiğin yerlerde görme. Yasak ettiğin yerlere gitmiş olmayalım. Emrettiğin yerlerde bizi arar duruma düşme. Biz daima senin emrettiğin yerlerde bulunalım. Bize zikrini unutturma. Bizi mekrinden emin kılma. Bizi kendinden başkasına muhtaç etme. Kendinden başkasına meyleder ve el açar duruma düşürme. Bizi senden ayıran her şeyi bizden ayır. Bize zikrini şükrünü ve güzel bir kullukla kulluk etmeyi ilham et.<br />
<br />
Allah’ım! Kötü fiillerimizi ifşa etme. Günâhlarımızı örten perdelerimizi yırtma. Kötü amellerimiz sebebiyle bizi cezalandırma. Bizi gaflette bırakma. Gaflet ve nisyan üzere bizi cezalandırma.<br />
<br />
Ya Rabbi! Eğer unutur veya hata edersek bu yüzden bizi muaheze etme.<br />
<br />
Ey Rabb’imiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme.<br />
<br />
Ey Rabb’imiz! Takatimizin yetmeyeceği şeyi bize taşıtma. Bizden sâdır olan günâhları affet, bizi mağfiret eyle. Bize merhamet et. Sen bizim mevlamızsın. Kâfir kavimlere karşı da bize yardım et. (Fethü’rğRabbanî, 26. sohbet)<br />
<br />
Allah'ım! Bizi bize döndür. Bizi kapında durdur.<br />
<br />
Allah’ım! bizi senin için, sende ve seninle eyle. Bizi sana hizmetle bahtiyar eyle. Almamız da vermemiz de yalnız senin için olsun, içimizi senden başkasının sevgisine mekân olmaktan temizle. Bizi, nehyettiğin yerlerde bulundurma. Emrettiğin yerlerde bizi bize kaybettirme. Zahirimizi sana günâh işlemekten, batınımızı da sana şirkten koru. Bizi nefislerimizin elinden al! Kurtar, sana ulaştır. Bütün fiil ve hareketlerimiz yalnız senin için olsun. Yalnız sana güvenelim, yalnız sana dayanalım. Senden gafil olmak bedbahtlığından bizi uyandır. Bizi sana taat, ibadet ve münâcât elbiseleri ile giydir. Kalblerimize ve özlerimize sana yakınlık zevkini tattır. Nasıl ki gök ile yer arasını ayırdı isen günâhlarla bizim aramızı da aynen öylece ayır. Bizi günâhlardan uzak tut. Nasıl ki gözün siyahı ile beyazının arasını biri birine yakın etti isen aynen onun gibi bizi de sana kulluğa, sana taata yakın et. Günâhlarla bizim aramızı aç. Tıpkı sana masiyet bahsinde Yusuf Aleyhisselam ile Züleyha’nın arasını açtığın gibi. (49. sohbet)<br />
<br />
Ey bir olan Yaratan! Bizi, seni tevhid edenlerden, birleyenlerden eyle! Senin yolunda gitmemize engel olanlardan bizi kurtar. Bizi kendin için seçilmişlerden eyle! Bizim iddialarımızı lütfunun ve rahmetinin delilleriyle tashih et. Kalplerimizi temizle. İşlerimizi âsân et, kolaylaştır. Bizi yalnız kendinle ünsiyet ettir. Senden başkasıyla ünsiyet etmekten koru. Bizim bütün kederlerimizi bir tek keder yap! O da sana yakınlık olsun. Dünyada ve ahirette sana yakın olmak düşüncesinden başka bir kederimiz bulunmasın!</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Eflatun’dan (Platon) dan Güzel Sözler]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=10312</link>
			<pubDate>Tue, 28 Jul 2020 11:32:42 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=10312</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Eflatun’dan (Platon) dan Güzel Sözler</span><br />
<br />
    Bir insanın akıllı olmasına birşey dediğimiz yok. Yeter ki; aklını başkalarına kabul ettirmeye çalışmasın.<br />
    Küçük şeylere gereğinden çok önem verenler, elinden büyük iş gelmeyenlerdir.<br />
    Kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayın.Yapılması gereken tek şey sadece kendinizi sevilmeye bırakmaktır.<br />
    İnsanlar;Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler.Ne var ki çocukluklarını özlerler.Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler.Ama sağlıklarını geri almak için para öderler.Yarından endişe ederken bu günü unuturlar.Dolayısıyla ne bu günü ne de yarını yaşarlar.Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar.Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler.<br />
    Konuşma, insanın aklını kullanma sanatıdır.<br />
    daletsizliği işleyen, çekenden daha sefildir.<br />
    Bilginin sevk ve idaresi olmadıkça halk nizamsız bir kütledir.<br />
    Bir toplumda suç varsa, orada adalet yoktur.<br />
    En büyük zafer insanın kendine hakim olmasıdır.<br />
    En yüksek yeri tutanda, en büyük zeka da bulunması lazımdır..<br />
    İhtiyat, bütün icatların anasıdır.<br />
<br />
    İnsanlar akılsızlıkları yüzünden “alınlarında yazılı olandan” daha çok acı çekerler.<br />
    İnsanlara kötülük etmek iyilik etmek kolaydır.<br />
    Kendini yenmek, zaferlerin en büyüğüdür.<br />
    Korku, köleliktir.<br />
    Öl ve ol! işte bunu bilmiyorsan zavallı bir misafirsin karanlık yeryüzünde.<br />
    Saygı olan yerde korku olur ama, korku olan yerde her zaman saygı olmaz.<br />
    Yeryüzünde iki kuvvet vardır; kılıç ve zeka… Çoğu zaman kılıç zekaya yenilmiştir.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Eflatun’dan (Platon) dan Güzel Sözler</span><br />
<br />
    Bir insanın akıllı olmasına birşey dediğimiz yok. Yeter ki; aklını başkalarına kabul ettirmeye çalışmasın.<br />
    Küçük şeylere gereğinden çok önem verenler, elinden büyük iş gelmeyenlerdir.<br />
    Kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayın.Yapılması gereken tek şey sadece kendinizi sevilmeye bırakmaktır.<br />
    İnsanlar;Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler.Ne var ki çocukluklarını özlerler.Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler.Ama sağlıklarını geri almak için para öderler.Yarından endişe ederken bu günü unuturlar.Dolayısıyla ne bu günü ne de yarını yaşarlar.Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar.Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler.<br />
    Konuşma, insanın aklını kullanma sanatıdır.<br />
    daletsizliği işleyen, çekenden daha sefildir.<br />
    Bilginin sevk ve idaresi olmadıkça halk nizamsız bir kütledir.<br />
    Bir toplumda suç varsa, orada adalet yoktur.<br />
    En büyük zafer insanın kendine hakim olmasıdır.<br />
    En yüksek yeri tutanda, en büyük zeka da bulunması lazımdır..<br />
    İhtiyat, bütün icatların anasıdır.<br />
<br />
    İnsanlar akılsızlıkları yüzünden “alınlarında yazılı olandan” daha çok acı çekerler.<br />
    İnsanlara kötülük etmek iyilik etmek kolaydır.<br />
    Kendini yenmek, zaferlerin en büyüğüdür.<br />
    Korku, köleliktir.<br />
    Öl ve ol! işte bunu bilmiyorsan zavallı bir misafirsin karanlık yeryüzünde.<br />
    Saygı olan yerde korku olur ama, korku olan yerde her zaman saygı olmaz.<br />
    Yeryüzünde iki kuvvet vardır; kılıç ve zeka… Çoğu zaman kılıç zekaya yenilmiştir.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Confucius (Konfüçyüs)’dan Güzel Sözler]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=10311</link>
			<pubDate>Tue, 28 Jul 2020 11:31:45 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=10311</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Confucius (Konfüçyüs)’dan Güzel Sözler</span><br />
<br />
    Düşünmeden öğrenmek faydasız, Öğrenmeden düşünmek tehlikelidir.<br />
<br />
    Seveceğin bir iş seçersen yaşamında bir gün bile çalışmış olmazsın.<br />
<br />
    Dünyadaki yalanların bazen en büyükleri kendi korkularımızdır.<br />
<br />
    Herkes şu veya bu noktada bir parça kaçıktır.<br />
<br />
    Her şaşkın kadın akıllı bir erkeği idare edebilir, fakat ancak çok akıllı bir kadın bir delinin hakkından gelebilir.<br />
<br />
    Erdemini koruyabilirsen, ne düşmanların, ne de dostların seni incitebilir.<br />
<br />
    Kelimeler, insanların kullandığı en güçlü haplardır.<br />
<br />
    Beraberce işlediğiniz günahın cezasını ayrı ayrı çekeceksiniz.<br />
    Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri varsa, o yerde güneş batıyor demektir.<br />
    Derin olan kuyu değil, kısa olan iptir.<br />
    Aradığını bilmeyen bulduğunda anlayamaz.<br />
    Kendine yapılmasını istemediğini sen de başkasına yapma.<br />
    Dal rüzgârı affetmiştir ama kırılmıştır bir kere.<br />
    İnsanlar sahip olduklarını küçümser, sahip olamadıklarını önemser.<br />
    Konuşmaya layık olanlarla konuşmazsanız, insan kaybedersiniz.<br />
    Bilge olan kişi, insan kaybetmez, söz de kaybetmez.<br />
    Bildiğini bilenin arkasından gidiniz, bildiğini bilmeyeni uyarınız, bilmediğini bilene öğretiniz, bilmediğini bilmeyenden kaçınız.<br />
    Karanlığa söveceğine, kalk bir mum yak.<br />
    Susmak, insanı ele vermeyen sadık bir arkadaştır.<br />
    Üstün insan, konuşmadan önce eyleme geçer ve sonra eylemine göre konuşur.<br />
    Bilgi özgüveni, özgüven ise gücü yaratır.<br />
    Çizik bir elmas, çizik olmayan bir çakıl taşından daha iyidir<br />
    Bilgi insanı şüpheden, iyilik acı çekmekten, kararlı olmak korkudan kurtarır.<br />
    Alkışı en sessiz şekilde karşılayan, alkışı hak etmiş demektir.<br />
    Bir milleti tutsak etmek isterseniz, onun müziğini çürütün.<br />
    Elmas nasıl yontulmadan kusursuz olmaz ise; insan da acı çekmeden olgunlaşmaz.<br />
    Faydalı insan odur ki boş durmayı sevmez, kişiliğini faydalı işlerle geliştirir.<br />
    Güçlü olan, sayıca kalabalık kitleler değil, eğitimli kitlelerdir.<br />
    İyi insanlar, olduğu gibi görünür, göründüğü gibi olur.<br />
    Fedakârlıklar, senden başkası bilmiyorsa değer taşır.<br />
    Kitleler cezalarla düzene sokulursa yozlaşmış olur, karizma ve nezaketle yönetilirse bilinçli ve dürüst olur.<br />
<br />
    Bir şeyi bildiğin zaman, onu bildiğini göstermeye çalış. Bir şeyi bilmiyorsan, onu bilmediğini kabul et. İşte bu bilgidir.<br />
    Eğitimli insanın hedefi daima yüksek olur. Küçük işlerle küçük insanlar uğraşır.<br />
    Kendisini eleştirebilen insanlar doğruyu ve güzeli bulma konusunda daha şanslıdırlar.<br />
    İrade öyle değerli bir özelliktir ki bir ordu komutansız kalsa da kişi iradesinden yoksun kalamaz. İradeli insan davranışları tutarlı insandır.                                                                          1-Nasihat etmeden infaz etmek (gaddarlık,<br />
    2-Öğretmeden başarıyı ölçmek(kabalık),<br />
    3-Yöne-timde gevşek olup sınırlar koymak(art niyet),<br />
    4-Özlük haklarının dağıtımında cimri davranmak (bürokrat olmak).Beş doğru ise şunlardır:<br />
    1-Müsrif olmadan eli açık olmak,<br />
    2-Gocun-madan çalışmak,<br />
    3- Haris olmadan istek duymak,<br />
    4- Mağrur olmadan rahat davranmak,<br />
    5- Ürkütücü olmadan saygın olmak.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Confucius (Konfüçyüs)’dan Güzel Sözler</span><br />
<br />
    Düşünmeden öğrenmek faydasız, Öğrenmeden düşünmek tehlikelidir.<br />
<br />
    Seveceğin bir iş seçersen yaşamında bir gün bile çalışmış olmazsın.<br />
<br />
    Dünyadaki yalanların bazen en büyükleri kendi korkularımızdır.<br />
<br />
    Herkes şu veya bu noktada bir parça kaçıktır.<br />
<br />
    Her şaşkın kadın akıllı bir erkeği idare edebilir, fakat ancak çok akıllı bir kadın bir delinin hakkından gelebilir.<br />
<br />
    Erdemini koruyabilirsen, ne düşmanların, ne de dostların seni incitebilir.<br />
<br />
    Kelimeler, insanların kullandığı en güçlü haplardır.<br />
<br />
    Beraberce işlediğiniz günahın cezasını ayrı ayrı çekeceksiniz.<br />
    Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri varsa, o yerde güneş batıyor demektir.<br />
    Derin olan kuyu değil, kısa olan iptir.<br />
    Aradığını bilmeyen bulduğunda anlayamaz.<br />
    Kendine yapılmasını istemediğini sen de başkasına yapma.<br />
    Dal rüzgârı affetmiştir ama kırılmıştır bir kere.<br />
    İnsanlar sahip olduklarını küçümser, sahip olamadıklarını önemser.<br />
    Konuşmaya layık olanlarla konuşmazsanız, insan kaybedersiniz.<br />
    Bilge olan kişi, insan kaybetmez, söz de kaybetmez.<br />
    Bildiğini bilenin arkasından gidiniz, bildiğini bilmeyeni uyarınız, bilmediğini bilene öğretiniz, bilmediğini bilmeyenden kaçınız.<br />
    Karanlığa söveceğine, kalk bir mum yak.<br />
    Susmak, insanı ele vermeyen sadık bir arkadaştır.<br />
    Üstün insan, konuşmadan önce eyleme geçer ve sonra eylemine göre konuşur.<br />
    Bilgi özgüveni, özgüven ise gücü yaratır.<br />
    Çizik bir elmas, çizik olmayan bir çakıl taşından daha iyidir<br />
    Bilgi insanı şüpheden, iyilik acı çekmekten, kararlı olmak korkudan kurtarır.<br />
    Alkışı en sessiz şekilde karşılayan, alkışı hak etmiş demektir.<br />
    Bir milleti tutsak etmek isterseniz, onun müziğini çürütün.<br />
    Elmas nasıl yontulmadan kusursuz olmaz ise; insan da acı çekmeden olgunlaşmaz.<br />
    Faydalı insan odur ki boş durmayı sevmez, kişiliğini faydalı işlerle geliştirir.<br />
    Güçlü olan, sayıca kalabalık kitleler değil, eğitimli kitlelerdir.<br />
    İyi insanlar, olduğu gibi görünür, göründüğü gibi olur.<br />
    Fedakârlıklar, senden başkası bilmiyorsa değer taşır.<br />
    Kitleler cezalarla düzene sokulursa yozlaşmış olur, karizma ve nezaketle yönetilirse bilinçli ve dürüst olur.<br />
<br />
    Bir şeyi bildiğin zaman, onu bildiğini göstermeye çalış. Bir şeyi bilmiyorsan, onu bilmediğini kabul et. İşte bu bilgidir.<br />
    Eğitimli insanın hedefi daima yüksek olur. Küçük işlerle küçük insanlar uğraşır.<br />
    Kendisini eleştirebilen insanlar doğruyu ve güzeli bulma konusunda daha şanslıdırlar.<br />
    İrade öyle değerli bir özelliktir ki bir ordu komutansız kalsa da kişi iradesinden yoksun kalamaz. İradeli insan davranışları tutarlı insandır.                                                                          1-Nasihat etmeden infaz etmek (gaddarlık,<br />
    2-Öğretmeden başarıyı ölçmek(kabalık),<br />
    3-Yöne-timde gevşek olup sınırlar koymak(art niyet),<br />
    4-Özlük haklarının dağıtımında cimri davranmak (bürokrat olmak).Beş doğru ise şunlardır:<br />
    1-Müsrif olmadan eli açık olmak,<br />
    2-Gocun-madan çalışmak,<br />
    3- Haris olmadan istek duymak,<br />
    4- Mağrur olmadan rahat davranmak,<br />
    5- Ürkütücü olmadan saygın olmak.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Abdulkadir Geylaniden  Öğütler]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=10310</link>
			<pubDate>Tue, 28 Jul 2020 11:30:51 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=10310</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Abdulkadir Geylaniden  Öğütler</span><br />
<br />
Rabbine itaatte nefsine muhalefet et<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Eğer kurtuluş istiyorsan, Rabbine itaatte nefsine muhalefet et. Nefsinle birlikte olmakta devam ettiğin müddetçe insanları ve diğer varlıkları tanıyamazsın. Dünya sevgisi ile dop dolu olduğun müddetçe âhireti tanıyamazsın. Ahiret sevgisi ile dolmadıkça âhirette Rabbini göremezsin. Nefis devamlı kötülüğe meyillidir, bu onun fıtratıdır, huyudur. Onun fıtratı bu olunca, artık var, ötesini sen düşün, neler yapmaz ki?<br />
<br />
Ahiret endişesini öne al<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Ahiret endişeni dünya endişesinin önüne al. Eğer böyle yaparsan her ikisini de kazanır, her ikisinden de kârlı çıkarsın. Dünya endişesini ahiret endişesinin önünde tuttuğun takdirde, senin için bir ceza olmak üzere her ikisinden de hüsrana uğrarsın. Dünya sevgisini kalbinden çıkardığın zaman dünyalık olarak elde ettiğin bir şeyde de bereket olacaktır.<br />
<br />
Allah'a hizmet et<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Hizmet edersen, hizmet olunursun. Haddi aşmazsan kurtulursun. Allah'a hizmet et. Onun yolunda ol. Onun yolunu bırakıp da sana ne zararı, ne de faydası dokunan şu devlet adamlarının hizmetçiliğini yapma. Onlar şimdiye kadar sana ne verdiler? Kısmetinde olmayan bir şeyi sana verebilirler mi?<br />
Bütün isteklerin Allah'tan olsun<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Eğer dünya tasalarından sıyrılmaya gücün yetiyorsa hiç durma, hemen sıyrıl. Aksi halde seri olarak kalbinle Allah'a koş. Onun rahmetine yapış. Ta ki kalbinden dünya tasaları çıksın. O her şeye kadirdir. Her şeyi bilir. Her şey Onun kudret elindedir. Onu kendisine imanla ve kendisinin marifeti ile doldurmasını iste.<br />
<br />
Ayrıca sana sarsılmaz bir iman vermesini, senin kalbinde kendisine ünsiyet peyda etmesini ve senin bütün uzuvlarını kendisine itaatle meşgul hale getirmesini iste. Bütün bunların hepsini Allah'tan iste. Kendin gibi faninin önünde zelil durumlara düşme. Bütün isteklerin Allah'tan olsun, asla başkalarından olmasın. Bütün muamelen Allah'la beraber olsun ve Allah için olsun, asla Ondan başkası için olmasın<br />
<br />
Şu kimselerle dostluk kur<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Kendileriyle dünyada sırf dünyalık için arkadaşlık ve dostluk ettiğin şu kişileri yarın göremeyeceksin. Aranız ayrılacak. Kötü dost ve arkadaşlarla aran nasıl ayrılmasın ki, sen onlarla Allah için değil, Allah'tan başka şeyler için dostluk ettin. Eğer insanlarla mutlaka dostluk, arkadaşlık ve ahbaplık etmen gerekiyorsa, takva sahibi, arif, ilmi ile âmil, yalnız Allah'ın rızasını isteyen ve Allah'ın nazarında itiban olan kişilerle dostluk ve arkadaşlık et. Şu kimselerle dostluk ve arkadaşlık kur : <br />
<br />
1. Seni Allah'a yaklaştırsın.<br />
<br />
2. Seni dalaletten kurtarsın, doğru yola çeksin.<br />
<br />
3. Seni dünyaya kulköle olmaktan kurtarsın.<br />
<br />
4. Önüne ahiret nimetlerini sersin.<br />
<br />
5. Seni nefsin esaretinden kurtarsın, hürriyete kavuştursun.<br />
<br />
6. Seni yılanların, akreplerin ve vahşi hayvan tabiatlı insanlardan kurtarsın, rahata, huzura kavuştursun.<br />
Cahillerle arkadaşlık etme<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Cahillerle arkadaşlık ediyorsun, bu durumda onların cehaletinden sana da bulaşabilir. Ahmaklarla arkadaşlık etmek, aldatıcı bir arkadaşlıktır. Sağlam inançlı, alim ve ilmi ile amel eden mü'minlerle arkadaşlık et. Mü'min iman kuvveti sebebiyle diğer insanlara karşı daima neşeli ve güleryüzlü görünmeye, hüznü de Allah ile kendi arasında gizli tutmaya muktedir olabilir. Mü'minin hüznü daimidir, çünkü tefekkür eder. Çok ağlar, az güler.<br />
<br />
Bunun için Peygamber Sallallahü Aleyhi Vesellem, "Mü'min için, Rabbine kavuşmanın dışında rahat yoktur" buyururlar.<br />
<br />
Kalb ve gönül ehli ile arkadaş ol. Onların sohbetlerinde bulun. Ta ki senin de bir kalbin, bir gönlün olsun.<br />
<br />
Dine sarıl<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Başkaları tarafından uyandırılmadan önce uyan. Dine sarıl. Dinine sahip kişilerin arasına katil. Onlarla birlikte ol. Asıl insan olanlar dinine sarılmış olanlardır. İnsanların en akıllısı, Allah'a itaat eden, Onun dinine, kitabına sarılan ve yaşayışını Allah'ın ahkâmına uygun geçiren insandır. İnsanların en cahili de Allah'a isyan eden, yaşayışını Onun dinine, kitabına ve ahkâmına uygun olarak geçirmeyen kişidir.<br />
Kötü kişilerle arkadaşlık etme<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Kötü kişilerle arkadaşlık etmen, iyi kişiler hakkında kötü düşüncelere sürükler. Hep kötü insanlarla beraber oldukça iyi ve salih kişiler seni kötü bir insan olarak görürler<br />
<br />
Allah'ın rızasına dön<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Dua ipini uzat. Allah'ın rızasına dön. Kalbin itiraz ettiği halde dilinle dua eder duruma düşme. Dilinle yaptığın duaya kalbin de inansın ve iştirak etsin.<br />
<br />
Amellerini güzel yap<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Güzel ameller işlemekte tembellik etme. Zira tembellik edenler ebediyen mahrum kalırlar. Bu arada daimi bir pişmanlık da peşlerini bırakmaz. Amellerini güzel yap. Unutma ki, Allah hem dünya hayatı ile, hem de ahiret hayatı ile sana karşı cömertlik etmiş, ikramda bulunmuştur.<br />
Allah korkusu her kapının anahtarıdır<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Önünde kapalı bir kapının kalmamasını istersen izzet ve celâl sahibi olan Allah'tan kork. Zira Allah korkusu her kapının anahtarıdır, her kapıyı açar.<br />
Aklını kullan<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Akl-ı selim sahibi ol. Aklını kullan. Acele etme. Şurası muhakkak ki. acele etmekle eline bir şey geçmez. Acele etmekle ne vaktinden önce akşamı edebilirsin, ne de sabahı. İstediğini elde edebilmek için sabırla akşama kadar çalışmıyor, didinmiyor musun?<br />
Aceleci olma<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Aceleci olma. Zira acele eden hataya düşer, teenni eden de isabet eder, hedefine ulaşır. Acele etmek şeytandandır, şeytanın işidir. Teenni etmek de Allah'tandır. Çok kere seni aceleciliğe sevkeden şey, dünyalık toplama hırsıdır. Rızık ve dünyalık hususunda kanaat sahibi ol. Zira kanaat tükenmez hazinedir.<br />
<br />
Sadece kısmetine ve eline geçene razı ol. Kısmetinde olmayandan da geri dur. Helal ve meşru olandan ayrılma. İşte o zaman zengin olursun. Allah'tan başka hiçbir şeye ihtiyaç duymazsın. Kalbin mutmain olur, sükûnete kavuşur, özün saflaşır, berraklaşır. Zararlı duygu, temayül ve ihtiraslardan arınırsın. Böylece dış gözünde dünya, kalb gözünde ahiret, sır gözünde Allah'tan başkası değersiz olur<br />
Takva güneşiyle beraber ol<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Bütün fiil ve hareketlerinde tevhid güneşi, şeriat güneşi ve takva güneşi ile beraber ol. Zira bu güneş, heva ve hevesin; nefsin, şeytanın ve mahlukata dayanmanın sebep olduğu şirk tuzağına düşmekten seni muhafaza eder. Bu güneş seni Allah yolunda ilerlerken aceleci olmaktan alıkor.<br />
Dünya seni yutmasın<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Dünya denizinden sakın. Onda çok kişiler boğulmuş, ancak pek az kişi kurtulmuştur. O derin bir denizdir. Herşeyi garkeder, kendinde boğar. Ancak Allah dilediği kullarım ondan kurtarır. Tıpkı kıyamet gününde mü'minleri Cehennemden kurtaracağı gibi.<br />
Allah'ı kullarına şikâyet etme<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Allah'ı kullarına şikâyet etmeye kalkışma. Kullara şikâyetçi olma. Allah'a şikâyetçi ol. Allah her şeye kadirdir. Ondan başkası ise hiçbir şeye muktedir değildir. İç sıkıntıları, maruz kalınan musibetleri, mânevi dertleri ve verilen sadakalarla yapılan iyilikleri gizli tutmak da iyilik hazinelerindendir. Sadakayı sağ elinle ver. Sol elinin bundan haberdar olmaması için gayret et.<br />
Dinini satarak dünyalık elde etme<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Meşru yoldan ve helalinden alın teriyle kazandığını ye. Dinini satarak dünyalık elde etmeye ve bu yoldan kazanılmış şeylerle geçinmeye kalkışma. Helalinden ve meşru yoldan kazan. Bu kazancınla başkalarına ikram et. Onlara da yedir, içir. Ta ki aradaki sevgi ve kardeşlik bağlarının devamına ve pekişmesine vesile olsun.<br />
<br />
Tefekkür insanı Allah'a götürür<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Tefekkür kalbin yapacağı işlerdendir. Eğer kendin için bir iyilik görürsen, bir iyiliğe nail olursan, Allah'a şükret. Bir kötülük görürsen de ondan dolayı tevbe et. İşte bu tefekkür sayesinde dinin ihya olur, dirilir, şeytanın da ölür.<br />
<br />
Şöyle denmiştir :  "Bir saat tefekkür, bir gecelik ibadetten hayırlıdır."<br />
<br />
Allah'a ulaşma yolunda yine Allah'ın fiillerini delil getir. Nasıl ki bir sanat eserinden sanatkâra intikal ediliyorsa, Allah'ın muazzam bir sanatı olan bu kâinata bakmakla da Allah'a ulaşılabilir. Onun için Allah'ın sanatı üzerinde tefekkür edersen Allah'a ulaşabilirsin.<br />
<br />
Hakiki imana sahip olan bir mü'minin iki dış gözü, iki de iç gözü vardır. İki dış gözü ile Allah'ın yeryüzündeki sanat eserlerini görür, iki iç gözü ile de Allah'ın göklerde yaratmış olduğu eserleri görür. Bundan sonra onun gözünden perdeler kaldırılır. Neticede Allah'ın yakın ve sevgili kullarından olur. Sevgiliden hiçbir şey gizlenemeyeceğine göre, Allah'ın sevgili kullarından olan bu kişiden de İlâhî sırlar gizlenmez.<br />
<br />
Dünyada ebedî kalmak için yaratılmadın<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Sen dünyada ebedî kalmak için yaratılmadın. Allah'ın yoluna uymayan bir yaşayış içindesin. İçinde bulunduğun bu hali hemen değiştir.<br />
<br />
Kendini Allah'ın takdirine teslim et. Sonra Onunla birlikte ol. Nasıl bir binanın önce bir temele, sonra da duvarlara ihtiyacı varsa, her işin de önce bir temele sonra da bir yapıya ihtiyacı vardır. Senin yolunun temeli, Allah'ın takdirine teslim olmak, yapısı da Onunla birlikte olmandır. Bu esasa yapış, ömür boyu, gece gündüz buna devam et.<br />
Ahiret için hazırlan<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Sen, ömründen sadece bir gün kaldığını farzet ve ecel meleğinin geleceğini düşünerek ve ahiret için hazırlan. Dünya hak erenleri için bir kuvvet kazanma ve pişip olgunlaşma yeridir.<br />
<br />
Dünyan ve ahiretin için çalış<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Mü'min hem dünyası için çalışır, hem de âhireti için. Dünyası için, ihtiyacı kadar çalışır, kanaat eder. Tıpkı yolcunun ihtiyaç miktarı azık alması gibi. O dünyadan bundan daha fazlasını almaz. Cahilin bütün düşüncesi dünyadır, dünyalıktır. Arifin düşüncesi ise âhirettir, Allah'tır<br />
<br />
Kalbinle Allah'a dön<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Dünya bir denizdir, iman da gemidir. Kaptan ise ibadet ve taatlerdir. Ahiret de bu denizin sahilidir. Kalbinle Allah'a dön. Allah'a tevekkül eden kişi, Ona dönen kişi demektir.<br />
<br />
 ibadetine aldanma<br />
ibadetine aldanma<br />
Ey oğul!<br />
Herkese iyi niyetli ol<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Kimseye eziyet etmemeye ve zarar vermemeye gayret et. Herkese karşı iyi niyetli ol.<br />
<br />
<br />
<br />
İbadet ve taatine aldanma. Allah'ın onları kabul etmesini iste. Şu anda sen Allah'a kulluğunu yapma gayreti içindesin. Olur ki içinde bulunduğun bu durumdan başka bir duruma düşebilirsin.<br />
<br />
Amelini Allah rızası için yap<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Sana amellerinde ihlas gerek. Amellerini sırf Allah rızası için yapmalısın. Gözünü, amellerinden ve onlara gerek insanlardan, gerekse Allah'tan karşılık beklemekten uzak tut.<br />
<br />
Sofrana fakirleri ortak et<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Oruç tut. İftar ederken sofrana fakirleri de ortak et, onlara de yedir. Tek başına yiyip içme. Böyle yapmayan kimsenin fakir olup dilenciliğe düşmesinden korkulur.<br />
<br />
<br />
Kendi nefsine ağla<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Bu halinden utanmıyor musun? Kendi nefsine ağla, gözyaşı dök. Zira bu halinle sen doğruya ve başarıya ulaşmaktan mahrum kalırsın. Hiç utanmıyor, haya etmiyor musun ki, bugün itaatkâr oluyorsun, yarın âsi oluyorsun. Bugün ihlaslı oluyorsun, yann riyakâr.<br />
<br />
Çalış, didin; yardım Rabbindendir<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Çalışmadan ayağına hiçbir şey gelmez. Bazı şeyler de sana mutlaka lâzımdır. Çalış, didin; yardım, izzet ve celal sahibi Rabbindendir. Üzerinde bulunduğun bu denizde hareket et, dalgalar devamlı seni üstte tutacak ve sahile ulaştıracaktır. Dua senden, cevap vermek Rabbindendir. Çalışmak senden, başarı Allah'tandır. Kötülükleri terk etmek senden, hamiyet ve gayret vermek Allah'tandır. İstediğin şeyde dürüst ol, samimi ol, ihlâslı ol. Allah sana yakınlık kapısını mutlaka gösterecektir.<br />
<br />
Karşılık beklemeden hizmet etmeye çalış<br />
Ey oğul!<br />
<br />
En iyisi zayıflık zamanında başkalarından bir şey isteme. Ayrıca sende idrak edemeyeceğin ve başkalarına anlatamayacağın, göremeyeceğin ve başkalarına gösteremeyeceğin bir hal bulunmamalıdır. Eğer karşılık beklemeden ve almadan vermeye gücün yeterse hemen yap. Karşılık beklemeden hizmet edebiliyorsan hemen yap. Allah yolunun yolcuları, yaptıklarını sırf Onun için, Onun rızasına uygun olarak yaptılar. Allah da, hoşlarına gidecek şeyleri, dünyada da, âhirette de onlara gösterdi ve gösterecektir<br />
<br />
Kalbinin istemediği dünyalığı bırak<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Eline bir dünyalık geçtiği ve kalbinin de ondan hazzetmediğini gördüğün zaman onu bırak, alma. Kalb, iyi ile kötüyü, faydalı ile zararlıyı, hayır ile şerri birbirinden ayırd etme melekesine sahiptir. Himmet ve gayretin nisbetinde Allah'ın lütfuna mazhar olursun. Allah'tan başka ne varsa kalben hepsinden sıyrıl, hepsinden uzaklaş. Ta ki ona yaklaşabilesin.<br />
<br />
Allah'ın rızasına ulaşmaya çalış<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Allah'ın rızasına ulaşmaya çalış. O senden razı olmuşsa bil ki seni sevmiştir. Rızık ve geçim endişesini kalbinden çıkar. Zira sen gönül huzuru içinde çalıştığın müddetçe sıkıntısız olarak rızkın Allah'tan gelecektir. Kalbindeki düşünceleri, tasalan, endişeleri at. Bir tek tasan olsun :  O da Allah'a layık bir kul olup olmama endişesi... Bu mertebeye ulaşabildiğin an diğer bütün tasalarına Allah kâfidir.<br />
<br />
<br />
Derdi sabırla karşıla<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Sana herhangi bir dert geldiği zaman onu sabır eliyle karşıla ve devası gelinceye kadar sakin ol. Deva gelince de onu şükürle karşıla. Bu hale geldiğin zaman peşinen ebedi zevkli safalı bir hayatta olursun.<br />
Tevbe ile günah elbiseni çıkar<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Nefis ile birlikte olma. Hevesinle birlikte olma. Dünya ile de birlikte olma. Öyle ise hemen günahlarına tevbe et, bir daha işlememeye azmeyle. Onlardan sıyrıl. Seri adımlarla Mevlana koş. Tevbe ettiğin zaman hem dışın, hem de için tevbe etmiş olsun. Tevbe, Allah'ın katında makbul kul olmanın temelidir. Halis bir tevbe ile ve Allah'tan hakikaten haya etmek suretiyle üzerindeki günah elbisesini çıkar, at.<br />
Dünya ile âhireti biraraya getir<br />
Ey oğûl!<br />
<br />
Dünya ile âhireti biraraya getir. Her ikisini de aynı yere koy. Kalbin dünya ve ahiret düşüncesinden arınmış olarak ve çırıl çıplak bir şekilde Mevlan ile tek başına ol. Allah'tan başka herşeyden arınmadıkça Ona yönelme. Halka bağlanıp kalarak Haktan ayrı kalma. Bütün bu sebepleri kopar, at. Allah'a giden yoldaki engelleri birer birer bertaraf et. Bütün bunları yaptıktan sonra dünya ve âhireti bıraktığın yere var. Dünyayı nefsine ver, âhireti kalbine koy, Mevlâyı da özünde tut.<br />
Nefsini itaat altına al<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Bu zaman âhirzamandır. Nifak çarşısı açılmıştır. Yalan çarşısı açılmıştır. Münafık, yalancı, deccal kişilerle oturmayınız. Yazık sana ki, nefsin münafıktır, yalancıdır, kâfirdir, fâcirdir, müşriktir. Böyle olduğu halde sen onunla nasıl oturuyorsun? Ona muhalefet et, asla muvafakat etme. Onu bağla, asla salıverme. Onu hapset, zindana at. Kendisine ancak zaruri olan haklarını ver. Fazla verme. Onu mücahedelerle kahret, itaat altına al!<br />
Gönülleri hakka davet et<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Büyük insanları yıkıp mahveden küçük hatalar, sürçmeler ve kaymalardır. Zahitleri mahveden nefsanî ihtiraslardır. Hak erenlerini mahveden yalnızlık anlarındaki kötü düşünceler, hatıra gelen kötü fikirlerdir. Sıddıkları mahveden bir anlık kötülüktür. Onların bütün meşguliyetleri, kalblerini uygunsuz düşüncelerden korumak ve muhafaza etmektir. Onlar Hakka davet mevkiinde bulunan kişilerdir. İnsanları Allah'ı tanımaya davet, ederler. Gönülleri Hakka davet etmekten bir an bile geri durmazlar.<br />
Allah'ı daima görür gibi ol<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Yalnızlık anlarında öyle bir takvaya ihtiyacın var ve öyle bir takvaya sahip olmalısın ki, seni günahlardan ve günaha sürükleyecek kaymalardan alıkoysun. Öyle bir murakabeye ihtiyacın var, öyle bir murakebeye sahip olmalısın ki, Allah'ın daima seni görmekte olduğunu sana hatırlatsın. İşte sen yalnızlık anlarında böyle olmaya muhtaçsın, mecbursun. Bundan başka, nefis, heva ve şeytanla savaşmaya muhtaçsın.<br />
Takvaya sarıl<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Sana takva gerek. Takvaya sarıl, muttaki ol. Sana şeriat gerek, şeriatın esaslarına sarıl. Nefse, şehevî arzulara, şeytana ve kötü kişilere muhalefet etmeli ve onlara uymamalısın. Mü'min kişi bu hususlarda devamlı cihat halindedir. Öyle ki, başından miğferi hiç eksik olmaz, kılıcı asla kınına girmez, atının sırtı hiç eğersiz kalmaz. Uykuyu bile hak erenlerinin uyuduğu niyetle uyur. Hak erenleri düşmana galip gelebilmek için zindelik kazanmak maksadıyla uyurlar. İhtiyaç dolayısıyla yemek yerler. Ancak zaruret halinde konuşurlar. Mecbur kalmadıkça âdetleri dilsizlik ve sükûttur. Onları ancak Allah'ın takdiri konuşturur. Bu dünyada onların dilini Allah hareket ettirir, konuşturur. Tıpkı yarın Kıyamet gününde organlarını konuşturacağı gibi...<br />
Önce kendini düzelt<br />
Evliyalar Sultanı, Gavs-ı Âzam olarak meşhur olan ilim ve hikmet kutbu Abdülkadir Geylânî Hazretleri 1077'de Hazar Denizinin güneyinde bulunan Geylan'da dünyaya geldi ve 1166 tarihinde Bağdat'ta hayata gözlerini yumdu. Hem anne, hem de baba tarafından Peygamberimizin neslinden gelen Abdülkadir Geylânî Hazretleri hem ilmi, hem de manevî hali ile yüzyıllar boyu muhtaç gönüllere İlâhi aşkı yansıtmıştır. Öyle ki, Müslüman olmayanlar bile onun büyüklüğü karşısında eğilmişlerdir.<br />
<br />
Abdülkadir Geylânî Hazretlerinin gerek dergâh ve medresesinde yaptığı sohbetler, gerekse camideki vaaz ve nasihatleri talebeleri tarafından yazılıyor ve muhafaza ediliyordu. Bizim istifade ettiğimiz Fütûhü'l-Gayb ve Fethu'r-Rabbânî isimli eserleri 1150-1152 yılları arasında yaptığı sohbetlerden oluşmuş ve yakın talebesi Afif tarafından kaleme alınmıştır.<br />
<br />
Abdülkadir Geylânî Hazretlerinin sohbetleri ve hitabelerinin muhatapları her kesimden insanlardır. Fakat özellikle Fethü'r-Rabbâni deki hitabeleri daha çok "Ey oğul!" şeklindedir ve çoğunlukla nefse hitap eder, nefse ağır darbeler indirir, nefsin yapısında bulunan şirk, nifak, yalan, riya ve isyan gibi kötülükleri temizlemeye çalışır.<br />
<br />
Abdülkadir Geylânî Hazretlerinin en önemli eserlerinden olan 620 sayfalık Fethü'r-Rabbâni´den derlemeye çalıştığımız bu öğütler, hemen herkesin ortak derdini dile getirmekte ve çareler göstermektedir. Bu vesile ile bir aczimi itiraf edeyim :  Bir an için kendimi Abdülkadir Geylânî Hazretlerine muhatap olarak kabul ettim, ancak dayanamadım. Çünkü insanda öyle ağır bir nefis ameliyatı yapıyor ki, uzun süre tahammül etmek mümkün olmuyor. Bunun için ağır dersleri değil de, umumi öğütleri derlemeye çalıştık.<br />
<br />
<br />
<br />
Önce kendini düzelt<br />
<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Önce kendi nefsine öğüt ver, kendi nefsim düzelt. Sonra da başkalarına öğüt ver, başkalarını düzeltmeye çalış. Sana önce kendi nefsinin özelliklerini, kendi nefsinin ne durumda olduğunu bilmen lazım. Kendinde ıslaha muhtaç bir hal var oldukça başkalarını düzeltmeye, başkalarına öğüt vermeye kalkışma. Eğer kendinde ıslaha muhtaç bir hal bulunduğu halde bunu bırakır da başkasının ıslahına kalkışırsan yazık sana!<br />
<br />
Başkalarını nasıl ve hangi hallerde kurtarabileceğini bilirsin. Sen kendin kör isen, bir başkasının elinden tutup nasıl bir yere götürebilirsin? Gözleri görmeyen birisinin bir başkasının elinden tutup bir yere götürmesi mümkün olmadığı gibi, kendi nefsini ıslah etmemiş birisinin de başkalarını irşat edip Allah'a götürmesi mümkün değildir. Ancak kendi gözleri gören kişi başkalarını bir yerden bir yere götürebilir.<br />
<br />
Denize düşen ve yüzme bilmeyen birisini ancak mahir yüzücü olan birisi kurtarabilir. Aynen bunun gibi, Allah'a insanları ancak Onu tanıyan birisi götürebilir. Allah'ı tanımayan kişiye gelince, Ona giden yolda bu kişi insanlara nasıl rehberlik edebilir ki?<br />
<br />
Sana Allah'ın tasarrufundan bahsetme ihtiyacını duymuyorum. Sen Onu seversin, amellerini sırf Onun rızası için yaparsın. Asla Ondan başkası için yapmazsın. Ondan korkarsın, Ondan başkasından asla korkmazsın.<br />
<br />
Ahlakı düşüklerden uzak dur<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Ahlakı düşüklerden uzak dur. O zaman halis mü'min olursun. Hükümde hakkaniyet üzere ol. O zaman ilimde halis olursun.<br />
<br />
Kalbini helâl yemekle temizle<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Helâl yemek suretiyle kalbini temizle. İşte o zaman Rabbini tanırsın. Lokmanı, elbiseni ve kalbini temizle. İşte o zaman safi, temiz olursun. Henüz vakit geçmeden kalbinle Rabbine dön. Sen iyi kimselerin hallerini dilinle anlatmak ve o halleri de kendin için temenni etmekle yetindin. Tıpkı avucuna suyu alıp yumruk yaparak sıkan kişi gibi ki, elini açtığı zaman orada bir şey bulamaz<br />
<br />
İhlâs sahibi ol<br />
Ey oğul!<br />
<br />
İlim ve irfan öğren ve ihlâs sahibi ol. Ta ki, nifak, ikiyüzlülük ve samimiyetsizlik tuzağından kurullasın, ilim ve irfanı halkın teveccühünü kazanmak ve dünyalık top lamak için değil, Allah'ın rızası için öğren. İlim irfanı gerçekten Allah rızası için öğrendiysen Onun emirlerini sevgiyle yerine getirir ve Ona karşı huşu içinde bulunursun. Diğer insanlara karşı mütevazi olursun.<br />
<br />
Dünyalık için kimseyle çekişme<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Sakın sakın! Sen sen ol, dünyalık hususunda kimseyle çekişme, didişme. Kimsenin elindeki kısmete mani olmaya kalkışma. Zira herkesin nasibi mutlaka kendisini bulur. Eğer kaderde elinden alınması varsa, o da olur. Bu senin isteğinle olmaz.<br />
<br />
Kadere razı olmak; kavga, çekişme ve didişme sonunda dünyalık elde etmekten daha güzeldir. Zira Allah'ın takdirine razı olmak her hal ü kârda hayatı güzelleştirir, tatlılaştırır, huzurlu kılar.<br />
<br />
<br />
Allah'ı kalbin ve kalıbınla an<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Allah'ı önce kalbinle zikret, sonra da kalıbınla, dilinle. Onu kalbinle bin defa, dilinle de bir defa zikret.<br />
<br />
Abdulkadir-i Geylani (KSA)<br />
Hz. Pir Abdulkadir-i Geylani (KSA) Hz.leri'nin oğlu Şeyh Musa (RA) Hz.leri babasından naklen anlatıyor : <br />
<br />
"Karada bazı seyahatlarımı yapmaya çıkmıştım, fena halde susamıştım. Fakat etrafta su denilen bir şey yoktu. Biraz sonra, semada bir bulut belirdi. Beni güneşten korumaya başladığı gibi, üzerime çığa benzeyen bir şey yağdırdı. Ondan kana kana içtim, derken bir nur belirdi. O nurun canibinden çağırıldım.<br />
<br />
"Ey Abdulkadir! Sen senin Rabbinim. Sana haram olan şeyleri mubah kıldım, senden başkasına yasak ettiğim şeyleri sana helal kıldım." dedi.<br />
<br />
Gavsul Azam (KSA) Hz.leri :  "Ben Allah (CC) Hz.leri'nin huzurundan kovulmuş olan şeytandan Allah'a (CC) sığınırım. Sus ey lain.'"diye bağırınca baktım ki, o nur karanlık, o surat da duman oluverdi.<br />
<br />
Aynı ses bana hitab etti :  "Ey Abdulkadir! Sen, ilminin sayesinde Rabbinin hükmü ile, çeşitli oyunuma gelmeyerek kurtuldun. Halbuki ben bu gibi ahvalde ehli tarikten yetmiş kişiyi yoldan çıkarmışımdır." dedi.<br />
<br />
Hz. Pir'e (KSA) sordular :  "Onun şeytan olduğunu nasıl anladın?"<br />
<br />
O da (KSA) cevaben buyurdu :  "Sana haram olan şeyleri helal ettim sözünden... Çünkü Allah (CC) Hz.Ieri hiçbir zaman böyle çirkin tekliflerde bulunmaz ve benim Rabbim (CC) tek cihetten değil, bütün cihetlerden hitab eder."<br />
<br />
<br />
 Sakın yaptığın işlerde ve bulduğun manevi halde kendi gücünü görmeyesin. Bu hal kişiyi azdırır ve YARATAN’ın rahmet nazarından uzak kılar. Sakın sözünü dinletme ve kabul ettirme hevesine de kapılmayasın. Önce temeli at sonra üzerine binayı çık. Kalbini derin kaz ki oradan hikmet pınarları fışkırsın, sonra ihlas ve iyi işlerle o binayı yükselt. Bu işlerden sonra halkı o köşke davet et.<br />
<br />
» Başkasında bulunan bir hatayı defetmek istersen nefsinle yapma, imanınla yap. Kötülükleri ancak İMAN yıkar. Bu durumda RABB’in sana işlerinde yardımcı olur. O kötülüğü yok etmek için arkadaş olur, O kötülüğü ezer ortadan kaldırır. Eğer bir kötülüğü nefsin için, halkın seni tanıması için ortadan kaldırmaya niyet edersen rezil olursun. Her işte HAKK’ın rızası aranmalıdır.<br />
<br />
» İSLAM gömleğin yırtık, İMAN elbisen pis, kalbin cahil, için kederle dolu. Gönlün İSLAMİYET’e açık değil. İç alemin harap, dışın mamur, bütün sayfaların günah karası. Sevdiğin ve arzuladığın yalnızca dünya.<br />
<br />
» Kabir kapısı açık ve ahiret sana doğru gelmekte. En kısa zamanda aklını başına topla, yalnız dünya azığı toplamaktan vazgeç de ahiret azığını toplamakta acele et…<br />
<br />
» Sabırlı kulların bu dünyada çektiği cefa, Yüce Allah’ın (C.C) gözünden kaçmaz. Siz bir an olsun O’nun uğruna sabır yolunu tutun, yıllarca ecrini alırsınız. Ömrü boyunca “Kahraman” lakâbıyla gezen, onu bir anlık cesareti sonunda kazanmıştır.<br />
<br />
» Ey evlad, önce nefsine öğüt ver, onu yola getir, sonra da başkalarını… Senin henüz ıslaha muhtaç hallerin var, bunu sen de biliyorsun. Bunu bildiğin halde başkalarının islâhı ile uğraşma yolunda nasıl başarılı olabilirsin? Gözlerin bir adım öteyi görmüyorken körleri neyle yola getirme sevdasındasın?<br />
<br />
» Size gereken, Yüce Yaratanı sevmek ve O’ndan başka kimseden korkmamaktır. Ve bütün işleri onun rızasını gözeterek yapmak… Bunlar “Kalp” le olur, dil gürültüsüne getirip söze boğmakla olmaz. Sonra mihenk taşına vurulunca utanırsın. Kuru davaya kimse inanmaz. Halk arasında söylediğin sözleri yalnız kaldığında söylüyormusun?… Aynı duyguları tek başına kaldığın zaman da duyman mümkün oluyor mu?… İşte bunları yapabiliyorsan mesele yok… Kapı önünde “TEVHİD”, içeriye girince “ŞİRK”, yakışır mı? Bu, nifak, ikiyüzlülük alametidir, içi bozuk olmanın ta kendisidir. Acırım sana, sözün kötülükten sakınma hakkında, kalbin ise fitne çıkarmaya istekli. Şükrü dilinden bırakmıyorsun, ama kalbin daima itiraz halinde.<br />
<br />
» Geliniz aşırı, uygun olmayan arzularımızı bir yana atıp YARATANIMIZA koşalım. Bu yolda biraz perişanlık çekelim. Ne olur sanki biraz zahmet çeksek? O’na vardıktan sonra bütün çekilen sıkıntılar unutulur. İçimize ve dışımıza hükmeden nefsimizi HAK yoluna çevirelim, Rabbimizin Elçisine, Sevgilisine başvuralım, O’nun eteğini bırakmayalım.<br />
<br />
» Bütün amacın yemek, içmek ve arzularının tatmini olmasın. Bunların hepsi amaç değil, Yüce ALLAH’a (C.C.) ulaşmak için birer araçtır. Bütün hedefin sana en çok gerekli olana ulaşmak olmalı. Sana en gerekli olan ise YARATAN’ındır. O’nu ara. Her şeyin bir bedeli olur. Dünyaya AHİRET, yaratılmışlara ise bedel YARATAN’dır. Dünyayı kalbinden atarsan yerini HAK alır.<br />
<br />
» Yaşadığın günü ömrünün son günü bil, işlerini ona göre ayarla. Bu duygu sana yeter.<br />
<br />
» “ALLAH’tan (C.C) başka ilah yoktur,” dediğinde bir “DAVA” peşine düştün demektir. Her davada şahit isterler, şahidi olmayan davasını kaybeder. Ayrıca bu uğurda gelecek her türlü sıkıntıya göğüs gerip, sabır göstermek de birer şahid sayılır. Bunları yaparken İHLAS’lı olmak gerekir.<br />
<br />
» Hiçbir söz amelsiz ve ihlassız kabul edilmez. Kainatın Efendisinin (S.A.V) yolu İHLAS’tan ibarettir.<br />
<br />
» Dünyalık toplarken dikkatli ol. Gece odun toplayan gibi olma. Elini uzattığında neyi alacağını önceden kestirmelisin.<br />
<br />
» Gece odun toplayan eline geçeceğini bilemez, seni de ona benzetiyorum. Ayık ol, sonra felaket büyük olur.<br />
<br />
HAK’la çekişme, nefsin için O’nu kötüleme, malın azaldı diye O’nu itham etme, insanlar sana yüz vermiyor diye O’nu suçlama. Suçu kendinde ara. Her işin kendi keyfine uygun olmasını istiyorsun, en büyük hüküm senin mi yoksa O’nun mu? Sen mi fazla biliyorsun yoksa O’ mu? Merhametin O’nunkinden fazla mı?<br />
<br />
» Sen ve bütün yaratıklar O’nun kuludur. Her şeyde yalnız O’nun hükmü geçer bunu sakın unutma.<br />
<br />
» YARATAN’ın rızasına erme yolunda yapmacık hareketler fayda getirmez, bu yolda yersiz arzu ve boş temenni ile yürünmez. Hele içi başka dışı başka birinin eline hiçbir şey geçmez. Bir de yalancılık ortaya çıkarsa felaket o zaman başlar. Eğer bu hallerin azı sende varsa hemen tevbe et ve tevbeni bozma. Tevbe etmekten ziyade, tevbeyi bozmamak esas hünerdir.<br />
<br />
» Böbürlenmeyi bırakın, Yüce ALLAH’a (C.C) karşı büyüklük satmakta neymiş? Kullara da kibirli davranmayın, haddinizi bilin. Varlığınıza tevazuyu yerleştirin. Önceden ne olduğunuzu düşünün; bir damla su.<br />
<br />
» Sonrası ne olacak malum…Bir hendeğe yuvarlanacak bir ağırlık. Hali böyle olana büyüklük taslamak yaraşır mı?<br />
<br />
» Hırsa kapılmayın, kötü arzular sizi esir etmesin. Dünyalık adamların kapısını aşındırmayın. Ezilip büzülerek onlardan dünyalık dilenmek size yakışmaz, sabırla doğru yoldan nasibini arasan daha iyi olmaz mı? Ya bir de yaptığın dilenciliğin sonu boşa çıkarsa… Sevgili Peygamberimizin (S.A.V) “En büyük belâ, nasibte olmayanı aramaktır,” buyruğunu hiç duymadın mı? Nasibte olmayanı kullar hiçbir zaman veremez. Dünya oğullarının buna hiçbir zaman gücü yetmez.<br />
<br />
» Ey ilim iddiasında bulunan, hani ağlaman? Yüce ALLAH’ın (C.C) korkusundan gözlerin yaşarıyor mu? O’ndan korkman ve günahları itirafın nerede? Nefsinle cenk etmek ve onu terbiye etmek yok mu? O’nu HAK tarafına çağırman nerede?<br />
<br />
» Bunların hiçbiri sende yok. Bütün derdin kasa, masa, yemek ve eğlenmek. Aklını başına al. Dünyadaki nimetlerden sana gelecek bir kısmetin varsa gelir, üzülme içini ferah tut. Bekleme yükünden kurtulursun, hırsın ağırlığı seni yormaz. Eğer bu şekilde davranmazsan, bütün bu uğraşmalarından sana ne kalacak dersin? Sadece bir yorgunluk ve ağır bir hesap…<br />
<br />
» Doğruluk olmadan bilginin sana ne yararı dokunur? Doğruluğun olmadığı için bilgi sana bela olur. Öğrendin, namaz kıldın, oruç tuttun sebebi sana mal versinler, iyiliğini görsünler, seni öğsünler oldu. Sana yakışır mı bu düşünceler?<br />
<br />
» Farzet ki halkın sana ilgisi arttı, bunun ölüm anındaki sıkıntıya faydası olur mu acaba? Seni sevenlerle aranda uçurumlar olacak o anda. Topladığın malları başkaları paylaşacak, hesabı ve cezası da sana kalacak<br />
<br />
» Yazık sana! Cehennemlik işleri yaparken cenneti umuyorsun. Geçici şeylerle avunuyor onları seviyor ve senin sanıyorsun. Ama yakında elinden alacaklar.<br />
<br />
» Yaratan hayatı sana emanet olarak verdi, O’nun rızası yolunda yaşamanı emretti. Sen ise kendi isteğin, heveslerinin peşinde hayatını tükettin. Sana verilen zenginlik, makam, sıhhat birer emanettir. Bütün bunları YARATICININ rızasına uygun yolda kullan.<br />
<br />
» Ey evlad, ana rahminde seni kim besledi. O halde iken ne kadar acizdin, bu hale seni getiren kim? Sen ise kendi varlığına ve halka dayanmaktasın, parana, mevkine, bilgine güveniyorsun. Güvendiklerin bugün var yarın yok olabilirler. Yüce ALLAH’tan (C.C) başka her kime güveniyor veya kimden korkuyorsan o senin ilahındır. Yakında bütün güvendiklerin yok olur kullarla aran açılır, sana karşı kalpleri katılaşır, kapıları yüzüne vururlar seni kapı kapı dolaştırırlar. Çağırsan yardımına koşan olmaz.<br />
<br />
» Bütün bunlara sebeb Hak’tan başkasına güvenmiş olman, O’nun nimetlerini başkalarından bilmiş olmandır.<br />
<br />
» Yüce ALLAH’ın (C.C) dininde olmayan şeyleri yapmaya çalışma. Elinde iki şahit olsun; biri KUTSAL KİTABIMIZ, diğeri SÜNNET-İ RESULALLAH. Bunlar seni RABBİNE ulaştırır. Ama sen bu şahitleri bırakıp nefsinin peşinden gitmeye devam ediyorsun. Elinde iki şahidin var; biri zayıf aklın, diğeri de şahsi arzun. Şüphesiz bunlar seni ateşe iter. Firavun gibilerin arasına katar.<br />
<br />
» Ey içi bozuk, yakında öleceksin, öldükten sonra yaptıklarına çok pişman olacaksın ama çok geç…Dilin güzel söze alıştığı için konuştu ve aldandı, ama kalbin hiçbir şeyden anlamaz bir halde. Bu durum seni kurtarmaz. Güzel konuşmayı kalb yapmalı, yalnızca dilin iyi söz söylemesi faydasızdır.<br />
<br />
» Ey ALLAH (C.C) yolcularını bulamayan; varlığını ve yaratılmışları HAK varlığına perde eden kişi; ağla, başkasına bir ağlarsan kendine bin defa ağla.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Abdulkadir Geylaniden  Öğütler</span><br />
<br />
Rabbine itaatte nefsine muhalefet et<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Eğer kurtuluş istiyorsan, Rabbine itaatte nefsine muhalefet et. Nefsinle birlikte olmakta devam ettiğin müddetçe insanları ve diğer varlıkları tanıyamazsın. Dünya sevgisi ile dop dolu olduğun müddetçe âhireti tanıyamazsın. Ahiret sevgisi ile dolmadıkça âhirette Rabbini göremezsin. Nefis devamlı kötülüğe meyillidir, bu onun fıtratıdır, huyudur. Onun fıtratı bu olunca, artık var, ötesini sen düşün, neler yapmaz ki?<br />
<br />
Ahiret endişesini öne al<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Ahiret endişeni dünya endişesinin önüne al. Eğer böyle yaparsan her ikisini de kazanır, her ikisinden de kârlı çıkarsın. Dünya endişesini ahiret endişesinin önünde tuttuğun takdirde, senin için bir ceza olmak üzere her ikisinden de hüsrana uğrarsın. Dünya sevgisini kalbinden çıkardığın zaman dünyalık olarak elde ettiğin bir şeyde de bereket olacaktır.<br />
<br />
Allah'a hizmet et<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Hizmet edersen, hizmet olunursun. Haddi aşmazsan kurtulursun. Allah'a hizmet et. Onun yolunda ol. Onun yolunu bırakıp da sana ne zararı, ne de faydası dokunan şu devlet adamlarının hizmetçiliğini yapma. Onlar şimdiye kadar sana ne verdiler? Kısmetinde olmayan bir şeyi sana verebilirler mi?<br />
Bütün isteklerin Allah'tan olsun<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Eğer dünya tasalarından sıyrılmaya gücün yetiyorsa hiç durma, hemen sıyrıl. Aksi halde seri olarak kalbinle Allah'a koş. Onun rahmetine yapış. Ta ki kalbinden dünya tasaları çıksın. O her şeye kadirdir. Her şeyi bilir. Her şey Onun kudret elindedir. Onu kendisine imanla ve kendisinin marifeti ile doldurmasını iste.<br />
<br />
Ayrıca sana sarsılmaz bir iman vermesini, senin kalbinde kendisine ünsiyet peyda etmesini ve senin bütün uzuvlarını kendisine itaatle meşgul hale getirmesini iste. Bütün bunların hepsini Allah'tan iste. Kendin gibi faninin önünde zelil durumlara düşme. Bütün isteklerin Allah'tan olsun, asla başkalarından olmasın. Bütün muamelen Allah'la beraber olsun ve Allah için olsun, asla Ondan başkası için olmasın<br />
<br />
Şu kimselerle dostluk kur<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Kendileriyle dünyada sırf dünyalık için arkadaşlık ve dostluk ettiğin şu kişileri yarın göremeyeceksin. Aranız ayrılacak. Kötü dost ve arkadaşlarla aran nasıl ayrılmasın ki, sen onlarla Allah için değil, Allah'tan başka şeyler için dostluk ettin. Eğer insanlarla mutlaka dostluk, arkadaşlık ve ahbaplık etmen gerekiyorsa, takva sahibi, arif, ilmi ile âmil, yalnız Allah'ın rızasını isteyen ve Allah'ın nazarında itiban olan kişilerle dostluk ve arkadaşlık et. Şu kimselerle dostluk ve arkadaşlık kur : <br />
<br />
1. Seni Allah'a yaklaştırsın.<br />
<br />
2. Seni dalaletten kurtarsın, doğru yola çeksin.<br />
<br />
3. Seni dünyaya kulköle olmaktan kurtarsın.<br />
<br />
4. Önüne ahiret nimetlerini sersin.<br />
<br />
5. Seni nefsin esaretinden kurtarsın, hürriyete kavuştursun.<br />
<br />
6. Seni yılanların, akreplerin ve vahşi hayvan tabiatlı insanlardan kurtarsın, rahata, huzura kavuştursun.<br />
Cahillerle arkadaşlık etme<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Cahillerle arkadaşlık ediyorsun, bu durumda onların cehaletinden sana da bulaşabilir. Ahmaklarla arkadaşlık etmek, aldatıcı bir arkadaşlıktır. Sağlam inançlı, alim ve ilmi ile amel eden mü'minlerle arkadaşlık et. Mü'min iman kuvveti sebebiyle diğer insanlara karşı daima neşeli ve güleryüzlü görünmeye, hüznü de Allah ile kendi arasında gizli tutmaya muktedir olabilir. Mü'minin hüznü daimidir, çünkü tefekkür eder. Çok ağlar, az güler.<br />
<br />
Bunun için Peygamber Sallallahü Aleyhi Vesellem, "Mü'min için, Rabbine kavuşmanın dışında rahat yoktur" buyururlar.<br />
<br />
Kalb ve gönül ehli ile arkadaş ol. Onların sohbetlerinde bulun. Ta ki senin de bir kalbin, bir gönlün olsun.<br />
<br />
Dine sarıl<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Başkaları tarafından uyandırılmadan önce uyan. Dine sarıl. Dinine sahip kişilerin arasına katil. Onlarla birlikte ol. Asıl insan olanlar dinine sarılmış olanlardır. İnsanların en akıllısı, Allah'a itaat eden, Onun dinine, kitabına sarılan ve yaşayışını Allah'ın ahkâmına uygun geçiren insandır. İnsanların en cahili de Allah'a isyan eden, yaşayışını Onun dinine, kitabına ve ahkâmına uygun olarak geçirmeyen kişidir.<br />
Kötü kişilerle arkadaşlık etme<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Kötü kişilerle arkadaşlık etmen, iyi kişiler hakkında kötü düşüncelere sürükler. Hep kötü insanlarla beraber oldukça iyi ve salih kişiler seni kötü bir insan olarak görürler<br />
<br />
Allah'ın rızasına dön<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Dua ipini uzat. Allah'ın rızasına dön. Kalbin itiraz ettiği halde dilinle dua eder duruma düşme. Dilinle yaptığın duaya kalbin de inansın ve iştirak etsin.<br />
<br />
Amellerini güzel yap<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Güzel ameller işlemekte tembellik etme. Zira tembellik edenler ebediyen mahrum kalırlar. Bu arada daimi bir pişmanlık da peşlerini bırakmaz. Amellerini güzel yap. Unutma ki, Allah hem dünya hayatı ile, hem de ahiret hayatı ile sana karşı cömertlik etmiş, ikramda bulunmuştur.<br />
Allah korkusu her kapının anahtarıdır<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Önünde kapalı bir kapının kalmamasını istersen izzet ve celâl sahibi olan Allah'tan kork. Zira Allah korkusu her kapının anahtarıdır, her kapıyı açar.<br />
Aklını kullan<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Akl-ı selim sahibi ol. Aklını kullan. Acele etme. Şurası muhakkak ki. acele etmekle eline bir şey geçmez. Acele etmekle ne vaktinden önce akşamı edebilirsin, ne de sabahı. İstediğini elde edebilmek için sabırla akşama kadar çalışmıyor, didinmiyor musun?<br />
Aceleci olma<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Aceleci olma. Zira acele eden hataya düşer, teenni eden de isabet eder, hedefine ulaşır. Acele etmek şeytandandır, şeytanın işidir. Teenni etmek de Allah'tandır. Çok kere seni aceleciliğe sevkeden şey, dünyalık toplama hırsıdır. Rızık ve dünyalık hususunda kanaat sahibi ol. Zira kanaat tükenmez hazinedir.<br />
<br />
Sadece kısmetine ve eline geçene razı ol. Kısmetinde olmayandan da geri dur. Helal ve meşru olandan ayrılma. İşte o zaman zengin olursun. Allah'tan başka hiçbir şeye ihtiyaç duymazsın. Kalbin mutmain olur, sükûnete kavuşur, özün saflaşır, berraklaşır. Zararlı duygu, temayül ve ihtiraslardan arınırsın. Böylece dış gözünde dünya, kalb gözünde ahiret, sır gözünde Allah'tan başkası değersiz olur<br />
Takva güneşiyle beraber ol<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Bütün fiil ve hareketlerinde tevhid güneşi, şeriat güneşi ve takva güneşi ile beraber ol. Zira bu güneş, heva ve hevesin; nefsin, şeytanın ve mahlukata dayanmanın sebep olduğu şirk tuzağına düşmekten seni muhafaza eder. Bu güneş seni Allah yolunda ilerlerken aceleci olmaktan alıkor.<br />
Dünya seni yutmasın<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Dünya denizinden sakın. Onda çok kişiler boğulmuş, ancak pek az kişi kurtulmuştur. O derin bir denizdir. Herşeyi garkeder, kendinde boğar. Ancak Allah dilediği kullarım ondan kurtarır. Tıpkı kıyamet gününde mü'minleri Cehennemden kurtaracağı gibi.<br />
Allah'ı kullarına şikâyet etme<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Allah'ı kullarına şikâyet etmeye kalkışma. Kullara şikâyetçi olma. Allah'a şikâyetçi ol. Allah her şeye kadirdir. Ondan başkası ise hiçbir şeye muktedir değildir. İç sıkıntıları, maruz kalınan musibetleri, mânevi dertleri ve verilen sadakalarla yapılan iyilikleri gizli tutmak da iyilik hazinelerindendir. Sadakayı sağ elinle ver. Sol elinin bundan haberdar olmaması için gayret et.<br />
Dinini satarak dünyalık elde etme<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Meşru yoldan ve helalinden alın teriyle kazandığını ye. Dinini satarak dünyalık elde etmeye ve bu yoldan kazanılmış şeylerle geçinmeye kalkışma. Helalinden ve meşru yoldan kazan. Bu kazancınla başkalarına ikram et. Onlara da yedir, içir. Ta ki aradaki sevgi ve kardeşlik bağlarının devamına ve pekişmesine vesile olsun.<br />
<br />
Tefekkür insanı Allah'a götürür<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Tefekkür kalbin yapacağı işlerdendir. Eğer kendin için bir iyilik görürsen, bir iyiliğe nail olursan, Allah'a şükret. Bir kötülük görürsen de ondan dolayı tevbe et. İşte bu tefekkür sayesinde dinin ihya olur, dirilir, şeytanın da ölür.<br />
<br />
Şöyle denmiştir :  "Bir saat tefekkür, bir gecelik ibadetten hayırlıdır."<br />
<br />
Allah'a ulaşma yolunda yine Allah'ın fiillerini delil getir. Nasıl ki bir sanat eserinden sanatkâra intikal ediliyorsa, Allah'ın muazzam bir sanatı olan bu kâinata bakmakla da Allah'a ulaşılabilir. Onun için Allah'ın sanatı üzerinde tefekkür edersen Allah'a ulaşabilirsin.<br />
<br />
Hakiki imana sahip olan bir mü'minin iki dış gözü, iki de iç gözü vardır. İki dış gözü ile Allah'ın yeryüzündeki sanat eserlerini görür, iki iç gözü ile de Allah'ın göklerde yaratmış olduğu eserleri görür. Bundan sonra onun gözünden perdeler kaldırılır. Neticede Allah'ın yakın ve sevgili kullarından olur. Sevgiliden hiçbir şey gizlenemeyeceğine göre, Allah'ın sevgili kullarından olan bu kişiden de İlâhî sırlar gizlenmez.<br />
<br />
Dünyada ebedî kalmak için yaratılmadın<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Sen dünyada ebedî kalmak için yaratılmadın. Allah'ın yoluna uymayan bir yaşayış içindesin. İçinde bulunduğun bu hali hemen değiştir.<br />
<br />
Kendini Allah'ın takdirine teslim et. Sonra Onunla birlikte ol. Nasıl bir binanın önce bir temele, sonra da duvarlara ihtiyacı varsa, her işin de önce bir temele sonra da bir yapıya ihtiyacı vardır. Senin yolunun temeli, Allah'ın takdirine teslim olmak, yapısı da Onunla birlikte olmandır. Bu esasa yapış, ömür boyu, gece gündüz buna devam et.<br />
Ahiret için hazırlan<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Sen, ömründen sadece bir gün kaldığını farzet ve ecel meleğinin geleceğini düşünerek ve ahiret için hazırlan. Dünya hak erenleri için bir kuvvet kazanma ve pişip olgunlaşma yeridir.<br />
<br />
Dünyan ve ahiretin için çalış<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Mü'min hem dünyası için çalışır, hem de âhireti için. Dünyası için, ihtiyacı kadar çalışır, kanaat eder. Tıpkı yolcunun ihtiyaç miktarı azık alması gibi. O dünyadan bundan daha fazlasını almaz. Cahilin bütün düşüncesi dünyadır, dünyalıktır. Arifin düşüncesi ise âhirettir, Allah'tır<br />
<br />
Kalbinle Allah'a dön<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Dünya bir denizdir, iman da gemidir. Kaptan ise ibadet ve taatlerdir. Ahiret de bu denizin sahilidir. Kalbinle Allah'a dön. Allah'a tevekkül eden kişi, Ona dönen kişi demektir.<br />
<br />
 ibadetine aldanma<br />
ibadetine aldanma<br />
Ey oğul!<br />
Herkese iyi niyetli ol<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Kimseye eziyet etmemeye ve zarar vermemeye gayret et. Herkese karşı iyi niyetli ol.<br />
<br />
<br />
<br />
İbadet ve taatine aldanma. Allah'ın onları kabul etmesini iste. Şu anda sen Allah'a kulluğunu yapma gayreti içindesin. Olur ki içinde bulunduğun bu durumdan başka bir duruma düşebilirsin.<br />
<br />
Amelini Allah rızası için yap<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Sana amellerinde ihlas gerek. Amellerini sırf Allah rızası için yapmalısın. Gözünü, amellerinden ve onlara gerek insanlardan, gerekse Allah'tan karşılık beklemekten uzak tut.<br />
<br />
Sofrana fakirleri ortak et<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Oruç tut. İftar ederken sofrana fakirleri de ortak et, onlara de yedir. Tek başına yiyip içme. Böyle yapmayan kimsenin fakir olup dilenciliğe düşmesinden korkulur.<br />
<br />
<br />
Kendi nefsine ağla<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Bu halinden utanmıyor musun? Kendi nefsine ağla, gözyaşı dök. Zira bu halinle sen doğruya ve başarıya ulaşmaktan mahrum kalırsın. Hiç utanmıyor, haya etmiyor musun ki, bugün itaatkâr oluyorsun, yarın âsi oluyorsun. Bugün ihlaslı oluyorsun, yann riyakâr.<br />
<br />
Çalış, didin; yardım Rabbindendir<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Çalışmadan ayağına hiçbir şey gelmez. Bazı şeyler de sana mutlaka lâzımdır. Çalış, didin; yardım, izzet ve celal sahibi Rabbindendir. Üzerinde bulunduğun bu denizde hareket et, dalgalar devamlı seni üstte tutacak ve sahile ulaştıracaktır. Dua senden, cevap vermek Rabbindendir. Çalışmak senden, başarı Allah'tandır. Kötülükleri terk etmek senden, hamiyet ve gayret vermek Allah'tandır. İstediğin şeyde dürüst ol, samimi ol, ihlâslı ol. Allah sana yakınlık kapısını mutlaka gösterecektir.<br />
<br />
Karşılık beklemeden hizmet etmeye çalış<br />
Ey oğul!<br />
<br />
En iyisi zayıflık zamanında başkalarından bir şey isteme. Ayrıca sende idrak edemeyeceğin ve başkalarına anlatamayacağın, göremeyeceğin ve başkalarına gösteremeyeceğin bir hal bulunmamalıdır. Eğer karşılık beklemeden ve almadan vermeye gücün yeterse hemen yap. Karşılık beklemeden hizmet edebiliyorsan hemen yap. Allah yolunun yolcuları, yaptıklarını sırf Onun için, Onun rızasına uygun olarak yaptılar. Allah da, hoşlarına gidecek şeyleri, dünyada da, âhirette de onlara gösterdi ve gösterecektir<br />
<br />
Kalbinin istemediği dünyalığı bırak<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Eline bir dünyalık geçtiği ve kalbinin de ondan hazzetmediğini gördüğün zaman onu bırak, alma. Kalb, iyi ile kötüyü, faydalı ile zararlıyı, hayır ile şerri birbirinden ayırd etme melekesine sahiptir. Himmet ve gayretin nisbetinde Allah'ın lütfuna mazhar olursun. Allah'tan başka ne varsa kalben hepsinden sıyrıl, hepsinden uzaklaş. Ta ki ona yaklaşabilesin.<br />
<br />
Allah'ın rızasına ulaşmaya çalış<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Allah'ın rızasına ulaşmaya çalış. O senden razı olmuşsa bil ki seni sevmiştir. Rızık ve geçim endişesini kalbinden çıkar. Zira sen gönül huzuru içinde çalıştığın müddetçe sıkıntısız olarak rızkın Allah'tan gelecektir. Kalbindeki düşünceleri, tasalan, endişeleri at. Bir tek tasan olsun :  O da Allah'a layık bir kul olup olmama endişesi... Bu mertebeye ulaşabildiğin an diğer bütün tasalarına Allah kâfidir.<br />
<br />
<br />
Derdi sabırla karşıla<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Sana herhangi bir dert geldiği zaman onu sabır eliyle karşıla ve devası gelinceye kadar sakin ol. Deva gelince de onu şükürle karşıla. Bu hale geldiğin zaman peşinen ebedi zevkli safalı bir hayatta olursun.<br />
Tevbe ile günah elbiseni çıkar<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Nefis ile birlikte olma. Hevesinle birlikte olma. Dünya ile de birlikte olma. Öyle ise hemen günahlarına tevbe et, bir daha işlememeye azmeyle. Onlardan sıyrıl. Seri adımlarla Mevlana koş. Tevbe ettiğin zaman hem dışın, hem de için tevbe etmiş olsun. Tevbe, Allah'ın katında makbul kul olmanın temelidir. Halis bir tevbe ile ve Allah'tan hakikaten haya etmek suretiyle üzerindeki günah elbisesini çıkar, at.<br />
Dünya ile âhireti biraraya getir<br />
Ey oğûl!<br />
<br />
Dünya ile âhireti biraraya getir. Her ikisini de aynı yere koy. Kalbin dünya ve ahiret düşüncesinden arınmış olarak ve çırıl çıplak bir şekilde Mevlan ile tek başına ol. Allah'tan başka herşeyden arınmadıkça Ona yönelme. Halka bağlanıp kalarak Haktan ayrı kalma. Bütün bu sebepleri kopar, at. Allah'a giden yoldaki engelleri birer birer bertaraf et. Bütün bunları yaptıktan sonra dünya ve âhireti bıraktığın yere var. Dünyayı nefsine ver, âhireti kalbine koy, Mevlâyı da özünde tut.<br />
Nefsini itaat altına al<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Bu zaman âhirzamandır. Nifak çarşısı açılmıştır. Yalan çarşısı açılmıştır. Münafık, yalancı, deccal kişilerle oturmayınız. Yazık sana ki, nefsin münafıktır, yalancıdır, kâfirdir, fâcirdir, müşriktir. Böyle olduğu halde sen onunla nasıl oturuyorsun? Ona muhalefet et, asla muvafakat etme. Onu bağla, asla salıverme. Onu hapset, zindana at. Kendisine ancak zaruri olan haklarını ver. Fazla verme. Onu mücahedelerle kahret, itaat altına al!<br />
Gönülleri hakka davet et<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Büyük insanları yıkıp mahveden küçük hatalar, sürçmeler ve kaymalardır. Zahitleri mahveden nefsanî ihtiraslardır. Hak erenlerini mahveden yalnızlık anlarındaki kötü düşünceler, hatıra gelen kötü fikirlerdir. Sıddıkları mahveden bir anlık kötülüktür. Onların bütün meşguliyetleri, kalblerini uygunsuz düşüncelerden korumak ve muhafaza etmektir. Onlar Hakka davet mevkiinde bulunan kişilerdir. İnsanları Allah'ı tanımaya davet, ederler. Gönülleri Hakka davet etmekten bir an bile geri durmazlar.<br />
Allah'ı daima görür gibi ol<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Yalnızlık anlarında öyle bir takvaya ihtiyacın var ve öyle bir takvaya sahip olmalısın ki, seni günahlardan ve günaha sürükleyecek kaymalardan alıkoysun. Öyle bir murakabeye ihtiyacın var, öyle bir murakebeye sahip olmalısın ki, Allah'ın daima seni görmekte olduğunu sana hatırlatsın. İşte sen yalnızlık anlarında böyle olmaya muhtaçsın, mecbursun. Bundan başka, nefis, heva ve şeytanla savaşmaya muhtaçsın.<br />
Takvaya sarıl<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Sana takva gerek. Takvaya sarıl, muttaki ol. Sana şeriat gerek, şeriatın esaslarına sarıl. Nefse, şehevî arzulara, şeytana ve kötü kişilere muhalefet etmeli ve onlara uymamalısın. Mü'min kişi bu hususlarda devamlı cihat halindedir. Öyle ki, başından miğferi hiç eksik olmaz, kılıcı asla kınına girmez, atının sırtı hiç eğersiz kalmaz. Uykuyu bile hak erenlerinin uyuduğu niyetle uyur. Hak erenleri düşmana galip gelebilmek için zindelik kazanmak maksadıyla uyurlar. İhtiyaç dolayısıyla yemek yerler. Ancak zaruret halinde konuşurlar. Mecbur kalmadıkça âdetleri dilsizlik ve sükûttur. Onları ancak Allah'ın takdiri konuşturur. Bu dünyada onların dilini Allah hareket ettirir, konuşturur. Tıpkı yarın Kıyamet gününde organlarını konuşturacağı gibi...<br />
Önce kendini düzelt<br />
Evliyalar Sultanı, Gavs-ı Âzam olarak meşhur olan ilim ve hikmet kutbu Abdülkadir Geylânî Hazretleri 1077'de Hazar Denizinin güneyinde bulunan Geylan'da dünyaya geldi ve 1166 tarihinde Bağdat'ta hayata gözlerini yumdu. Hem anne, hem de baba tarafından Peygamberimizin neslinden gelen Abdülkadir Geylânî Hazretleri hem ilmi, hem de manevî hali ile yüzyıllar boyu muhtaç gönüllere İlâhi aşkı yansıtmıştır. Öyle ki, Müslüman olmayanlar bile onun büyüklüğü karşısında eğilmişlerdir.<br />
<br />
Abdülkadir Geylânî Hazretlerinin gerek dergâh ve medresesinde yaptığı sohbetler, gerekse camideki vaaz ve nasihatleri talebeleri tarafından yazılıyor ve muhafaza ediliyordu. Bizim istifade ettiğimiz Fütûhü'l-Gayb ve Fethu'r-Rabbânî isimli eserleri 1150-1152 yılları arasında yaptığı sohbetlerden oluşmuş ve yakın talebesi Afif tarafından kaleme alınmıştır.<br />
<br />
Abdülkadir Geylânî Hazretlerinin sohbetleri ve hitabelerinin muhatapları her kesimden insanlardır. Fakat özellikle Fethü'r-Rabbâni deki hitabeleri daha çok "Ey oğul!" şeklindedir ve çoğunlukla nefse hitap eder, nefse ağır darbeler indirir, nefsin yapısında bulunan şirk, nifak, yalan, riya ve isyan gibi kötülükleri temizlemeye çalışır.<br />
<br />
Abdülkadir Geylânî Hazretlerinin en önemli eserlerinden olan 620 sayfalık Fethü'r-Rabbâni´den derlemeye çalıştığımız bu öğütler, hemen herkesin ortak derdini dile getirmekte ve çareler göstermektedir. Bu vesile ile bir aczimi itiraf edeyim :  Bir an için kendimi Abdülkadir Geylânî Hazretlerine muhatap olarak kabul ettim, ancak dayanamadım. Çünkü insanda öyle ağır bir nefis ameliyatı yapıyor ki, uzun süre tahammül etmek mümkün olmuyor. Bunun için ağır dersleri değil de, umumi öğütleri derlemeye çalıştık.<br />
<br />
<br />
<br />
Önce kendini düzelt<br />
<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Önce kendi nefsine öğüt ver, kendi nefsim düzelt. Sonra da başkalarına öğüt ver, başkalarını düzeltmeye çalış. Sana önce kendi nefsinin özelliklerini, kendi nefsinin ne durumda olduğunu bilmen lazım. Kendinde ıslaha muhtaç bir hal var oldukça başkalarını düzeltmeye, başkalarına öğüt vermeye kalkışma. Eğer kendinde ıslaha muhtaç bir hal bulunduğu halde bunu bırakır da başkasının ıslahına kalkışırsan yazık sana!<br />
<br />
Başkalarını nasıl ve hangi hallerde kurtarabileceğini bilirsin. Sen kendin kör isen, bir başkasının elinden tutup nasıl bir yere götürebilirsin? Gözleri görmeyen birisinin bir başkasının elinden tutup bir yere götürmesi mümkün olmadığı gibi, kendi nefsini ıslah etmemiş birisinin de başkalarını irşat edip Allah'a götürmesi mümkün değildir. Ancak kendi gözleri gören kişi başkalarını bir yerden bir yere götürebilir.<br />
<br />
Denize düşen ve yüzme bilmeyen birisini ancak mahir yüzücü olan birisi kurtarabilir. Aynen bunun gibi, Allah'a insanları ancak Onu tanıyan birisi götürebilir. Allah'ı tanımayan kişiye gelince, Ona giden yolda bu kişi insanlara nasıl rehberlik edebilir ki?<br />
<br />
Sana Allah'ın tasarrufundan bahsetme ihtiyacını duymuyorum. Sen Onu seversin, amellerini sırf Onun rızası için yaparsın. Asla Ondan başkası için yapmazsın. Ondan korkarsın, Ondan başkasından asla korkmazsın.<br />
<br />
Ahlakı düşüklerden uzak dur<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Ahlakı düşüklerden uzak dur. O zaman halis mü'min olursun. Hükümde hakkaniyet üzere ol. O zaman ilimde halis olursun.<br />
<br />
Kalbini helâl yemekle temizle<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Helâl yemek suretiyle kalbini temizle. İşte o zaman Rabbini tanırsın. Lokmanı, elbiseni ve kalbini temizle. İşte o zaman safi, temiz olursun. Henüz vakit geçmeden kalbinle Rabbine dön. Sen iyi kimselerin hallerini dilinle anlatmak ve o halleri de kendin için temenni etmekle yetindin. Tıpkı avucuna suyu alıp yumruk yaparak sıkan kişi gibi ki, elini açtığı zaman orada bir şey bulamaz<br />
<br />
İhlâs sahibi ol<br />
Ey oğul!<br />
<br />
İlim ve irfan öğren ve ihlâs sahibi ol. Ta ki, nifak, ikiyüzlülük ve samimiyetsizlik tuzağından kurullasın, ilim ve irfanı halkın teveccühünü kazanmak ve dünyalık top lamak için değil, Allah'ın rızası için öğren. İlim irfanı gerçekten Allah rızası için öğrendiysen Onun emirlerini sevgiyle yerine getirir ve Ona karşı huşu içinde bulunursun. Diğer insanlara karşı mütevazi olursun.<br />
<br />
Dünyalık için kimseyle çekişme<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Sakın sakın! Sen sen ol, dünyalık hususunda kimseyle çekişme, didişme. Kimsenin elindeki kısmete mani olmaya kalkışma. Zira herkesin nasibi mutlaka kendisini bulur. Eğer kaderde elinden alınması varsa, o da olur. Bu senin isteğinle olmaz.<br />
<br />
Kadere razı olmak; kavga, çekişme ve didişme sonunda dünyalık elde etmekten daha güzeldir. Zira Allah'ın takdirine razı olmak her hal ü kârda hayatı güzelleştirir, tatlılaştırır, huzurlu kılar.<br />
<br />
<br />
Allah'ı kalbin ve kalıbınla an<br />
Ey oğul!<br />
<br />
Allah'ı önce kalbinle zikret, sonra da kalıbınla, dilinle. Onu kalbinle bin defa, dilinle de bir defa zikret.<br />
<br />
Abdulkadir-i Geylani (KSA)<br />
Hz. Pir Abdulkadir-i Geylani (KSA) Hz.leri'nin oğlu Şeyh Musa (RA) Hz.leri babasından naklen anlatıyor : <br />
<br />
"Karada bazı seyahatlarımı yapmaya çıkmıştım, fena halde susamıştım. Fakat etrafta su denilen bir şey yoktu. Biraz sonra, semada bir bulut belirdi. Beni güneşten korumaya başladığı gibi, üzerime çığa benzeyen bir şey yağdırdı. Ondan kana kana içtim, derken bir nur belirdi. O nurun canibinden çağırıldım.<br />
<br />
"Ey Abdulkadir! Sen senin Rabbinim. Sana haram olan şeyleri mubah kıldım, senden başkasına yasak ettiğim şeyleri sana helal kıldım." dedi.<br />
<br />
Gavsul Azam (KSA) Hz.leri :  "Ben Allah (CC) Hz.leri'nin huzurundan kovulmuş olan şeytandan Allah'a (CC) sığınırım. Sus ey lain.'"diye bağırınca baktım ki, o nur karanlık, o surat da duman oluverdi.<br />
<br />
Aynı ses bana hitab etti :  "Ey Abdulkadir! Sen, ilminin sayesinde Rabbinin hükmü ile, çeşitli oyunuma gelmeyerek kurtuldun. Halbuki ben bu gibi ahvalde ehli tarikten yetmiş kişiyi yoldan çıkarmışımdır." dedi.<br />
<br />
Hz. Pir'e (KSA) sordular :  "Onun şeytan olduğunu nasıl anladın?"<br />
<br />
O da (KSA) cevaben buyurdu :  "Sana haram olan şeyleri helal ettim sözünden... Çünkü Allah (CC) Hz.Ieri hiçbir zaman böyle çirkin tekliflerde bulunmaz ve benim Rabbim (CC) tek cihetten değil, bütün cihetlerden hitab eder."<br />
<br />
<br />
 Sakın yaptığın işlerde ve bulduğun manevi halde kendi gücünü görmeyesin. Bu hal kişiyi azdırır ve YARATAN’ın rahmet nazarından uzak kılar. Sakın sözünü dinletme ve kabul ettirme hevesine de kapılmayasın. Önce temeli at sonra üzerine binayı çık. Kalbini derin kaz ki oradan hikmet pınarları fışkırsın, sonra ihlas ve iyi işlerle o binayı yükselt. Bu işlerden sonra halkı o köşke davet et.<br />
<br />
» Başkasında bulunan bir hatayı defetmek istersen nefsinle yapma, imanınla yap. Kötülükleri ancak İMAN yıkar. Bu durumda RABB’in sana işlerinde yardımcı olur. O kötülüğü yok etmek için arkadaş olur, O kötülüğü ezer ortadan kaldırır. Eğer bir kötülüğü nefsin için, halkın seni tanıması için ortadan kaldırmaya niyet edersen rezil olursun. Her işte HAKK’ın rızası aranmalıdır.<br />
<br />
» İSLAM gömleğin yırtık, İMAN elbisen pis, kalbin cahil, için kederle dolu. Gönlün İSLAMİYET’e açık değil. İç alemin harap, dışın mamur, bütün sayfaların günah karası. Sevdiğin ve arzuladığın yalnızca dünya.<br />
<br />
» Kabir kapısı açık ve ahiret sana doğru gelmekte. En kısa zamanda aklını başına topla, yalnız dünya azığı toplamaktan vazgeç de ahiret azığını toplamakta acele et…<br />
<br />
» Sabırlı kulların bu dünyada çektiği cefa, Yüce Allah’ın (C.C) gözünden kaçmaz. Siz bir an olsun O’nun uğruna sabır yolunu tutun, yıllarca ecrini alırsınız. Ömrü boyunca “Kahraman” lakâbıyla gezen, onu bir anlık cesareti sonunda kazanmıştır.<br />
<br />
» Ey evlad, önce nefsine öğüt ver, onu yola getir, sonra da başkalarını… Senin henüz ıslaha muhtaç hallerin var, bunu sen de biliyorsun. Bunu bildiğin halde başkalarının islâhı ile uğraşma yolunda nasıl başarılı olabilirsin? Gözlerin bir adım öteyi görmüyorken körleri neyle yola getirme sevdasındasın?<br />
<br />
» Size gereken, Yüce Yaratanı sevmek ve O’ndan başka kimseden korkmamaktır. Ve bütün işleri onun rızasını gözeterek yapmak… Bunlar “Kalp” le olur, dil gürültüsüne getirip söze boğmakla olmaz. Sonra mihenk taşına vurulunca utanırsın. Kuru davaya kimse inanmaz. Halk arasında söylediğin sözleri yalnız kaldığında söylüyormusun?… Aynı duyguları tek başına kaldığın zaman da duyman mümkün oluyor mu?… İşte bunları yapabiliyorsan mesele yok… Kapı önünde “TEVHİD”, içeriye girince “ŞİRK”, yakışır mı? Bu, nifak, ikiyüzlülük alametidir, içi bozuk olmanın ta kendisidir. Acırım sana, sözün kötülükten sakınma hakkında, kalbin ise fitne çıkarmaya istekli. Şükrü dilinden bırakmıyorsun, ama kalbin daima itiraz halinde.<br />
<br />
» Geliniz aşırı, uygun olmayan arzularımızı bir yana atıp YARATANIMIZA koşalım. Bu yolda biraz perişanlık çekelim. Ne olur sanki biraz zahmet çeksek? O’na vardıktan sonra bütün çekilen sıkıntılar unutulur. İçimize ve dışımıza hükmeden nefsimizi HAK yoluna çevirelim, Rabbimizin Elçisine, Sevgilisine başvuralım, O’nun eteğini bırakmayalım.<br />
<br />
» Bütün amacın yemek, içmek ve arzularının tatmini olmasın. Bunların hepsi amaç değil, Yüce ALLAH’a (C.C.) ulaşmak için birer araçtır. Bütün hedefin sana en çok gerekli olana ulaşmak olmalı. Sana en gerekli olan ise YARATAN’ındır. O’nu ara. Her şeyin bir bedeli olur. Dünyaya AHİRET, yaratılmışlara ise bedel YARATAN’dır. Dünyayı kalbinden atarsan yerini HAK alır.<br />
<br />
» Yaşadığın günü ömrünün son günü bil, işlerini ona göre ayarla. Bu duygu sana yeter.<br />
<br />
» “ALLAH’tan (C.C) başka ilah yoktur,” dediğinde bir “DAVA” peşine düştün demektir. Her davada şahit isterler, şahidi olmayan davasını kaybeder. Ayrıca bu uğurda gelecek her türlü sıkıntıya göğüs gerip, sabır göstermek de birer şahid sayılır. Bunları yaparken İHLAS’lı olmak gerekir.<br />
<br />
» Hiçbir söz amelsiz ve ihlassız kabul edilmez. Kainatın Efendisinin (S.A.V) yolu İHLAS’tan ibarettir.<br />
<br />
» Dünyalık toplarken dikkatli ol. Gece odun toplayan gibi olma. Elini uzattığında neyi alacağını önceden kestirmelisin.<br />
<br />
» Gece odun toplayan eline geçeceğini bilemez, seni de ona benzetiyorum. Ayık ol, sonra felaket büyük olur.<br />
<br />
HAK’la çekişme, nefsin için O’nu kötüleme, malın azaldı diye O’nu itham etme, insanlar sana yüz vermiyor diye O’nu suçlama. Suçu kendinde ara. Her işin kendi keyfine uygun olmasını istiyorsun, en büyük hüküm senin mi yoksa O’nun mu? Sen mi fazla biliyorsun yoksa O’ mu? Merhametin O’nunkinden fazla mı?<br />
<br />
» Sen ve bütün yaratıklar O’nun kuludur. Her şeyde yalnız O’nun hükmü geçer bunu sakın unutma.<br />
<br />
» YARATAN’ın rızasına erme yolunda yapmacık hareketler fayda getirmez, bu yolda yersiz arzu ve boş temenni ile yürünmez. Hele içi başka dışı başka birinin eline hiçbir şey geçmez. Bir de yalancılık ortaya çıkarsa felaket o zaman başlar. Eğer bu hallerin azı sende varsa hemen tevbe et ve tevbeni bozma. Tevbe etmekten ziyade, tevbeyi bozmamak esas hünerdir.<br />
<br />
» Böbürlenmeyi bırakın, Yüce ALLAH’a (C.C) karşı büyüklük satmakta neymiş? Kullara da kibirli davranmayın, haddinizi bilin. Varlığınıza tevazuyu yerleştirin. Önceden ne olduğunuzu düşünün; bir damla su.<br />
<br />
» Sonrası ne olacak malum…Bir hendeğe yuvarlanacak bir ağırlık. Hali böyle olana büyüklük taslamak yaraşır mı?<br />
<br />
» Hırsa kapılmayın, kötü arzular sizi esir etmesin. Dünyalık adamların kapısını aşındırmayın. Ezilip büzülerek onlardan dünyalık dilenmek size yakışmaz, sabırla doğru yoldan nasibini arasan daha iyi olmaz mı? Ya bir de yaptığın dilenciliğin sonu boşa çıkarsa… Sevgili Peygamberimizin (S.A.V) “En büyük belâ, nasibte olmayanı aramaktır,” buyruğunu hiç duymadın mı? Nasibte olmayanı kullar hiçbir zaman veremez. Dünya oğullarının buna hiçbir zaman gücü yetmez.<br />
<br />
» Ey ilim iddiasında bulunan, hani ağlaman? Yüce ALLAH’ın (C.C) korkusundan gözlerin yaşarıyor mu? O’ndan korkman ve günahları itirafın nerede? Nefsinle cenk etmek ve onu terbiye etmek yok mu? O’nu HAK tarafına çağırman nerede?<br />
<br />
» Bunların hiçbiri sende yok. Bütün derdin kasa, masa, yemek ve eğlenmek. Aklını başına al. Dünyadaki nimetlerden sana gelecek bir kısmetin varsa gelir, üzülme içini ferah tut. Bekleme yükünden kurtulursun, hırsın ağırlığı seni yormaz. Eğer bu şekilde davranmazsan, bütün bu uğraşmalarından sana ne kalacak dersin? Sadece bir yorgunluk ve ağır bir hesap…<br />
<br />
» Doğruluk olmadan bilginin sana ne yararı dokunur? Doğruluğun olmadığı için bilgi sana bela olur. Öğrendin, namaz kıldın, oruç tuttun sebebi sana mal versinler, iyiliğini görsünler, seni öğsünler oldu. Sana yakışır mı bu düşünceler?<br />
<br />
» Farzet ki halkın sana ilgisi arttı, bunun ölüm anındaki sıkıntıya faydası olur mu acaba? Seni sevenlerle aranda uçurumlar olacak o anda. Topladığın malları başkaları paylaşacak, hesabı ve cezası da sana kalacak<br />
<br />
» Yazık sana! Cehennemlik işleri yaparken cenneti umuyorsun. Geçici şeylerle avunuyor onları seviyor ve senin sanıyorsun. Ama yakında elinden alacaklar.<br />
<br />
» Yaratan hayatı sana emanet olarak verdi, O’nun rızası yolunda yaşamanı emretti. Sen ise kendi isteğin, heveslerinin peşinde hayatını tükettin. Sana verilen zenginlik, makam, sıhhat birer emanettir. Bütün bunları YARATICININ rızasına uygun yolda kullan.<br />
<br />
» Ey evlad, ana rahminde seni kim besledi. O halde iken ne kadar acizdin, bu hale seni getiren kim? Sen ise kendi varlığına ve halka dayanmaktasın, parana, mevkine, bilgine güveniyorsun. Güvendiklerin bugün var yarın yok olabilirler. Yüce ALLAH’tan (C.C) başka her kime güveniyor veya kimden korkuyorsan o senin ilahındır. Yakında bütün güvendiklerin yok olur kullarla aran açılır, sana karşı kalpleri katılaşır, kapıları yüzüne vururlar seni kapı kapı dolaştırırlar. Çağırsan yardımına koşan olmaz.<br />
<br />
» Bütün bunlara sebeb Hak’tan başkasına güvenmiş olman, O’nun nimetlerini başkalarından bilmiş olmandır.<br />
<br />
» Yüce ALLAH’ın (C.C) dininde olmayan şeyleri yapmaya çalışma. Elinde iki şahit olsun; biri KUTSAL KİTABIMIZ, diğeri SÜNNET-İ RESULALLAH. Bunlar seni RABBİNE ulaştırır. Ama sen bu şahitleri bırakıp nefsinin peşinden gitmeye devam ediyorsun. Elinde iki şahidin var; biri zayıf aklın, diğeri de şahsi arzun. Şüphesiz bunlar seni ateşe iter. Firavun gibilerin arasına katar.<br />
<br />
» Ey içi bozuk, yakında öleceksin, öldükten sonra yaptıklarına çok pişman olacaksın ama çok geç…Dilin güzel söze alıştığı için konuştu ve aldandı, ama kalbin hiçbir şeyden anlamaz bir halde. Bu durum seni kurtarmaz. Güzel konuşmayı kalb yapmalı, yalnızca dilin iyi söz söylemesi faydasızdır.<br />
<br />
» Ey ALLAH (C.C) yolcularını bulamayan; varlığını ve yaratılmışları HAK varlığına perde eden kişi; ağla, başkasına bir ağlarsan kendine bin defa ağla.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Haci Bektaşi Veliden Güzel Sözler]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=10309</link>
			<pubDate>Tue, 28 Jul 2020 11:29:37 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=10309</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">HACI BEKTAŞİ VELİDEN GÜZEL SÖZLER</span><br />
<br />
    Abdal, Hak’ka hayran olandır.<br />
    Adâlet her işte, Hak’kı bilmektir.<br />
    Âdem suretinde olan herkes, Âdem değildir.<br />
    Âdem’in Âdemliği; akıl, hayâ ve ilim iledir.<br />
    Âlimlere ve kendini bilenlere, alçak gönüllülük yaraşır.<br />
    Allah ile gönül arasında perde yoktur.<br />
    Ara, bul.<br />
    Araştırma, açık bir sınavdır.<br />
    Ârifler hem arıdır, hem arıtıcı.<br />
    Âriflerin içinde, murdar nesne (kötülük) eğlenmez.<br />
<br />
    Aşk meydanı, erenlerin ve bilenlerindir.<br />
    Bilim, gerçeğe giden yolları aydınlatan ışıktır.<br />
    Bir olalım, iri olalım, diri olalım.,<br />
    Bizi sevenlerin gönüllerinde biz oturur, dillerinde de biz konuşuruz.<br />
    Bizim erkânımız; ahlâkı Muhammed’i ve edebi Ali’dir.<br />
    Cahiller ve hak tanımazlara, sükût ile karşılık veriniz.<br />
    Cennet için ibâdet geçersizdir.<br />
    Çalışan insan kötülük düşünmez.<br />
    Çalışmadan geçinenler, bizden değildir.<br />
    Dâimâ iyiyi, güzeli, doğruyu öğrenebilmek için okuyunuz, okutunuz.<br />
    Devletli odur ki; cehli sile, gafletten uyanıp kendini bile.<br />
    Dil mızraktan, daha derin yaralar.<br />
    Dili, dini, rengi ne olursa olsun iyiler iyidir.<br />
    Dînine dizlerinle değil, kalbinle bağlan.<br />
    Doğruluk dost kapısıdır.<br />
    Düşmanınızın bile, insan olduğunu unutmayınız.<br />
    Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.<br />
    Düşünce, davranış ve sevgiyi, Allah lezzeti olarak tadın.<br />
    Edeb elbisesini, sırtınızdan ölünceye kadar çıkartmayınız.<br />
    Elden gelen her iyiliği, herkese yapınız.<br />
    Eline, diline, beline sahip ol.<br />
    En büyük kerâmet çalışmaktır.<br />
    En yüce servet, ilimdir.<br />
    Hak’ka erişebilmek için, büyüklere ve doğrulara yaklaşın.<br />
    Hakikatın ilk makamı, toprak olacağımızın bilinmesidir.<br />
    Hamı pişiremezsen bari, pişmişi ham etme.<br />
    Her ne arar isen, kendinde ara.<br />
    Hiçbir milleti ve insanı ayıplamayınız.<br />
    Hükümdar (idareci), ancak adâleti ile başarılı olur.<br />
    İbâdetin yeri başkadır, işin yeri başkadır.<br />
    İçi murdar kimseyi ne kadar dıştan yıkarsan arınmaz.<br />
    İlim, hakikate giden yolları aydınlatan ışıktır.<br />
    İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.<br />
    İlmi ve bilgiyi yüce tutan kimse hiçbir zaman küçülmez, alçalmaz.<br />
    Îmanın kemâli, âhlak güzelliğidir.<br />
    İncinsen de, incitme. İnsan dilinin arkasında gizlidir.<br />
    İnsanın kemâli, ahlâk güzelliğidir.<br />
    İnsanın olgunluğu, davranışlarının doğruluğundadır.<br />
    İslâmın temeli güzel ahlâk; ahlâkın özü bilgi; bilginin özü akıldır.<br />
    Kadınlarınızı okutunuz, kadınları okumayan millet yükselemez.<br />
    Kanâatkâr olanlar, en büyük zenginliğe sahiptir.<br />
    Karşısındaki insanın iyi olmasını isteyen, önce kendisi iyi olmalıdır.<br />
    Kendini tanımayan, Yaratan’ı da bilemez.<br />
    Kibrin aslı şeytan, tevazûnun aslı Rahmân’dır.<br />
    Kimsenin ayıbını arama, kendi ayıbını görür ol.<br />
    Mevki hırsı, koğu, gıybet, edebsizlik, hıyânet Hak’kı inkâr eder.<br />
    Murada ermek, sabır iledir.<br />
    Mürüvvet hoş görme ve affetmektir.<br />
    Nebîler, Velîler, insanlığa Tanrı’nın hediyesidir.<br />
    Nefsine ağır geleni, kimseye tatbik etme.<br />
    Oturduğun yeri pâk et, kazandığın lokmayı hak et.<br />
    Özünde ve sözünde temiz olmayanların, îmanı tam değildir.<br />
    Sevgi ve acıma, insanlık; hiddet ve şehvet ise hayvanlık vasfıdır.<br />
    Yolumuz; ilim, irfân ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">HACI BEKTAŞİ VELİDEN GÜZEL SÖZLER</span><br />
<br />
    Abdal, Hak’ka hayran olandır.<br />
    Adâlet her işte, Hak’kı bilmektir.<br />
    Âdem suretinde olan herkes, Âdem değildir.<br />
    Âdem’in Âdemliği; akıl, hayâ ve ilim iledir.<br />
    Âlimlere ve kendini bilenlere, alçak gönüllülük yaraşır.<br />
    Allah ile gönül arasında perde yoktur.<br />
    Ara, bul.<br />
    Araştırma, açık bir sınavdır.<br />
    Ârifler hem arıdır, hem arıtıcı.<br />
    Âriflerin içinde, murdar nesne (kötülük) eğlenmez.<br />
<br />
    Aşk meydanı, erenlerin ve bilenlerindir.<br />
    Bilim, gerçeğe giden yolları aydınlatan ışıktır.<br />
    Bir olalım, iri olalım, diri olalım.,<br />
    Bizi sevenlerin gönüllerinde biz oturur, dillerinde de biz konuşuruz.<br />
    Bizim erkânımız; ahlâkı Muhammed’i ve edebi Ali’dir.<br />
    Cahiller ve hak tanımazlara, sükût ile karşılık veriniz.<br />
    Cennet için ibâdet geçersizdir.<br />
    Çalışan insan kötülük düşünmez.<br />
    Çalışmadan geçinenler, bizden değildir.<br />
    Dâimâ iyiyi, güzeli, doğruyu öğrenebilmek için okuyunuz, okutunuz.<br />
    Devletli odur ki; cehli sile, gafletten uyanıp kendini bile.<br />
    Dil mızraktan, daha derin yaralar.<br />
    Dili, dini, rengi ne olursa olsun iyiler iyidir.<br />
    Dînine dizlerinle değil, kalbinle bağlan.<br />
    Doğruluk dost kapısıdır.<br />
    Düşmanınızın bile, insan olduğunu unutmayınız.<br />
    Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.<br />
    Düşünce, davranış ve sevgiyi, Allah lezzeti olarak tadın.<br />
    Edeb elbisesini, sırtınızdan ölünceye kadar çıkartmayınız.<br />
    Elden gelen her iyiliği, herkese yapınız.<br />
    Eline, diline, beline sahip ol.<br />
    En büyük kerâmet çalışmaktır.<br />
    En yüce servet, ilimdir.<br />
    Hak’ka erişebilmek için, büyüklere ve doğrulara yaklaşın.<br />
    Hakikatın ilk makamı, toprak olacağımızın bilinmesidir.<br />
    Hamı pişiremezsen bari, pişmişi ham etme.<br />
    Her ne arar isen, kendinde ara.<br />
    Hiçbir milleti ve insanı ayıplamayınız.<br />
    Hükümdar (idareci), ancak adâleti ile başarılı olur.<br />
    İbâdetin yeri başkadır, işin yeri başkadır.<br />
    İçi murdar kimseyi ne kadar dıştan yıkarsan arınmaz.<br />
    İlim, hakikate giden yolları aydınlatan ışıktır.<br />
    İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.<br />
    İlmi ve bilgiyi yüce tutan kimse hiçbir zaman küçülmez, alçalmaz.<br />
    Îmanın kemâli, âhlak güzelliğidir.<br />
    İncinsen de, incitme. İnsan dilinin arkasında gizlidir.<br />
    İnsanın kemâli, ahlâk güzelliğidir.<br />
    İnsanın olgunluğu, davranışlarının doğruluğundadır.<br />
    İslâmın temeli güzel ahlâk; ahlâkın özü bilgi; bilginin özü akıldır.<br />
    Kadınlarınızı okutunuz, kadınları okumayan millet yükselemez.<br />
    Kanâatkâr olanlar, en büyük zenginliğe sahiptir.<br />
    Karşısındaki insanın iyi olmasını isteyen, önce kendisi iyi olmalıdır.<br />
    Kendini tanımayan, Yaratan’ı da bilemez.<br />
    Kibrin aslı şeytan, tevazûnun aslı Rahmân’dır.<br />
    Kimsenin ayıbını arama, kendi ayıbını görür ol.<br />
    Mevki hırsı, koğu, gıybet, edebsizlik, hıyânet Hak’kı inkâr eder.<br />
    Murada ermek, sabır iledir.<br />
    Mürüvvet hoş görme ve affetmektir.<br />
    Nebîler, Velîler, insanlığa Tanrı’nın hediyesidir.<br />
    Nefsine ağır geleni, kimseye tatbik etme.<br />
    Oturduğun yeri pâk et, kazandığın lokmayı hak et.<br />
    Özünde ve sözünde temiz olmayanların, îmanı tam değildir.<br />
    Sevgi ve acıma, insanlık; hiddet ve şehvet ise hayvanlık vasfıdır.<br />
    Yolumuz; ilim, irfân ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Türk Büyüklerinden Nasihatler]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=10308</link>
			<pubDate>Tue, 28 Jul 2020 11:22:50 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=10308</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">TÜRK BÜYÜKLERİNDEN NASİHATLER</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">DEDE KORKUT’ UN ÖĞÜTLERİ</span><br />
<br />
Dede Korkutun, on ikinci asrın sonu ve on üçüncü asrın başlarında yaşadığı rivayet edilir. Oğuzların Bayat boyundandır. O, alimdir ve koyu bir Türkçüdür. Onun öğütlerinden bir bölümünü nakletmek istiyorum;<br />
“Ağız açıp över olsam, Allah demeyince işler düzelmez. Kadir Tanrı vermeyince, er zengin olmaz. Ezelden yazılmazsa, kul başına kaza gelmez. Ecel vakti ermeyince kimse ölmez, ölen adam dirilmez, çıkan can geri gelmez. Bir yiğidin, kara dağ tepesinde malı olsa yığar, derer, ister amma, nasibinden fazlasını yiyemez. Çağıldayan sular taşsa, deniz dolmaz. Büyüklük taşıyanı Tanrı sevmez. Gönlüne benlik yerleşen kişide devlet olmaz. El oğlunu besleyip, büyütmekle oğul olmaz, büyüğünce bırakıp gider. Külden tepecik olmaz. Güveyi oğul olmaz. Kara eşek başına başlık vursan, katır olmaz. Cariye’yi süsleyip giydirsen, hanım olmaz. Lapa, lapa karlar yağsa, yaza kalmaz. Zümrüt gibi yeşil çimen, güze kalmaz. Gittiği yerin otlaklarını geyik bilir. Yeşermiş çimenlerin yerini yaban eşeği bilir. Değişik yolların izini deve bilir. Yedi dere kokularını tilki bilir. Gece vakti kervan göçünü çayır kuşu bilir. Oğul’un kimden olduğunu ana bilir. Erin ağırını, hafifini, at bilir. Ağır yüklerin zahmetini katır bilir. Nerede sızılar varsa, çeken bilir. Gafil başın ağrısını beyin bilir. Azıp gelen kazayı Tanrı sevmez. Tanrı ilmi Kuran güzel, Tanrı evi Mekke güzel, Günlerden Cuma güzel, bir de helal kadın güzel. Şakağından ağarsa baba güzel. Ak sütünü emdiğin ana güzel. Sevgili kardeş güzel, oğul güzel. Her şeyi yaratan Tanrı güzel. Bilesiniz ki, eski pamuk bez olmaz. Kalleş düşman dost olmaz. Kız anadan görmeyince öğüt almaz. Oğul babadan görmeyince sofra çekmez. Oğul babanın sırrıdır. İki gözünün biridir. Devletli oğul olsa, ocağını gönendirir. Devletsiz oğul olsa, ocağını söyündürür. Oğul da neylesin, babası ölüp malı kalmazsa? Babanın malından ne fayda, başta devlet olmazsa? Devletsizliğin şerrinden Allah saklasın, cümlemizi. Hanım hey! Beyim hey !” demektedir<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SULTAN ALPARSLANIN VASİYETİ</span><br />
<br />
Kısa zamanda örneğine az rastlanan zaferler kazanan Cihan Sultanı, Malazgirt’te mağrur Bizans ordusunu yenen, Anadolu’yu Türklere ikinci Anayurt yapan Türk Hakanı Sultan Alpaslan 1029 yılında doğdu. Babası Çağrı Bey’di. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in ölümü üzerine 1063’de Hakan oldu. Azerbaycan, Gürcistan, Doğu Karadeniz’den sonra Aral gölünü de aşarak, 26 Ağustos 1071 tarihinde, Cuma namazından sonra beyaz elbisesini giydi,“Şaman usulü” atının kuyruğunu bağladı ve askerlerine hitaben;<br />
Şehit olursam beni olduğum yere gömün. Bu beyaz elbisem kefenim olsun. Eğer içinizde korkan varsa geri dönsün, karısının kucağına girsin. Ölmek isteyenler, arkamdan gelsin” dedi ve neticede de zafere erdiler. Bu başarıdan sonra Türk ve Müslüman olan Karahanlı devletini ziyarete giden Alpaslan, arkasından bir kale komutanının ani saldırısı sonucu hançerlendi. Her türlü çabaya rağmen kurtarılamadı. Ölümünden önce yaptığı vasiyetinde;<br />
Rabbim! Seni kendime vekil yapıyorum. Azametin karşısında yüzümü yere sürüyorum. Senin uğruna savaştım, bana yardım ettin. Çünkü, sözümde hilaf yoktu. Akıllı ve tecrübeli bir adam bana; ”Kimseyi küçümseme, kendi gücüne de güvenme” diye nasihat etti. Ama ben bu sözleri ihmal ettim, hata yaptım. Ölüm döşeğinde bunu daha iyi anladım. Ordumun çokluğundan, gücünden, askerlerimin coşkusundan, altımda yerin titrediğini hissettim ve kendi kendime; ”Ben dünya Sultanıyım, bana kimsenin gücü yetmez. Bu ordu ile Çin’i ve birçok ülkeyi fethederim.” dedim. Bu gurur yüzünden, şimdi bu aciz duruma düştüm. Her bir işe başlarken, Allah’tan yardım dilerdim. Şimdi, oğlum Melikşaha bağlılık yemini edin. Vezirim Nizam-ül Mülk de ona biat edecektir. Çünkü biz Türkler temiz Müslümanlarız, bid’ad bilmeyiz. Hepiniz Allah’a emanet olunuz.” Dedi gözlerini yumdu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">OSMAN GAZİ’ NİN OĞLU ORHAN GAZİYE VASİYETİ</span><br />
<br />
Osman Gazi dünyanın en güçlü, en uzun imparatorluğunu kuran hükümdardır. Derviş gazilerin reisidir. Uç Beyliğinden “Kara Osman Bey, Osman Şah bey, padişah” adlarını aldı. Onun babası ise Ertuğrul gazidir. Horasan’ dan geldi. Anadolu’ da 600 küsur yıl devam edecek bir İmparatorluğun temelini attı. Ölüm döşeğinde iken oğlu Orhan Bey’ e öğüdünde;<br />
Ey oğul! Bugüne kadar tereddütsüz, benim isteğime uydun, sözümü tuttun. Tanrı senin dileklerini yerine getirsin. Benim arzum, mezarımı gümüş kubbenin altına koyasın.<br />
Ey oğul! Anlamadığın konuları alimlerden öğrenip yapasın. İyice bilmediğin hiçbir işe başlamayasın. Sana itaat edenleri has tutasın. Askerlerine yardım etmede cömert olasın. Çünkü insan, ihsanın kulcağızıdır.<br />
Ey oğul! Asla zalim olmayasın. Cihada devam edesin ki, böylece benim ruhum şad olsun. Alimlere riayet edesin ki, işler düzgün gitsin.<br />
Ey oğul! Askerlerine ve malına ilgi duyup gururlu olmayasın. Bizim mesleğimiz Allah’ın dinini yaymakta, kuru kavga ve cihangirlik değildir. Sana da bunlar yaraşır.<br />
Ey oğul! Daima herkese iyilik ve ihsanda bulunasın. Nerede bir ilim ehli duyarsan ona ikbal gösteresin, yumuşak davranasın ki, alemi adaletinle şenlendiresin, böylece memleket işlerini noksansız göresin” dedi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ŞEYH EDEBALİ’ NİN OSMAN BEY’ E ÖĞÜTLERİ</span><br />
<br />
Osmanlı devletinin kuruluş yıllarında yaşayan büyük İslam alimi Şeyh Edebalin’ in doğum tarihi belli değil, 1326 yılında Bilecikte vefat etti. Edebali, kendi parasıyla kurduğu dergahında fakirlere ikramlarda bulundu. Zaman zaman Osman Bey de bu dergahta misafir olarak kaldı. O, bir gece rüyasında, şeyhin göğsünden bir ay doğup, kendi göğsüne girdiğini sonra buradan bir büyük ağaç bitip dalları dünyayı kapladığını, onun altından birçok nehirler aktığını, insanların bundan yararlandığını gördü, sabah olunca da bu rüyasını Edebali’ye anlattı. O da; “Sen Bey olacaksın, kızım Mal Hatun’la evleneceksin. Benden çıkıp sana giren nur budur. Senin temiz neslinden bir çok sultanlar gelecek, uzun süre saltanat sürüp bir çok devlete hükmedecek” dedi ve Osman beyi tebrik etti sora da ona öğüt olarak;<br />
“Oğul! İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğarlar, akşam ezanında ölürler. Avun oğlum avun. Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen, sabah rüzgarında savrulur gidersin. Öfken ve nefsin bir olup aklını yener. Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın. Dünya senin gördüğün gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizemler, bilinmeyen, görülmeyenler, senin erdemlerinle gün ışığına çıkacaktır.<br />
Oğul! Ananı, atanı say, bereket büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol. Her sözü üstüne alma. Gördün, söyleme, bildin bilme. Sevildiğin yere sık gidip gelme, kalkar muhabbetin, itibar olmaz<br />
Oğul!. Üç kişiye acı: Cahiller arasındaki alime, zenginken fakir düşene, hatırlı iken itibarını kaybedene. Unutma ki! Yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir. Haklı olduğunda mücadeleden korkma. Bilesin ki, atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler.”der.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ORHAN GAZİNİN MURAT BEY’E ÖĞÜTLERİ</span><br />
<br />
Orhan Gazi 1281 yılında Söğüt’ te doğdu. Babası Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi’dir. Orhan Gazi, iyi eğitimli bir komutan ve devlet adamıdır. O, son derecede uysal, merhametli, kolay kızmaz, kızdığını da hiçbir zaman belli etmezdi. Askerlerini ve halkını oldukça korurdu. Savaşlarda ölümü fazla dilemezdi. Alacağı bölgeyi kuşatma altına alır, son anına kadar teslim olmaları için fırsat verirdi. Kendi soyuna ve kavmine özellikle sahip çıkardı. Onlara öncelik tanırdı. Türk-İslam töresine bağlılığı ile tanınırdı. 1360 yılında rahatsızlandı, ölümünden önce oğlu Murat Bey’ e öğütleri önemlidir:<br />
“Oğul! Saltanatınla mağrur olma. Unutma ki, dünya Sultan Süleyman’a bile kalmadı. Dünya saltanatı geçicidir. Lakin senin için büyük bir fırsattır. Eğer dünyaya “Ahiret” ölçüsü ile bakarsan, ebedi saadete değmediğini göreceksin. Rumeli Hıristiyanları rahat durmuyor. Sen, o cihete yürü. Rumeli fethini tamamla. Kostantiniyeyi ya fethet, ya da fethe hazırla. Civardaki Türk beylerle iyi geçin. Halk, her ne kadar bizi istese de başlarında bulunan beyler, beyliklerinden vazgeçmezler Onlar, bir zaman daha idare ederler, fazla dayanamazlar, neticede olmuş meyve gibi avucuna düşerler. Anadolu’da sıkıntı olmazsa, Rumeli meselesini rahat çözersin. Bu yüzden Anadolu’nun sessizliğini bozmamağa gayret et. Cennet mekan babam Osman Gazi, Söğüt ve Domaniç’ten ibaret toprağı “Beylik” yaptı. Biz Allah’ın izniyle, “Beyliği” Hanlığa çevirdik. Sultanlığı ikmal ettik. Sen daha büyüğünü yapacaksın. Osmanlıya iki kıta üstünde hükmetmek yetmez. Selçukluların varisiyiz, Romanın da varisi biziz. Ey oğul! Hak yolundan ayrılma. Adaletle hükmet. Gazileri ve halkı gözet. Din’e hizmet edene, hizmet etmek şereftir, bunu ihmal etme. Fakirleri doyur, zalimleri cezalandırmada ihmalkar olma. “En kötü adalet geç tecelli eden adalettir.” Sonunda hak yerini bulsa bile, geciken adalet zulümdür. Biz yolun sonuna geldik, sen daha başındasın, Cenab-ı Hak, saltanatını mübarek kılsın.”dedi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BİLGE- KAĞAN’ IN ÖĞÜTLERİ</span><br />
<br />
Bilge Kağan, altıncı yüzyılın başlarında, yedinci yüz yılın ortalarında, Mancur’ ya dan İran’ a kadar uzanan geniş bölgede, Asya’ nın hakimi olmuş, Orhun Abideleri denilen “Ebedi taşa” yazdırdığı ”Türk Milletinin, Türk devletinin adı, sanı yok olmasın” dediği öğüdünde;<br />
“Ey Türk Oğuz Beyleri! Bu sözümü iyi işitin! Üstten gök çökmedikçe, alttan yer delinmedikçe biliniz ki, Türk milleti, Türk yurdu, Türk devleti, Türk töresi bozulmaz. Ey ölümsüz Türk milleti! Kendine dön! Milletin adı sanı yok olmasın diye, Türk milleti için, gece gündüz uyumadım, gündüzleri oturmadım. Kardeşim Kül Tigin ile ölesiye çalıştım. Birleşen milleti dağıtmadım. Türk Kağan Ötükende oturursa, Türk yurdunda sıkıntı olmaz. Ben Ötükende oturarak tek başına yurdu idare ettim. Çinlilerin değerli hediyelerine kapılmadım. Buna kapılan ne kadar Türk’ün öldüğünü, Çin boyunduruğuna girdiğini unutmadım. Tanrı yardım etti, Türk kağanı oldum. Dağılmış milletimi topladım. Fakir milletimi zengin ettim. Azalmış milletimi çoğalttım. Atalarıma layık bir evlat olmağa çalıştım. Ecdadımız törelerine öyle bağlı idi ki, bununla milleti mutlu ettiler. Onlar bilge kağandılar. Sonradan bilgisiz, beceriksiz kağanlar, Çinlilerin hilesine kandılar. Türk milleti, zengin ülkelerini kaybettiler. Türk kağanların cihanı tutan haşmeti maziye karıştı. Bu yüzden Türk yöneticileri köle, Türk kızları da cariye oldu. Türk adı yerine Çince isim kullandılar. Bu utanç vericidir. Yüce Tanrı, Türk’ün bu haline acıdı, babam İlter Kağanı Türklere Kağan yaptı. Babamın Türk ordusu kurt, Türk düşmanları koyun oldu. Kurt önünden kaçan koyunlar dağılıp gittiler.<br />
Babam, Doğudan Batıya at koşturdu. Türkleri birleştirdi, Türk devletini ihya etti. Ben zengin ve parlak bir millete Han olmadım. Kardeşim ve yeğenlerimle birlikte yemin ettik, Türk milletinin, Türk devletinin adı, sanı yok olmasın diye gündüz oturmadım, gece uyumadım, çalıştım.” Dedi<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SULTAN İKİNCİ MURAT HAN’ IN VASİYETİ [1403-1451]</span><br />
<br />
“Gerçi, kim haddim değildir, buseni kılmak değil, Arif olan çün bilur, anı ne lazım söylemek” diyen Sultan Murat, Çelebi Sultan Mehmet’in oğlu ve yeni çağın kapısını açan Fatih Sultan Mehmet Han’ın babasıdır. Büyük bir komutan, alim, şair, musiki ustası, fen ve din ilimlerini inceleyip, bilen bir Hakan’dır. Varna ve 2. Kosova savaşlarını bileğinin hakkıyla alan, Türkiye’yi üç asır, dünyanın en güçlü devleti olmasının temelini atan bir Sultan’dır. Eğer O, Varna’da başarı sağlanmasaydı, Türkiye’nin geleceği tehlike içinde olacaktı. ”Büyük Türk Hakanı” namıyla tanınan Sultan’a, batı bilimcileri ” O, ince ruhlu, hassas yapılı çok adil, merhametli, sözüne sadık, cesur, azimli, tedbirli, güler yüzlü, düşmana karşı sert davranan bir Hakan’dır” derken, bazı tarihçiler “Türk Rönesans’ını başlatan Hükümdar’dır” diye anlatırlar. Sultan’ın özel vasiyetini, tam olarak Mithat Sert oğlunun “Vasiyetname” adlı eserinde bulabilirsiniz. O, özet olarak vasiyetinde:<br />
“Ben ki, Ulu Sultan, Büyük Hakan, Arap ve Acem Meliklerinin efendisi, gazi ve mücahitlerin yardımcısı, düşmanların korkulu rüyası, zayıf ve fakirlerin hamisi, denizlerin ve karaların Sultanı Fethin babası, şehit Sultan Beyazid’in oğlu, kutlu Sultan Mehmet oğlu Murat hanım. Saruhan memleketinde bulunan malımın üçte birini vasiyet ettim. Bu, on bin florin’dir. Bunun bir kısmını fakir-fukaraya, bir kısmını da Mekke ve Medine yoksullarına, bir kısmını Kabe’ye, Mescidi Aksa’ya, Kur’an okuyanlara, muhtaçlara dağıtınız. Daha sonra on bin florin daha harcamanızı istiyorum. Kırmızı yakut başlıklı yüzüğümü ki, onu 95 bin dirheme aldım. Onu da satasınız, bu para bitene kadar, gece gündüz ruhuma Kur’ an okuyanlara dağıtasınız. Kaşlı yüksüğün parasıyla defnimden sonra okuyup dua edenlere, harcayasınız. Hastalandığım anda ve sonrası kölelerimin hepsi hür olsun.” demektedir<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TİMUR HAN’ IN ÖĞÜTLERİ</span><br />
<br />
Timur, Türkistan’ın Kes şehrinde dünyaya geldi. Cenkiz Han’ ın soyundandır. Zamanın alimlerinden ilim ve harp tekniğini, devlet yönetimini öğrenen bir devlet adamıdır. Bir savaşta ayağı yaralanıp topallamasından sonra “Lenk” sıfatını aldı. Çeşitli tarihçiler onu ”Merhametsiz, kellelerden kale yapan zalimdir, şehirleri yağmaladı, yakıp, yıktı, Yıldırım Beyazıt’la savaşıp, kardeşi kardeşe kırdırdı. Osmanlıların duraklamasını ve İstanbul’un alınmasını elli yıl geciktirdi“ deseler de bu doğru değildir. Ankara savaşını aslında Timur han istemediği halde, Yıldırım Han’ın zorlamasıyla bu felaketin olduğunu ifade edenlerin tespiti de vardır. Ona ”Milliyetçiliğin düşmanıdır” diyenler de çıkmıştır. Fakat Timur, İran seferinde, Şehnamenin yazarı, ünlü şair Firdevs’in mezarına giderek “Kalk, kalk da hiç durmadan kötülediğin mağlup Türk’ü şimdi gör” demişti. O, en az Bilge Kağan kadar özüne bağlıdır. O, Müslüman Türk insanına seslenirken;<br />
“Biz ki, Mülk’ü Turan, Emir’i Türkistan’ız; Biz ki Türk oğlu Türküz; Biz ki, milletlerin en kadimi ve en ulusu, Türk’ün başbuğuyuz diyerek tam otuz altı yıl saltanat sürdüm. Değerli askerlerim sayesinde pek çok yer fethettim ve yirmi yedi ülkenin Hakanı oldum.” diyen. Timur, Turan, İran, Rum [Anadolu], Suriye, Mısır, Irak, Azerbaycan, Fas, Horasan, Hindistan, Gürcistan, Ermenistan ve Kafkas ülkelerinin birçok yerlerini aldı. Çin’i ortadan kaldırmak için hazırlık yaptı. Tam bu anda büyük bir kış bastırdı. Her yer karla kaplandı. Yine de yola çıktı. Yaşlıydı, Çin sınırına geldi. Burada ordusuna büyük bir geçit töreni yaptırdı, “KUĞU AVI” düzeni aldırdı. Aniden hastalandı, Hekimbaşı Feyzullah, durumunun iyi olmadığını söyledi. Timur, vasiyetini hazırladı ve 19 Mart 1405’de öldü. Cesedi mumyalandı, Semer kant’a defnedildi. O, öğüdünde:<br />
“Oğullarım! Size vasiyetim, milletin rahatlığını sağlayın, dertlerine çare bulun, zayıfları koruyun, yoksulları zenginlerin eline bırakmayın. Adalet ve iyilik rehberiniz olsun. Aradaki nifakçılara fırsat vermeyin. Ölüm döşeğindeki babanızın sözlerini unutmayın. Benden sonradakilere kurallar koydum. Bunlara sahip çıkarsanız, başarılı olursunuz. Bu öğütlerim uzun deneyimlerim neticesidir; Allah’ın dinini dünyaya yaymaya gayret edin. Adamlarıma güvendim, her birine yetki verdim. Onlar benim gözbebeğimdiler. Düşman üzerine gitmeden, ilim adamlarının görüşünü aldım, bunun faydasını gördüm. Her işimde iyi niyetli ve sabırlı oldum. Dosta düşmana karşı eşit davrandım. Herkes, makam ve mevkisi ne olursa olsun, kanunlara uymayı ibadet saymalıdır. Komutan ve askerlere, maddi ve manevi yardımı esirgemedim. Onlar da savaşlarda can vermede tereddüt etmediler. Yirmi yedi ülkenin Hakanı oldum. Han elbisesini giydiğim andan itibaren dur durak bilmedim. Gece, gündüz uyumadım. Planlar hazırladım. Askerlerle komutanlar arasında isyan çıktığında sabırlı davrandım, önem vermez göründüm. Ama asla ilgisiz kalmadım, arasını buldum. Savaşta askerlerle birlikte düşman üzerine saldırdım. Kenara çekilip rahatımı düşünmedim. Şöhretim uzak ülkelere gitti. Adaletten asla ayrılmadım. İyilik yaptım, iyilik gördüm. Suçlulara, suçsuzlara eşit davrandım. Kalp kazandım, adil bir şekilde hükmettim. Disipline önem verdim. Ezileni, ezenin elinden kurtardım. Suçluya ceza verdim. Suçsuzları korudum. Bana karşı gelenleri, aman dilemeleri halinde affettim. Alimlerle, bilim adamlarıyla sürekli istişare ettim. Onların dileklerini yerine getirdim. İkiyüzlü, kötü fikirli, dalkavuk olanları yanımdan kovdum. Başladığım işi azimle, sabırla yerine getirdim. Kırgınlık, öfke duygularına yer vermedim. Dini, geçmiş Hakanların kanunlarını, ilim adamlarına sorup öğrendim. Onlardan yararlandım. Bir devletin yıkılma ve yükselme sebeplerini araştırdım. Ona göre hata yapmama yönünü tercih ettim. Yanlışlara düşmemeğe özen gösterdim. Vergilerde adil davrandım. Rüşvete, zulme fırsat vermedim. Bu bir mikroptur. Bulaştığı yeri yok eder. Halkın derdini bizzat yakınen izledim. Büyüklere kardeşim, küçüklere evladım gibi davrandım. Halkımın gelenek ve göreneklerine saygılı oldum. Fethettiğim ülkelerin sevgisini kazandım. Halkın sevdiği kişilere görev verdim. Kusurlu olanları derhal görevden aldım ve cezalandırdım. İdareciler, askerler veya halk arasında zulüm yapanlar tespit edildiğinde gereğini yaptım. Herhangi bir kabile, bey, benim toplumumda ise, beylerine saygı gösterdim ve onurlandırdım. Benimle dost olanları pişman etmedim. Her türlü yardımı karşılıksız bırakmadım. Özür dileyenleri affettim. Benimle yakın dostluk kuranların hepsi benden iyilik gördü. Hakan olmam, güçlü olmam, bu düşünceme engel olmadı. ”İyilik eden, koruyan” olmaya çalıştım. Oğullarım ve torunlarımın kan bağına önem verdim. Onlar için kötü niyet beslemedim. Herkesi iyice tanımaya gayret ettim. Leh ve aleyhime olanlarına bakmadım, askerlerime daima saygı gösterdim. Düşmanımın sadık beylerine ve savaşçılarına dostluk gösterdim. Onların savaş esnasında komutanlarını terk edip yanıma gelen düşman, bana göre insanların en kötüsüdür. Toktamış Hanla yapılan savaşta böyle bir olay oldu. Nefret ettim. “Şimdi Hanlarına ihanet edenler, yarın da bana ihanet ederler” diye onlara “hain, alçak” olduklarını söyledim. Tecrübemle şunu da öğrendim; dine inanmayan, kurallarına uymayan bir devlet uzun zaman ayakta kalamaz. Ben devletimin yapısını İslamiyet üzerine kurdum. Bu konuda yasalar koydum. Biri ordu mensuplarına, diğeri sivillere olmak üzere iki kadı görevlendirdim. Bunların görevi yanlışlardan korumaktır. Camiler, yollar, kervansaraylar, köprüler yaptırdım. Adalet Nazırlığı kurdum. İslam’ı yaymak için yasalarla birlikte devlet idaresine yeni kurallar koydum;<br />
Han başkalarının görüşüne önem vermeli, adaleti gözetmeli, emir ve yasaklar da kararlı olmalı, devlet işlerine yabancıyı sokmamalı, kararından dönmemeli, ordu ve halk üzerinde etkili olmalı, çevresindekilerden şüpheci olmalı, onları iyi tanımalı diye uyarıyorum. “Diyen Timur Han, o günlerde, bugünleri görür gibidir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AKŞEMSEDDİN’İN ÖĞÜTLERİ</span><br />
<br />
Akşemseddin Hazretleri, Fatih Sultan Mehmet Han’ın hocası, bilim ve gönül adamıdır. O, hayatı boyunca, hiç bir kimseye düşmanlık beslemeyen bir veli zattır. İşte onun öğütlerinden bir demet;<br />
<br />
1- Toprağa her türlü kötü şeyler atılır, onda hep güzel şeyler biter.<br />
2- Her işe besmele ile başlayın, temiz olun. Daima iyiliği adet edinin. Tembel olmayın. Nimete şükretmesini bilin.<br />
3- Hiç kimseye kızmayın, eziyet ve cefa etmeyin.<br />
4- Uzun ömür isterseniz, başkasının kazancına haset etmeyin, kişileri kötüleyip, haklarında atıp tutmayın. Senden üstün olanların önünde yürümeyin. Dişinizle tırnağınızı kesmeyin. Ayakta pantolon giymeyin.<br />
5- Çok uyumak rızkı azaltır. Gece uyanık olun. Yalınız yolculuğa çıkmayın. Kendinizi methetmeyin, namahreme bakmak gaflet verir. Kimsenin kalbini kırmayın<br />
6- Düşen şeyi temizleyerek yerseniz, fakirlikten kurtulursunuz.<br />
7- Daima edepli, hoş görülü, cömert olun.<br />
8- Tırnağınızla dişinizi kurcalamayın. Elbisenizi üzerinizde dikmeyin. Cünüp kimse ile yemek yerseniz size gam verir.<br />
9- Yalınız evde yatmaktan sakın. Çıplak yatmak fakirliğe sebeptir.<br />
10- Hiddet ve kin, gören gözleri kör eder.<br />
11- Boş gezen zengin de olsa zarar eder. Huzura ermenin yolu: “Az yemek, az uyumak, halkla az konuşmak, Allah’ı sık zikretmek.” diye buyurur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">FATİH’İN VASİYETİ VE DUASI</span><br />
<br />
“Ben ki, İstanbul Fatihi aciz bir kul, Fatih Sultan Mehmet, bizatihi alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım İstanbul’ un Taşlık mevkiinde bulunan, hudutları belli olan 136 adet dükkanımı aşağıdaki şartlar gereği vakfı sahih eylerim. Şöyle ki; bu gayr-i menkulümden elde edilecek gelirlerle, İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim. Bunlar ki, ellerinde bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezeler ve yerlere tükürenlerin tükürükleri üzerine bu tozu dökeler ki, günlük ücretleri yirmişer akçe alsınlar; diğer kalan paralarımı da hastalara, yoksullara dağıtıla, zinhar hastalarımızı gıdasız bırakmayalar.” dedi.<br />
Fatih Sultan Mehmet, Bizans’ın alınmasından hemen sonra, İmparatorluk sarayını gezip incelediği sırada, zindanda yaşlı bir papazı gördü. Yanına vardı ve ona; ” Efendi! Neden hapsedildin, suçun neydi?” diye sordu, Oda; ”Sultanım! İstanbul kuşatıldığı sırada İmparator beni huzuruna davet etti ve bana; “Aziz Peder! Türkler İstanbul’a girebilecek mi?” diye sordu. Ben de ilmime güvenerek Ona; ” Efendim ne yazık ki, Türkler buraya hakim olacaklar“ dedim. İmparator hiddetlendi, işkenceyle beni buraya hapsettirdi.” dedi. Fatih bu olaydan oldukça etkilendi ve papaza şu soruyu yöneltti; “Aziz Peder! İstanbul, bir gün gelir de bizim elimizden de çıkar mı?” dediğinde Papaz;” İçinizdeki fesatçılar, düşmanlar, kendi çıkarlarını düşünüp, devleti soymaya kalkarlarsa ve birde taşınır, taşınmaz mallarını yabancılara satıp, onlardan medet umar duruma düşerlerse, o zaman İstanbul bir başkasının eline geçer” dedi. Bu söz üzerine Fatih’in tüyleri ürperdi ve oracıkta dizlerinin üzerine çöktü, ellerini açıp “Ya Rab! Ülkemde böyle fesatçılara, devlet düşmanlarına fırsat verme. Onları gazabına uğrat, birlik ve beraberliğimizi bozma “ diye niyazda bulundu. Burada, papazın sözlerini ve Fatihin duasını, aklı selim olan bu günün insanı, bir kez daha düşünmelidir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN’ IN LALASI GAZİ BALI BEY’ E ÖĞÜTLERİ</span><br />
<br />
Kanuni Sultan Süleyman, Zigartvarda on üçüncü seferi sırasında 7 Eylül 1566’da vefat etti. O, iyi bir komutan, teşkilatçı devlet adamı ve ediptir, ileri görüşlü, ömrü seferlerde geçen, 46 yıllık saltanat tecrübesi olan güçlü bir devlet adamıydı. 1526 senesinde kazanmış olduğu Mohaç Meydan Savaşın’da, Macar ordusunu tamamen yok eden, Gazi Balı Bey, bu başarısından dolayı “Beylik” alameti olan iki tuğu üçe çıkarılmasını, Kanuni’den talep etti. Bunu üzerine Kanuni Sultan Süleyman, Balı Bey’e öğüdünde: “Yadigarım, muhterem Lalam, Gazi Bey! Her iyiliğin kaynağı adalettir. Adil olmayanın elinden çıkan iş, kötü iştir. Peygamberimiz: ”Bir günün adaleti, yetmiş yıllık ibadetten üstündür” buyururlar. Öyle insanlar vardır ki, ellerinde fırsat yok iken Salih, fırsat geçince de Nemrut kesilirler. Sen tecrübenle onların halini anlayasın. Berhudar olasın. Yüzün ak olsun. Bizden bir tuğ istediniz. Henüz terfi zamanınız gelmedi. Serasker olduğun yerlerde, yetkili bulunduğun bölgelerde, zulüm ve düşmanlıktan sakınasın. Hizmetinde kullandığın adamların dış görünüşlerine aldanmayasın. Mala, mülke fazla sevgi göstermeyesin. Nefsine gurur getirmeyesin. Askerlerin ihtiyarlarını baba, orta yaşlılarını kardeş, gençlerini oğul bilesin. Babalara hürmet edesin, oğullara şefkat gösteresin. Askerlere zorluk vermeyesin. Eğer hazinen tükenirse, masrafım yetmez diye endişe etmeyesin. Sana bir iki bin kese göndereyim. Fakirleri düşünesin, onlara ağır görev verip incitmeyesin. Şiddetten kaçınasın ki, bizim halkımızı rahat görüp, küffar halkını imrendiresin. Fukaraya, şefkat ve muhabbetle hayır kapılarını açasın. Dürüst insana görev veresin.<br />
İmdi ey Gazi Balı! Sana öğüdüm odur ki, atın yürüğünü, kılıcın keskinini, bey’in bahadırını saklıylasın. Allah Telala, yolunu açık, kılıcını keskin etsin” dedi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KEÇECİZADE MEHMET FUAT PAŞA’ NIN VASİYETİ [1815-1869]</span><br />
<br />
Fuat paşa;“En kuvvetli devlet, bizim devletimizdir. Zira siz dışardan, biz içerden yıkmaya çalışıyoruz, yinede yıkılmıyor” diyen Türk diplomatıdır. Bu sözleri; yabancı sefirlerle yapılan bir toplantıda, büyük devletlerin gücünden söz edildiği sırada, “Osmanlı devleti bitti” diyenlere karşı sert tepkidir.<br />
Mehmet Fuat Paşa, zeki ve zarif bir devlet adamı idi. Çok çalışkan ve başarılı olduğu için Hariciye Nazırlığı’na getirildi. Açık fikirli olduğu için Sadrazamla ters düştü ve görevinden ayrıldı. Ali Paşa sadaret makamına gelince, yeniden Hariciye Vekaletine atandı. Açık sözlü olmanın bedelini azledilerek ödedi. Bu gidiş, geliş tam altı kez oldu. O, vatanını çok sevmektedir.<br />
Fuat Paşa zayıf, seyrek sakallı, uzun boylu, güzel konuşan, hazır cevap, iyi giyinen, biriydi. 54 yaşında olmasına rağmen 80 yaşında görünüyordu. Birden hastalandı, Fransa’ya tedavi için gitti. Vefatından iki gün önce, hasta yatağında Sultan Abdülaziz Han’a hitaben gönderdiği mektubunda:<br />
“Hünkarım! Şurada yaşayabileceğim birkaç gün yada birkaç saatim kaldı. Size önemli bir konuyu arz etmek istiyorum. Bu kağıt parçası huzuru Alinize sunulduğunda, ben bu dünyayı terk etmiş olacağım. Sözüm sana sadakatimdendir. Yüce Allah sizi şerefli olduğu kadar, tehlikeli bir vazife ile görevli kılmıştır. Çevrenizde olan tehlikeleri görmeniz ve düşünmeniz gerekir. Vatansever geçinen bazı cahiller, modası geçmiş fikirlerle çevrenizde tehlike arz etmektedir, bunu bilesiniz. Bana dinsiz diyenler, dini anlamayan, istismarcılardır. Büyük dinimizi terakkiye mani diyenler, şuursuz ve cahil kimselerdir. Ben deniz İslam’ın özünü inceledim. Müfterilere inanmayın. Gerçek hakim olan, ilahi huzura çıkmak üzereyim. Bu dünyayı terk etmek için hazırlanıyorum. Padişahıma, memleketime, dinime karşı nankörlük etmeyeceğimi bilesiniz Yanınızda gerçek dost, vatansever, Osmanlı hayranı, vatanını devletini canından daha aziz bilen, hakanına bağlı, Ali Paşa’ya güveniniz. Bu devleti cahil insanların yönetimine bırakmayacağınıza inancım tamdır.<br />
Gayrı Müslim milletlerden olan paşalarımızın kimler olduğunu siz biliyorsunuz. Ermeni, Musevi, Hıristiyan, kökenlilerdir, özellikle Kostantiniye, Yahudi ya da Ermeni devleti için gizli çalışmalar yapılmaktadır. Onlar arasında eşitlik prensibi ile idare edilirse isyan önlenebilir. Maarif çöküntü içindedir. Büyük dinimizin yüksek hükümlerinin aksine, bizde maarif ağır aksak gitmektedir. Çok değerli müderrislerimiz vardır. Onlardan yararlanmak gerekir.<br />
Ben deniz bu hizmeti yerine getirmeyi başaramadım. Bu uğurda birçok engelle karşılaştım. Bana dinsiz damgası basanların hilafına, kurallara uyarak, İslamiyet’in haşmetini korumağa gayret ettim.<br />
Artık titreyen kalemimle, fazla yazamaz oldum. Dünyayı terk etmeğe hazırlandığım şu anda, iyi niyetimi, düşüncelerimi, dikkat-i nazarınıza almanızı, zatı Hümayununuzdan talep ve istida ederek sözlerime son veririm” diyerek mektubunu bitiriyor.<br />
Bu tarihi gerçekleri bilmeden, yarınlarımıza güvenle bakmamız yanlış olur. Doğuda Eğitim Gönüllüleri, ya da Barış Gönüllüleri adı altında, Hizbullah’ı “din gibi gösterip, dün olduğu gibi bugün de, Türkiye Cumhuriyeti Devletini parçalamak niyetiyle, isim değiştirerek aynen devam etmektedirler. Bu konuda millet olarak duyarlı ve uyanık olmalıyız diye düşünüyorum.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">LOKMAN HEKİMDEN OĞLUNA ÖĞÜTLER</span><br />
<br />
Lokman Hekim, Davut Peygamber döneminde yaşayan, hikmetli sözleriyle, hekimliği ile bilinen bir bilim ve gönül adamıdır. Doktorların da Piri olarak tanınır. O, doğru sözlü, emanete riayet eden, gereksiz söz ve işleri yapmayan, hiçbir zaman ölümü aklından çıkarmayan, yeme, içme konusunda boğazına itina eden, haramlardan sakınan, yaptığı iyilikleri ve dostlarından gördüğü kötülükleri unutan bir veli kişidir. O, oğluna diyor ki;<br />
“Ey oğul! Dünya derin deniz gibidir. Çok insanlar onda boğulmuştur. Senin gemin takva, yükün iman, işin tevekkül olsun. Umulur ki, kurtulursun. Sakın akılsızlarla inatlaşma, toplantılarda gösteriş için ilim öğrenme, ihtiyacım yok diye ilimden uzak durma.<br />
Ey oğul! Horoz senden daha akıllı olmasın. O her sabah erken kalkar, görevini yapar da sen uyursan olmaz. Bir de seçilmiş insanlara karşı gelme, kötülerle dost olma, insanlara öğüt vereceğim diye kendini unutma. Sonra mum gibi çevreni aydınlatıp, yanar gidersin<br />
Ey oğul! Yalandan sakın, yoksa itibarın sarsılır, şerefini ve makamını kaybedersin. Kötü huydan korun, sabırsız olma, yoksa dost bulamazsın. İşini severek yap, sıkıntılara katlan, insanlara iyi davran. Ey oğul! Üzüntüyü terk et, kalbini serin tut, başkasının servetine göz dikme, kazaya rıza göster, kanaatkar ol, çünkü dünya geçici ve kısadır. Pişmanlığı yarına bırakma, ölüm ansızın gelebilir.<br />
Ey oğul! Susmakla pişman olmazsın. Söz gümüş ise, sukut altındır. Helal lokma ye. Bir işe başlamadan önce bir bilene danış. Yanlış yaptığında kusurunu kabul et, ondan hemen dön. Eğer ölümden şüphe ediyorsan, hiç uyuma. Uykudan uyandığın gibi, öldükten sonrada dirilmek haktır.<br />
Ey oğul! Helal kazançla yoksulluktan korun. Merhamet eden, merhamet bulur. Susan huzura kavuşur, hayır söyleyen kar eder, kötü konuşan yanlış yapar, diline sahip olmayan pişman olur, tembellik eden onun bedelini ağır öder.<br />
Ey oğul! Hiç kimseyi küçümseyip hakaret etme. Hayada, helal mal kazanıp, cömertlikte yarış yap. Kibirden, inkardan, cimrilikten, kötü ahlaktan uzak dur. Sakın başkalarının ayıbını araştırma.<br />
Ey oğul! Bu öğütler bir dağa verilseydi, dağ yarılırdı, parça parça olurdu.” demektedir<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">LOKMAN HEKİM<br />
ÜNLÜ TÜRK BİLİM ADAMI İBNİ SİNA</span><br />
<br />
Yıllarca Avrupa’ nın örnek aldığı dünyaca ünlü “tıp kanunu” eserinin sahibi İbni Sina, 980 yılı Ağustosunda Buhara’ da dünyaya geldi. O öpeöz bir Türk alimidir. O henüz 10 yaşında iken Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. İlköğrenimine Buhara’da başladı. Değişik hocalardan matematik, fizik, kimya, felsefe, mantık, kelam, tıp dersleri aldı. Durmadan, yorulmadan okudu ve yazdı. Bir ara metafiziğe ilgi duydu. Takıldığı yerlerde ünlü Türk Felsefecisi Farabi’nin eserlerine başvurdu. Gençlik dönemlerinde İslamın zıttına verdiği bazı kararlardan dolayı tepkiler aldı. Onun hayatını incelediğimizde; tıp dalında olağanüstü keşifler yaptığını birçok hastalığın teşhis ve tedavisinin mucidi olduğunu, medreselerde öğretmenlik yapıp, birçok yerli ve yabancı öğrenci yetiştirdiğini görüyoruz.<br />
İbni Sina, hayatla mücadele ederken, korkunç kasırgalar önünde sürüklenmesine rağmen yılmadan, usanmadan mücadele etmiştir. O büyük bir filozof, tıb tabibi, güçlü bin mantıkçı, derin bir müsbet ilim erbabıdır. Yazdığı eserlerden dolayı soruşturma geçirmiş, hapse atılmıştır. Ahlaken mazbut, engin bir insan sevgisiyle hizmeti ibadet sayan bir bilim adamıdır. Kazandığı servetinin tamamını hayır işlerine harcamıştır. Ölümüne kadar her gece yüz rekat namaz kıldığı, her üç günde bir Kur’an-ı Kerim hatmettiği bilinmektedir.<br />
Üstadın yazdığı “Tıp Kanunu” ve diğer eserleri Latince’ye, İngilizce’ye, Fransızca’ya, Almanca’ya çevrilmiş ve defalarca baskısı yapılmıştır. Modern tıbbın öncülüğünü yapan İbni Sina’nın eserleri bugün bile kaynak olarak gösterilmektedir.<br />
İbni Sina 1023 tarihinde Sultan Abdütdevle Ebu Cafer’in yanında, onun himayesinde görevini sürdürmüştür. 21 Haziran 1037 yılında hastalandı, hayata gözlerini yumdu. Bu büyük tıp alimi İbni Sina’nın çeşitli hastalıklarda şifalı bitkileri ilaç olarak kullandığını dair O’nun Tıp Kanunu kitabından alıntı yaparak okurlarımızın bilgisine sunacağız. Umarız faydalı oluruz…<br />
İbni Sina’nın sağlıkla ilgili öğütleri<br />
Büyük üstad İbni Sina, tıp ilmini şu güzel sözler ile açıklıyor; “Yediğin vakit az ye! İki yemek arası en az dört saat olmalı! Şifa hazımdadır. Hazmedeceğin kadar ye! Mideye ağır gelen şeyden, yemek üstüne yemek yemekten sakının!”<br />
Çok yemenin zararları<br />
1- Çok yemek kalbe yük getirir.<br />
2- Tok olan, acın halinden anlamaz.<br />
3- İbadeti yerine getirmede zorlanır.<br />
4- Güzel bir söz işitse, onu etkilemez.<br />
5- Kendi güzel söylese, kimseye tesiri olmaz.<br />
6- Her türlü hastalığa açık olur.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">TÜRK BÜYÜKLERİNDEN NASİHATLER</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">DEDE KORKUT’ UN ÖĞÜTLERİ</span><br />
<br />
Dede Korkutun, on ikinci asrın sonu ve on üçüncü asrın başlarında yaşadığı rivayet edilir. Oğuzların Bayat boyundandır. O, alimdir ve koyu bir Türkçüdür. Onun öğütlerinden bir bölümünü nakletmek istiyorum;<br />
“Ağız açıp över olsam, Allah demeyince işler düzelmez. Kadir Tanrı vermeyince, er zengin olmaz. Ezelden yazılmazsa, kul başına kaza gelmez. Ecel vakti ermeyince kimse ölmez, ölen adam dirilmez, çıkan can geri gelmez. Bir yiğidin, kara dağ tepesinde malı olsa yığar, derer, ister amma, nasibinden fazlasını yiyemez. Çağıldayan sular taşsa, deniz dolmaz. Büyüklük taşıyanı Tanrı sevmez. Gönlüne benlik yerleşen kişide devlet olmaz. El oğlunu besleyip, büyütmekle oğul olmaz, büyüğünce bırakıp gider. Külden tepecik olmaz. Güveyi oğul olmaz. Kara eşek başına başlık vursan, katır olmaz. Cariye’yi süsleyip giydirsen, hanım olmaz. Lapa, lapa karlar yağsa, yaza kalmaz. Zümrüt gibi yeşil çimen, güze kalmaz. Gittiği yerin otlaklarını geyik bilir. Yeşermiş çimenlerin yerini yaban eşeği bilir. Değişik yolların izini deve bilir. Yedi dere kokularını tilki bilir. Gece vakti kervan göçünü çayır kuşu bilir. Oğul’un kimden olduğunu ana bilir. Erin ağırını, hafifini, at bilir. Ağır yüklerin zahmetini katır bilir. Nerede sızılar varsa, çeken bilir. Gafil başın ağrısını beyin bilir. Azıp gelen kazayı Tanrı sevmez. Tanrı ilmi Kuran güzel, Tanrı evi Mekke güzel, Günlerden Cuma güzel, bir de helal kadın güzel. Şakağından ağarsa baba güzel. Ak sütünü emdiğin ana güzel. Sevgili kardeş güzel, oğul güzel. Her şeyi yaratan Tanrı güzel. Bilesiniz ki, eski pamuk bez olmaz. Kalleş düşman dost olmaz. Kız anadan görmeyince öğüt almaz. Oğul babadan görmeyince sofra çekmez. Oğul babanın sırrıdır. İki gözünün biridir. Devletli oğul olsa, ocağını gönendirir. Devletsiz oğul olsa, ocağını söyündürür. Oğul da neylesin, babası ölüp malı kalmazsa? Babanın malından ne fayda, başta devlet olmazsa? Devletsizliğin şerrinden Allah saklasın, cümlemizi. Hanım hey! Beyim hey !” demektedir<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SULTAN ALPARSLANIN VASİYETİ</span><br />
<br />
Kısa zamanda örneğine az rastlanan zaferler kazanan Cihan Sultanı, Malazgirt’te mağrur Bizans ordusunu yenen, Anadolu’yu Türklere ikinci Anayurt yapan Türk Hakanı Sultan Alpaslan 1029 yılında doğdu. Babası Çağrı Bey’di. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in ölümü üzerine 1063’de Hakan oldu. Azerbaycan, Gürcistan, Doğu Karadeniz’den sonra Aral gölünü de aşarak, 26 Ağustos 1071 tarihinde, Cuma namazından sonra beyaz elbisesini giydi,“Şaman usulü” atının kuyruğunu bağladı ve askerlerine hitaben;<br />
Şehit olursam beni olduğum yere gömün. Bu beyaz elbisem kefenim olsun. Eğer içinizde korkan varsa geri dönsün, karısının kucağına girsin. Ölmek isteyenler, arkamdan gelsin” dedi ve neticede de zafere erdiler. Bu başarıdan sonra Türk ve Müslüman olan Karahanlı devletini ziyarete giden Alpaslan, arkasından bir kale komutanının ani saldırısı sonucu hançerlendi. Her türlü çabaya rağmen kurtarılamadı. Ölümünden önce yaptığı vasiyetinde;<br />
Rabbim! Seni kendime vekil yapıyorum. Azametin karşısında yüzümü yere sürüyorum. Senin uğruna savaştım, bana yardım ettin. Çünkü, sözümde hilaf yoktu. Akıllı ve tecrübeli bir adam bana; ”Kimseyi küçümseme, kendi gücüne de güvenme” diye nasihat etti. Ama ben bu sözleri ihmal ettim, hata yaptım. Ölüm döşeğinde bunu daha iyi anladım. Ordumun çokluğundan, gücünden, askerlerimin coşkusundan, altımda yerin titrediğini hissettim ve kendi kendime; ”Ben dünya Sultanıyım, bana kimsenin gücü yetmez. Bu ordu ile Çin’i ve birçok ülkeyi fethederim.” dedim. Bu gurur yüzünden, şimdi bu aciz duruma düştüm. Her bir işe başlarken, Allah’tan yardım dilerdim. Şimdi, oğlum Melikşaha bağlılık yemini edin. Vezirim Nizam-ül Mülk de ona biat edecektir. Çünkü biz Türkler temiz Müslümanlarız, bid’ad bilmeyiz. Hepiniz Allah’a emanet olunuz.” Dedi gözlerini yumdu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">OSMAN GAZİ’ NİN OĞLU ORHAN GAZİYE VASİYETİ</span><br />
<br />
Osman Gazi dünyanın en güçlü, en uzun imparatorluğunu kuran hükümdardır. Derviş gazilerin reisidir. Uç Beyliğinden “Kara Osman Bey, Osman Şah bey, padişah” adlarını aldı. Onun babası ise Ertuğrul gazidir. Horasan’ dan geldi. Anadolu’ da 600 küsur yıl devam edecek bir İmparatorluğun temelini attı. Ölüm döşeğinde iken oğlu Orhan Bey’ e öğüdünde;<br />
Ey oğul! Bugüne kadar tereddütsüz, benim isteğime uydun, sözümü tuttun. Tanrı senin dileklerini yerine getirsin. Benim arzum, mezarımı gümüş kubbenin altına koyasın.<br />
Ey oğul! Anlamadığın konuları alimlerden öğrenip yapasın. İyice bilmediğin hiçbir işe başlamayasın. Sana itaat edenleri has tutasın. Askerlerine yardım etmede cömert olasın. Çünkü insan, ihsanın kulcağızıdır.<br />
Ey oğul! Asla zalim olmayasın. Cihada devam edesin ki, böylece benim ruhum şad olsun. Alimlere riayet edesin ki, işler düzgün gitsin.<br />
Ey oğul! Askerlerine ve malına ilgi duyup gururlu olmayasın. Bizim mesleğimiz Allah’ın dinini yaymakta, kuru kavga ve cihangirlik değildir. Sana da bunlar yaraşır.<br />
Ey oğul! Daima herkese iyilik ve ihsanda bulunasın. Nerede bir ilim ehli duyarsan ona ikbal gösteresin, yumuşak davranasın ki, alemi adaletinle şenlendiresin, böylece memleket işlerini noksansız göresin” dedi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ŞEYH EDEBALİ’ NİN OSMAN BEY’ E ÖĞÜTLERİ</span><br />
<br />
Osmanlı devletinin kuruluş yıllarında yaşayan büyük İslam alimi Şeyh Edebalin’ in doğum tarihi belli değil, 1326 yılında Bilecikte vefat etti. Edebali, kendi parasıyla kurduğu dergahında fakirlere ikramlarda bulundu. Zaman zaman Osman Bey de bu dergahta misafir olarak kaldı. O, bir gece rüyasında, şeyhin göğsünden bir ay doğup, kendi göğsüne girdiğini sonra buradan bir büyük ağaç bitip dalları dünyayı kapladığını, onun altından birçok nehirler aktığını, insanların bundan yararlandığını gördü, sabah olunca da bu rüyasını Edebali’ye anlattı. O da; “Sen Bey olacaksın, kızım Mal Hatun’la evleneceksin. Benden çıkıp sana giren nur budur. Senin temiz neslinden bir çok sultanlar gelecek, uzun süre saltanat sürüp bir çok devlete hükmedecek” dedi ve Osman beyi tebrik etti sora da ona öğüt olarak;<br />
“Oğul! İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğarlar, akşam ezanında ölürler. Avun oğlum avun. Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen, sabah rüzgarında savrulur gidersin. Öfken ve nefsin bir olup aklını yener. Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın. Dünya senin gördüğün gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizemler, bilinmeyen, görülmeyenler, senin erdemlerinle gün ışığına çıkacaktır.<br />
Oğul! Ananı, atanı say, bereket büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol. Her sözü üstüne alma. Gördün, söyleme, bildin bilme. Sevildiğin yere sık gidip gelme, kalkar muhabbetin, itibar olmaz<br />
Oğul!. Üç kişiye acı: Cahiller arasındaki alime, zenginken fakir düşene, hatırlı iken itibarını kaybedene. Unutma ki! Yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir. Haklı olduğunda mücadeleden korkma. Bilesin ki, atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler.”der.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ORHAN GAZİNİN MURAT BEY’E ÖĞÜTLERİ</span><br />
<br />
Orhan Gazi 1281 yılında Söğüt’ te doğdu. Babası Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi’dir. Orhan Gazi, iyi eğitimli bir komutan ve devlet adamıdır. O, son derecede uysal, merhametli, kolay kızmaz, kızdığını da hiçbir zaman belli etmezdi. Askerlerini ve halkını oldukça korurdu. Savaşlarda ölümü fazla dilemezdi. Alacağı bölgeyi kuşatma altına alır, son anına kadar teslim olmaları için fırsat verirdi. Kendi soyuna ve kavmine özellikle sahip çıkardı. Onlara öncelik tanırdı. Türk-İslam töresine bağlılığı ile tanınırdı. 1360 yılında rahatsızlandı, ölümünden önce oğlu Murat Bey’ e öğütleri önemlidir:<br />
“Oğul! Saltanatınla mağrur olma. Unutma ki, dünya Sultan Süleyman’a bile kalmadı. Dünya saltanatı geçicidir. Lakin senin için büyük bir fırsattır. Eğer dünyaya “Ahiret” ölçüsü ile bakarsan, ebedi saadete değmediğini göreceksin. Rumeli Hıristiyanları rahat durmuyor. Sen, o cihete yürü. Rumeli fethini tamamla. Kostantiniyeyi ya fethet, ya da fethe hazırla. Civardaki Türk beylerle iyi geçin. Halk, her ne kadar bizi istese de başlarında bulunan beyler, beyliklerinden vazgeçmezler Onlar, bir zaman daha idare ederler, fazla dayanamazlar, neticede olmuş meyve gibi avucuna düşerler. Anadolu’da sıkıntı olmazsa, Rumeli meselesini rahat çözersin. Bu yüzden Anadolu’nun sessizliğini bozmamağa gayret et. Cennet mekan babam Osman Gazi, Söğüt ve Domaniç’ten ibaret toprağı “Beylik” yaptı. Biz Allah’ın izniyle, “Beyliği” Hanlığa çevirdik. Sultanlığı ikmal ettik. Sen daha büyüğünü yapacaksın. Osmanlıya iki kıta üstünde hükmetmek yetmez. Selçukluların varisiyiz, Romanın da varisi biziz. Ey oğul! Hak yolundan ayrılma. Adaletle hükmet. Gazileri ve halkı gözet. Din’e hizmet edene, hizmet etmek şereftir, bunu ihmal etme. Fakirleri doyur, zalimleri cezalandırmada ihmalkar olma. “En kötü adalet geç tecelli eden adalettir.” Sonunda hak yerini bulsa bile, geciken adalet zulümdür. Biz yolun sonuna geldik, sen daha başındasın, Cenab-ı Hak, saltanatını mübarek kılsın.”dedi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BİLGE- KAĞAN’ IN ÖĞÜTLERİ</span><br />
<br />
Bilge Kağan, altıncı yüzyılın başlarında, yedinci yüz yılın ortalarında, Mancur’ ya dan İran’ a kadar uzanan geniş bölgede, Asya’ nın hakimi olmuş, Orhun Abideleri denilen “Ebedi taşa” yazdırdığı ”Türk Milletinin, Türk devletinin adı, sanı yok olmasın” dediği öğüdünde;<br />
“Ey Türk Oğuz Beyleri! Bu sözümü iyi işitin! Üstten gök çökmedikçe, alttan yer delinmedikçe biliniz ki, Türk milleti, Türk yurdu, Türk devleti, Türk töresi bozulmaz. Ey ölümsüz Türk milleti! Kendine dön! Milletin adı sanı yok olmasın diye, Türk milleti için, gece gündüz uyumadım, gündüzleri oturmadım. Kardeşim Kül Tigin ile ölesiye çalıştım. Birleşen milleti dağıtmadım. Türk Kağan Ötükende oturursa, Türk yurdunda sıkıntı olmaz. Ben Ötükende oturarak tek başına yurdu idare ettim. Çinlilerin değerli hediyelerine kapılmadım. Buna kapılan ne kadar Türk’ün öldüğünü, Çin boyunduruğuna girdiğini unutmadım. Tanrı yardım etti, Türk kağanı oldum. Dağılmış milletimi topladım. Fakir milletimi zengin ettim. Azalmış milletimi çoğalttım. Atalarıma layık bir evlat olmağa çalıştım. Ecdadımız törelerine öyle bağlı idi ki, bununla milleti mutlu ettiler. Onlar bilge kağandılar. Sonradan bilgisiz, beceriksiz kağanlar, Çinlilerin hilesine kandılar. Türk milleti, zengin ülkelerini kaybettiler. Türk kağanların cihanı tutan haşmeti maziye karıştı. Bu yüzden Türk yöneticileri köle, Türk kızları da cariye oldu. Türk adı yerine Çince isim kullandılar. Bu utanç vericidir. Yüce Tanrı, Türk’ün bu haline acıdı, babam İlter Kağanı Türklere Kağan yaptı. Babamın Türk ordusu kurt, Türk düşmanları koyun oldu. Kurt önünden kaçan koyunlar dağılıp gittiler.<br />
Babam, Doğudan Batıya at koşturdu. Türkleri birleştirdi, Türk devletini ihya etti. Ben zengin ve parlak bir millete Han olmadım. Kardeşim ve yeğenlerimle birlikte yemin ettik, Türk milletinin, Türk devletinin adı, sanı yok olmasın diye gündüz oturmadım, gece uyumadım, çalıştım.” Dedi<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SULTAN İKİNCİ MURAT HAN’ IN VASİYETİ [1403-1451]</span><br />
<br />
“Gerçi, kim haddim değildir, buseni kılmak değil, Arif olan çün bilur, anı ne lazım söylemek” diyen Sultan Murat, Çelebi Sultan Mehmet’in oğlu ve yeni çağın kapısını açan Fatih Sultan Mehmet Han’ın babasıdır. Büyük bir komutan, alim, şair, musiki ustası, fen ve din ilimlerini inceleyip, bilen bir Hakan’dır. Varna ve 2. Kosova savaşlarını bileğinin hakkıyla alan, Türkiye’yi üç asır, dünyanın en güçlü devleti olmasının temelini atan bir Sultan’dır. Eğer O, Varna’da başarı sağlanmasaydı, Türkiye’nin geleceği tehlike içinde olacaktı. ”Büyük Türk Hakanı” namıyla tanınan Sultan’a, batı bilimcileri ” O, ince ruhlu, hassas yapılı çok adil, merhametli, sözüne sadık, cesur, azimli, tedbirli, güler yüzlü, düşmana karşı sert davranan bir Hakan’dır” derken, bazı tarihçiler “Türk Rönesans’ını başlatan Hükümdar’dır” diye anlatırlar. Sultan’ın özel vasiyetini, tam olarak Mithat Sert oğlunun “Vasiyetname” adlı eserinde bulabilirsiniz. O, özet olarak vasiyetinde:<br />
“Ben ki, Ulu Sultan, Büyük Hakan, Arap ve Acem Meliklerinin efendisi, gazi ve mücahitlerin yardımcısı, düşmanların korkulu rüyası, zayıf ve fakirlerin hamisi, denizlerin ve karaların Sultanı Fethin babası, şehit Sultan Beyazid’in oğlu, kutlu Sultan Mehmet oğlu Murat hanım. Saruhan memleketinde bulunan malımın üçte birini vasiyet ettim. Bu, on bin florin’dir. Bunun bir kısmını fakir-fukaraya, bir kısmını da Mekke ve Medine yoksullarına, bir kısmını Kabe’ye, Mescidi Aksa’ya, Kur’an okuyanlara, muhtaçlara dağıtınız. Daha sonra on bin florin daha harcamanızı istiyorum. Kırmızı yakut başlıklı yüzüğümü ki, onu 95 bin dirheme aldım. Onu da satasınız, bu para bitene kadar, gece gündüz ruhuma Kur’ an okuyanlara dağıtasınız. Kaşlı yüksüğün parasıyla defnimden sonra okuyup dua edenlere, harcayasınız. Hastalandığım anda ve sonrası kölelerimin hepsi hür olsun.” demektedir<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TİMUR HAN’ IN ÖĞÜTLERİ</span><br />
<br />
Timur, Türkistan’ın Kes şehrinde dünyaya geldi. Cenkiz Han’ ın soyundandır. Zamanın alimlerinden ilim ve harp tekniğini, devlet yönetimini öğrenen bir devlet adamıdır. Bir savaşta ayağı yaralanıp topallamasından sonra “Lenk” sıfatını aldı. Çeşitli tarihçiler onu ”Merhametsiz, kellelerden kale yapan zalimdir, şehirleri yağmaladı, yakıp, yıktı, Yıldırım Beyazıt’la savaşıp, kardeşi kardeşe kırdırdı. Osmanlıların duraklamasını ve İstanbul’un alınmasını elli yıl geciktirdi“ deseler de bu doğru değildir. Ankara savaşını aslında Timur han istemediği halde, Yıldırım Han’ın zorlamasıyla bu felaketin olduğunu ifade edenlerin tespiti de vardır. Ona ”Milliyetçiliğin düşmanıdır” diyenler de çıkmıştır. Fakat Timur, İran seferinde, Şehnamenin yazarı, ünlü şair Firdevs’in mezarına giderek “Kalk, kalk da hiç durmadan kötülediğin mağlup Türk’ü şimdi gör” demişti. O, en az Bilge Kağan kadar özüne bağlıdır. O, Müslüman Türk insanına seslenirken;<br />
“Biz ki, Mülk’ü Turan, Emir’i Türkistan’ız; Biz ki Türk oğlu Türküz; Biz ki, milletlerin en kadimi ve en ulusu, Türk’ün başbuğuyuz diyerek tam otuz altı yıl saltanat sürdüm. Değerli askerlerim sayesinde pek çok yer fethettim ve yirmi yedi ülkenin Hakanı oldum.” diyen. Timur, Turan, İran, Rum [Anadolu], Suriye, Mısır, Irak, Azerbaycan, Fas, Horasan, Hindistan, Gürcistan, Ermenistan ve Kafkas ülkelerinin birçok yerlerini aldı. Çin’i ortadan kaldırmak için hazırlık yaptı. Tam bu anda büyük bir kış bastırdı. Her yer karla kaplandı. Yine de yola çıktı. Yaşlıydı, Çin sınırına geldi. Burada ordusuna büyük bir geçit töreni yaptırdı, “KUĞU AVI” düzeni aldırdı. Aniden hastalandı, Hekimbaşı Feyzullah, durumunun iyi olmadığını söyledi. Timur, vasiyetini hazırladı ve 19 Mart 1405’de öldü. Cesedi mumyalandı, Semer kant’a defnedildi. O, öğüdünde:<br />
“Oğullarım! Size vasiyetim, milletin rahatlığını sağlayın, dertlerine çare bulun, zayıfları koruyun, yoksulları zenginlerin eline bırakmayın. Adalet ve iyilik rehberiniz olsun. Aradaki nifakçılara fırsat vermeyin. Ölüm döşeğindeki babanızın sözlerini unutmayın. Benden sonradakilere kurallar koydum. Bunlara sahip çıkarsanız, başarılı olursunuz. Bu öğütlerim uzun deneyimlerim neticesidir; Allah’ın dinini dünyaya yaymaya gayret edin. Adamlarıma güvendim, her birine yetki verdim. Onlar benim gözbebeğimdiler. Düşman üzerine gitmeden, ilim adamlarının görüşünü aldım, bunun faydasını gördüm. Her işimde iyi niyetli ve sabırlı oldum. Dosta düşmana karşı eşit davrandım. Herkes, makam ve mevkisi ne olursa olsun, kanunlara uymayı ibadet saymalıdır. Komutan ve askerlere, maddi ve manevi yardımı esirgemedim. Onlar da savaşlarda can vermede tereddüt etmediler. Yirmi yedi ülkenin Hakanı oldum. Han elbisesini giydiğim andan itibaren dur durak bilmedim. Gece, gündüz uyumadım. Planlar hazırladım. Askerlerle komutanlar arasında isyan çıktığında sabırlı davrandım, önem vermez göründüm. Ama asla ilgisiz kalmadım, arasını buldum. Savaşta askerlerle birlikte düşman üzerine saldırdım. Kenara çekilip rahatımı düşünmedim. Şöhretim uzak ülkelere gitti. Adaletten asla ayrılmadım. İyilik yaptım, iyilik gördüm. Suçlulara, suçsuzlara eşit davrandım. Kalp kazandım, adil bir şekilde hükmettim. Disipline önem verdim. Ezileni, ezenin elinden kurtardım. Suçluya ceza verdim. Suçsuzları korudum. Bana karşı gelenleri, aman dilemeleri halinde affettim. Alimlerle, bilim adamlarıyla sürekli istişare ettim. Onların dileklerini yerine getirdim. İkiyüzlü, kötü fikirli, dalkavuk olanları yanımdan kovdum. Başladığım işi azimle, sabırla yerine getirdim. Kırgınlık, öfke duygularına yer vermedim. Dini, geçmiş Hakanların kanunlarını, ilim adamlarına sorup öğrendim. Onlardan yararlandım. Bir devletin yıkılma ve yükselme sebeplerini araştırdım. Ona göre hata yapmama yönünü tercih ettim. Yanlışlara düşmemeğe özen gösterdim. Vergilerde adil davrandım. Rüşvete, zulme fırsat vermedim. Bu bir mikroptur. Bulaştığı yeri yok eder. Halkın derdini bizzat yakınen izledim. Büyüklere kardeşim, küçüklere evladım gibi davrandım. Halkımın gelenek ve göreneklerine saygılı oldum. Fethettiğim ülkelerin sevgisini kazandım. Halkın sevdiği kişilere görev verdim. Kusurlu olanları derhal görevden aldım ve cezalandırdım. İdareciler, askerler veya halk arasında zulüm yapanlar tespit edildiğinde gereğini yaptım. Herhangi bir kabile, bey, benim toplumumda ise, beylerine saygı gösterdim ve onurlandırdım. Benimle dost olanları pişman etmedim. Her türlü yardımı karşılıksız bırakmadım. Özür dileyenleri affettim. Benimle yakın dostluk kuranların hepsi benden iyilik gördü. Hakan olmam, güçlü olmam, bu düşünceme engel olmadı. ”İyilik eden, koruyan” olmaya çalıştım. Oğullarım ve torunlarımın kan bağına önem verdim. Onlar için kötü niyet beslemedim. Herkesi iyice tanımaya gayret ettim. Leh ve aleyhime olanlarına bakmadım, askerlerime daima saygı gösterdim. Düşmanımın sadık beylerine ve savaşçılarına dostluk gösterdim. Onların savaş esnasında komutanlarını terk edip yanıma gelen düşman, bana göre insanların en kötüsüdür. Toktamış Hanla yapılan savaşta böyle bir olay oldu. Nefret ettim. “Şimdi Hanlarına ihanet edenler, yarın da bana ihanet ederler” diye onlara “hain, alçak” olduklarını söyledim. Tecrübemle şunu da öğrendim; dine inanmayan, kurallarına uymayan bir devlet uzun zaman ayakta kalamaz. Ben devletimin yapısını İslamiyet üzerine kurdum. Bu konuda yasalar koydum. Biri ordu mensuplarına, diğeri sivillere olmak üzere iki kadı görevlendirdim. Bunların görevi yanlışlardan korumaktır. Camiler, yollar, kervansaraylar, köprüler yaptırdım. Adalet Nazırlığı kurdum. İslam’ı yaymak için yasalarla birlikte devlet idaresine yeni kurallar koydum;<br />
Han başkalarının görüşüne önem vermeli, adaleti gözetmeli, emir ve yasaklar da kararlı olmalı, devlet işlerine yabancıyı sokmamalı, kararından dönmemeli, ordu ve halk üzerinde etkili olmalı, çevresindekilerden şüpheci olmalı, onları iyi tanımalı diye uyarıyorum. “Diyen Timur Han, o günlerde, bugünleri görür gibidir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AKŞEMSEDDİN’İN ÖĞÜTLERİ</span><br />
<br />
Akşemseddin Hazretleri, Fatih Sultan Mehmet Han’ın hocası, bilim ve gönül adamıdır. O, hayatı boyunca, hiç bir kimseye düşmanlık beslemeyen bir veli zattır. İşte onun öğütlerinden bir demet;<br />
<br />
1- Toprağa her türlü kötü şeyler atılır, onda hep güzel şeyler biter.<br />
2- Her işe besmele ile başlayın, temiz olun. Daima iyiliği adet edinin. Tembel olmayın. Nimete şükretmesini bilin.<br />
3- Hiç kimseye kızmayın, eziyet ve cefa etmeyin.<br />
4- Uzun ömür isterseniz, başkasının kazancına haset etmeyin, kişileri kötüleyip, haklarında atıp tutmayın. Senden üstün olanların önünde yürümeyin. Dişinizle tırnağınızı kesmeyin. Ayakta pantolon giymeyin.<br />
5- Çok uyumak rızkı azaltır. Gece uyanık olun. Yalınız yolculuğa çıkmayın. Kendinizi methetmeyin, namahreme bakmak gaflet verir. Kimsenin kalbini kırmayın<br />
6- Düşen şeyi temizleyerek yerseniz, fakirlikten kurtulursunuz.<br />
7- Daima edepli, hoş görülü, cömert olun.<br />
8- Tırnağınızla dişinizi kurcalamayın. Elbisenizi üzerinizde dikmeyin. Cünüp kimse ile yemek yerseniz size gam verir.<br />
9- Yalınız evde yatmaktan sakın. Çıplak yatmak fakirliğe sebeptir.<br />
10- Hiddet ve kin, gören gözleri kör eder.<br />
11- Boş gezen zengin de olsa zarar eder. Huzura ermenin yolu: “Az yemek, az uyumak, halkla az konuşmak, Allah’ı sık zikretmek.” diye buyurur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">FATİH’İN VASİYETİ VE DUASI</span><br />
<br />
“Ben ki, İstanbul Fatihi aciz bir kul, Fatih Sultan Mehmet, bizatihi alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım İstanbul’ un Taşlık mevkiinde bulunan, hudutları belli olan 136 adet dükkanımı aşağıdaki şartlar gereği vakfı sahih eylerim. Şöyle ki; bu gayr-i menkulümden elde edilecek gelirlerle, İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim. Bunlar ki, ellerinde bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezeler ve yerlere tükürenlerin tükürükleri üzerine bu tozu dökeler ki, günlük ücretleri yirmişer akçe alsınlar; diğer kalan paralarımı da hastalara, yoksullara dağıtıla, zinhar hastalarımızı gıdasız bırakmayalar.” dedi.<br />
Fatih Sultan Mehmet, Bizans’ın alınmasından hemen sonra, İmparatorluk sarayını gezip incelediği sırada, zindanda yaşlı bir papazı gördü. Yanına vardı ve ona; ” Efendi! Neden hapsedildin, suçun neydi?” diye sordu, Oda; ”Sultanım! İstanbul kuşatıldığı sırada İmparator beni huzuruna davet etti ve bana; “Aziz Peder! Türkler İstanbul’a girebilecek mi?” diye sordu. Ben de ilmime güvenerek Ona; ” Efendim ne yazık ki, Türkler buraya hakim olacaklar“ dedim. İmparator hiddetlendi, işkenceyle beni buraya hapsettirdi.” dedi. Fatih bu olaydan oldukça etkilendi ve papaza şu soruyu yöneltti; “Aziz Peder! İstanbul, bir gün gelir de bizim elimizden de çıkar mı?” dediğinde Papaz;” İçinizdeki fesatçılar, düşmanlar, kendi çıkarlarını düşünüp, devleti soymaya kalkarlarsa ve birde taşınır, taşınmaz mallarını yabancılara satıp, onlardan medet umar duruma düşerlerse, o zaman İstanbul bir başkasının eline geçer” dedi. Bu söz üzerine Fatih’in tüyleri ürperdi ve oracıkta dizlerinin üzerine çöktü, ellerini açıp “Ya Rab! Ülkemde böyle fesatçılara, devlet düşmanlarına fırsat verme. Onları gazabına uğrat, birlik ve beraberliğimizi bozma “ diye niyazda bulundu. Burada, papazın sözlerini ve Fatihin duasını, aklı selim olan bu günün insanı, bir kez daha düşünmelidir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN’ IN LALASI GAZİ BALI BEY’ E ÖĞÜTLERİ</span><br />
<br />
Kanuni Sultan Süleyman, Zigartvarda on üçüncü seferi sırasında 7 Eylül 1566’da vefat etti. O, iyi bir komutan, teşkilatçı devlet adamı ve ediptir, ileri görüşlü, ömrü seferlerde geçen, 46 yıllık saltanat tecrübesi olan güçlü bir devlet adamıydı. 1526 senesinde kazanmış olduğu Mohaç Meydan Savaşın’da, Macar ordusunu tamamen yok eden, Gazi Balı Bey, bu başarısından dolayı “Beylik” alameti olan iki tuğu üçe çıkarılmasını, Kanuni’den talep etti. Bunu üzerine Kanuni Sultan Süleyman, Balı Bey’e öğüdünde: “Yadigarım, muhterem Lalam, Gazi Bey! Her iyiliğin kaynağı adalettir. Adil olmayanın elinden çıkan iş, kötü iştir. Peygamberimiz: ”Bir günün adaleti, yetmiş yıllık ibadetten üstündür” buyururlar. Öyle insanlar vardır ki, ellerinde fırsat yok iken Salih, fırsat geçince de Nemrut kesilirler. Sen tecrübenle onların halini anlayasın. Berhudar olasın. Yüzün ak olsun. Bizden bir tuğ istediniz. Henüz terfi zamanınız gelmedi. Serasker olduğun yerlerde, yetkili bulunduğun bölgelerde, zulüm ve düşmanlıktan sakınasın. Hizmetinde kullandığın adamların dış görünüşlerine aldanmayasın. Mala, mülke fazla sevgi göstermeyesin. Nefsine gurur getirmeyesin. Askerlerin ihtiyarlarını baba, orta yaşlılarını kardeş, gençlerini oğul bilesin. Babalara hürmet edesin, oğullara şefkat gösteresin. Askerlere zorluk vermeyesin. Eğer hazinen tükenirse, masrafım yetmez diye endişe etmeyesin. Sana bir iki bin kese göndereyim. Fakirleri düşünesin, onlara ağır görev verip incitmeyesin. Şiddetten kaçınasın ki, bizim halkımızı rahat görüp, küffar halkını imrendiresin. Fukaraya, şefkat ve muhabbetle hayır kapılarını açasın. Dürüst insana görev veresin.<br />
İmdi ey Gazi Balı! Sana öğüdüm odur ki, atın yürüğünü, kılıcın keskinini, bey’in bahadırını saklıylasın. Allah Telala, yolunu açık, kılıcını keskin etsin” dedi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KEÇECİZADE MEHMET FUAT PAŞA’ NIN VASİYETİ [1815-1869]</span><br />
<br />
Fuat paşa;“En kuvvetli devlet, bizim devletimizdir. Zira siz dışardan, biz içerden yıkmaya çalışıyoruz, yinede yıkılmıyor” diyen Türk diplomatıdır. Bu sözleri; yabancı sefirlerle yapılan bir toplantıda, büyük devletlerin gücünden söz edildiği sırada, “Osmanlı devleti bitti” diyenlere karşı sert tepkidir.<br />
Mehmet Fuat Paşa, zeki ve zarif bir devlet adamı idi. Çok çalışkan ve başarılı olduğu için Hariciye Nazırlığı’na getirildi. Açık fikirli olduğu için Sadrazamla ters düştü ve görevinden ayrıldı. Ali Paşa sadaret makamına gelince, yeniden Hariciye Vekaletine atandı. Açık sözlü olmanın bedelini azledilerek ödedi. Bu gidiş, geliş tam altı kez oldu. O, vatanını çok sevmektedir.<br />
Fuat Paşa zayıf, seyrek sakallı, uzun boylu, güzel konuşan, hazır cevap, iyi giyinen, biriydi. 54 yaşında olmasına rağmen 80 yaşında görünüyordu. Birden hastalandı, Fransa’ya tedavi için gitti. Vefatından iki gün önce, hasta yatağında Sultan Abdülaziz Han’a hitaben gönderdiği mektubunda:<br />
“Hünkarım! Şurada yaşayabileceğim birkaç gün yada birkaç saatim kaldı. Size önemli bir konuyu arz etmek istiyorum. Bu kağıt parçası huzuru Alinize sunulduğunda, ben bu dünyayı terk etmiş olacağım. Sözüm sana sadakatimdendir. Yüce Allah sizi şerefli olduğu kadar, tehlikeli bir vazife ile görevli kılmıştır. Çevrenizde olan tehlikeleri görmeniz ve düşünmeniz gerekir. Vatansever geçinen bazı cahiller, modası geçmiş fikirlerle çevrenizde tehlike arz etmektedir, bunu bilesiniz. Bana dinsiz diyenler, dini anlamayan, istismarcılardır. Büyük dinimizi terakkiye mani diyenler, şuursuz ve cahil kimselerdir. Ben deniz İslam’ın özünü inceledim. Müfterilere inanmayın. Gerçek hakim olan, ilahi huzura çıkmak üzereyim. Bu dünyayı terk etmek için hazırlanıyorum. Padişahıma, memleketime, dinime karşı nankörlük etmeyeceğimi bilesiniz Yanınızda gerçek dost, vatansever, Osmanlı hayranı, vatanını devletini canından daha aziz bilen, hakanına bağlı, Ali Paşa’ya güveniniz. Bu devleti cahil insanların yönetimine bırakmayacağınıza inancım tamdır.<br />
Gayrı Müslim milletlerden olan paşalarımızın kimler olduğunu siz biliyorsunuz. Ermeni, Musevi, Hıristiyan, kökenlilerdir, özellikle Kostantiniye, Yahudi ya da Ermeni devleti için gizli çalışmalar yapılmaktadır. Onlar arasında eşitlik prensibi ile idare edilirse isyan önlenebilir. Maarif çöküntü içindedir. Büyük dinimizin yüksek hükümlerinin aksine, bizde maarif ağır aksak gitmektedir. Çok değerli müderrislerimiz vardır. Onlardan yararlanmak gerekir.<br />
Ben deniz bu hizmeti yerine getirmeyi başaramadım. Bu uğurda birçok engelle karşılaştım. Bana dinsiz damgası basanların hilafına, kurallara uyarak, İslamiyet’in haşmetini korumağa gayret ettim.<br />
Artık titreyen kalemimle, fazla yazamaz oldum. Dünyayı terk etmeğe hazırlandığım şu anda, iyi niyetimi, düşüncelerimi, dikkat-i nazarınıza almanızı, zatı Hümayununuzdan talep ve istida ederek sözlerime son veririm” diyerek mektubunu bitiriyor.<br />
Bu tarihi gerçekleri bilmeden, yarınlarımıza güvenle bakmamız yanlış olur. Doğuda Eğitim Gönüllüleri, ya da Barış Gönüllüleri adı altında, Hizbullah’ı “din gibi gösterip, dün olduğu gibi bugün de, Türkiye Cumhuriyeti Devletini parçalamak niyetiyle, isim değiştirerek aynen devam etmektedirler. Bu konuda millet olarak duyarlı ve uyanık olmalıyız diye düşünüyorum.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">LOKMAN HEKİMDEN OĞLUNA ÖĞÜTLER</span><br />
<br />
Lokman Hekim, Davut Peygamber döneminde yaşayan, hikmetli sözleriyle, hekimliği ile bilinen bir bilim ve gönül adamıdır. Doktorların da Piri olarak tanınır. O, doğru sözlü, emanete riayet eden, gereksiz söz ve işleri yapmayan, hiçbir zaman ölümü aklından çıkarmayan, yeme, içme konusunda boğazına itina eden, haramlardan sakınan, yaptığı iyilikleri ve dostlarından gördüğü kötülükleri unutan bir veli kişidir. O, oğluna diyor ki;<br />
“Ey oğul! Dünya derin deniz gibidir. Çok insanlar onda boğulmuştur. Senin gemin takva, yükün iman, işin tevekkül olsun. Umulur ki, kurtulursun. Sakın akılsızlarla inatlaşma, toplantılarda gösteriş için ilim öğrenme, ihtiyacım yok diye ilimden uzak durma.<br />
Ey oğul! Horoz senden daha akıllı olmasın. O her sabah erken kalkar, görevini yapar da sen uyursan olmaz. Bir de seçilmiş insanlara karşı gelme, kötülerle dost olma, insanlara öğüt vereceğim diye kendini unutma. Sonra mum gibi çevreni aydınlatıp, yanar gidersin<br />
Ey oğul! Yalandan sakın, yoksa itibarın sarsılır, şerefini ve makamını kaybedersin. Kötü huydan korun, sabırsız olma, yoksa dost bulamazsın. İşini severek yap, sıkıntılara katlan, insanlara iyi davran. Ey oğul! Üzüntüyü terk et, kalbini serin tut, başkasının servetine göz dikme, kazaya rıza göster, kanaatkar ol, çünkü dünya geçici ve kısadır. Pişmanlığı yarına bırakma, ölüm ansızın gelebilir.<br />
Ey oğul! Susmakla pişman olmazsın. Söz gümüş ise, sukut altındır. Helal lokma ye. Bir işe başlamadan önce bir bilene danış. Yanlış yaptığında kusurunu kabul et, ondan hemen dön. Eğer ölümden şüphe ediyorsan, hiç uyuma. Uykudan uyandığın gibi, öldükten sonrada dirilmek haktır.<br />
Ey oğul! Helal kazançla yoksulluktan korun. Merhamet eden, merhamet bulur. Susan huzura kavuşur, hayır söyleyen kar eder, kötü konuşan yanlış yapar, diline sahip olmayan pişman olur, tembellik eden onun bedelini ağır öder.<br />
Ey oğul! Hiç kimseyi küçümseyip hakaret etme. Hayada, helal mal kazanıp, cömertlikte yarış yap. Kibirden, inkardan, cimrilikten, kötü ahlaktan uzak dur. Sakın başkalarının ayıbını araştırma.<br />
Ey oğul! Bu öğütler bir dağa verilseydi, dağ yarılırdı, parça parça olurdu.” demektedir<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">LOKMAN HEKİM<br />
ÜNLÜ TÜRK BİLİM ADAMI İBNİ SİNA</span><br />
<br />
Yıllarca Avrupa’ nın örnek aldığı dünyaca ünlü “tıp kanunu” eserinin sahibi İbni Sina, 980 yılı Ağustosunda Buhara’ da dünyaya geldi. O öpeöz bir Türk alimidir. O henüz 10 yaşında iken Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. İlköğrenimine Buhara’da başladı. Değişik hocalardan matematik, fizik, kimya, felsefe, mantık, kelam, tıp dersleri aldı. Durmadan, yorulmadan okudu ve yazdı. Bir ara metafiziğe ilgi duydu. Takıldığı yerlerde ünlü Türk Felsefecisi Farabi’nin eserlerine başvurdu. Gençlik dönemlerinde İslamın zıttına verdiği bazı kararlardan dolayı tepkiler aldı. Onun hayatını incelediğimizde; tıp dalında olağanüstü keşifler yaptığını birçok hastalığın teşhis ve tedavisinin mucidi olduğunu, medreselerde öğretmenlik yapıp, birçok yerli ve yabancı öğrenci yetiştirdiğini görüyoruz.<br />
İbni Sina, hayatla mücadele ederken, korkunç kasırgalar önünde sürüklenmesine rağmen yılmadan, usanmadan mücadele etmiştir. O büyük bir filozof, tıb tabibi, güçlü bin mantıkçı, derin bir müsbet ilim erbabıdır. Yazdığı eserlerden dolayı soruşturma geçirmiş, hapse atılmıştır. Ahlaken mazbut, engin bir insan sevgisiyle hizmeti ibadet sayan bir bilim adamıdır. Kazandığı servetinin tamamını hayır işlerine harcamıştır. Ölümüne kadar her gece yüz rekat namaz kıldığı, her üç günde bir Kur’an-ı Kerim hatmettiği bilinmektedir.<br />
Üstadın yazdığı “Tıp Kanunu” ve diğer eserleri Latince’ye, İngilizce’ye, Fransızca’ya, Almanca’ya çevrilmiş ve defalarca baskısı yapılmıştır. Modern tıbbın öncülüğünü yapan İbni Sina’nın eserleri bugün bile kaynak olarak gösterilmektedir.<br />
İbni Sina 1023 tarihinde Sultan Abdütdevle Ebu Cafer’in yanında, onun himayesinde görevini sürdürmüştür. 21 Haziran 1037 yılında hastalandı, hayata gözlerini yumdu. Bu büyük tıp alimi İbni Sina’nın çeşitli hastalıklarda şifalı bitkileri ilaç olarak kullandığını dair O’nun Tıp Kanunu kitabından alıntı yaparak okurlarımızın bilgisine sunacağız. Umarız faydalı oluruz…<br />
İbni Sina’nın sağlıkla ilgili öğütleri<br />
Büyük üstad İbni Sina, tıp ilmini şu güzel sözler ile açıklıyor; “Yediğin vakit az ye! İki yemek arası en az dört saat olmalı! Şifa hazımdadır. Hazmedeceğin kadar ye! Mideye ağır gelen şeyden, yemek üstüne yemek yemekten sakının!”<br />
Çok yemenin zararları<br />
1- Çok yemek kalbe yük getirir.<br />
2- Tok olan, acın halinden anlamaz.<br />
3- İbadeti yerine getirmede zorlanır.<br />
4- Güzel bir söz işitse, onu etkilemez.<br />
5- Kendi güzel söylese, kimseye tesiri olmaz.<br />
6- Her türlü hastalığa açık olur.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Imam-I Gazali Hazretlerinden Seçme Sözler]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=10307</link>
			<pubDate>Tue, 28 Jul 2020 11:21:19 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=10307</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">İMAM-I GAZALİ HAZRETLERİNDEN SEÇME SÖZLER</span><br />
<br />
1. Dünya ahiretin tarlası ve hidayet konaklarından bir konaktır. Kendisine, mahiyetine uygun bir ifade olarak dünya denmiştir.<br />
2. Bazı kimseler nefislerinde bir yakınlık hissederek ibadetlerinde ve meclislerinde Allah’a yakın olduklarını zannederler. Böylece kendilerinden başka meclislerinde bulunan herkesin bağışlanacağı fikrine saplanırlar. Eğer böyle bir kimseye, bu şekilde sû-i edebinden dolayı Allah Teâlâ, müstahak olduğu muameleyi yapmış olsaydı, hemen o anda helak olurdu.<br />
27<br />
3. Her sâlik, bulunduğu menzil ile geçtiği makamlar hakkında konuşabilir. Kendisinin ulaşamadığı makamlar, ihata edemediği menziller hakkında ise hiçbir şekilde konuşamaz. Ancak onlara gaybî bir şekilde inanır.<br />
4. Allah Teâlâ ilim nurlarını insanoğlundan esirgememiştir; Allah Teâlâ cimrilik yapmaktan münezzehtir. İlim nurlarının kalplere akmamasının sebebi, o kalpleri doldurmuş bulunan bulanıklıklar ve kötülüklerdir. Çünkü kalpler kaplara benzer; bir kap su ile dolu ise, havanın o kaba girmesine imkân yoktur. Kalp mâsiva ile dolu oldukça Allah’ın celâl marifeti oraya girmez.<br />
5. İlimlerin içinde en şerefli olanı Allah’ın sıfat ve fiillerini bildiren ilimdir. İnsan bu ilimle kemâle ulaşır. Kâmil olmanın saadetini duyar. İnsanoğlu, Allah’ın celâl ve kemâl sıfatlarının komşuluğuna ulaştığı zaman, bu komşuluğun ona büyük saadetler kazandıracağı muhakkaktır.<br />
6. Kalplerin ve insan basîretinin cilası zikirdir. Zikri ancak muttaki kullar yapabilirler. Bu nedenle takva zikrin kapısı; zikir keşfin kapısı, keşif ise büyük zafere açılan kapının ta kendisidir.<br />
7. Kalbiyle arasındaki perdeler aralanan bir kimseye, mülk ve melekûtun tecellisi görünür. Böyle bir kimse, genişliği yerle gökleri içine alan cenneti müşahede eder.<br />
<br />
<br />
8. İbadetlerin esası kalbin tezkiyesidir. Kalbin tasfiyesi de marifet nurunun orada doğması ile mümkündür.<br />
9. İman üç mertebedir: a) Halkın imanı olan mukallidlerin imanı, b) Birtakım kelâmî delillere dayanan kelâmcıların imanı, c) Yakîn nuruyla görerek iman eden ariflerin imanı.<br />
10. Aklî ilimlerin şer’î ilimlere zıt olduğunu ve bu ilimlerin bir arada bulunmadığını ve bulunamayacağını zanneden bir kimsenin bu zannı, basiretsizliğinden ve körlüğünden ileri gelir. Basiretsizlikten Allah’a sığınırız.<br />
Aklî ilimler iki kısma ayrılır: a) Dünyevî, b) Uhrevî<br />
Dünyevi olanlar, tıp, matematik, kozmoğrafya, sanat ve fen ilimleridir. Uhrevî olanlar ise, kalbin hâllerini, amellerin âfetini, Allah’ın sıfat ve fiillerini bildiren ilimdir. İşte aklî ilimlerin bu iki grubu birbirine zıttır. Bütün gayretini bu iki kısımdan birisine sarfedip o sahada derinleşen bir kimse, genellikle öbür kısımda eksik kalır.<br />
11. Akılcılar tarafından inkâr edilen dinî ve gaybî birşey işittiğin zaman, onların bu inkârları sakın seni şaşırtmasın; zira şarkta bulunan bir insanın garbdaki hakikati bilmesi imkânsızdır.<br />
12. Etrafta ilâhî rüzgârlar esiyor; kalp gözlerini örten perdeleri açıyor. İşte bu gözler Levh-i Mahfuzda, yazılı olan birtakım hakîkatleri görürler.<br />
28<br />
13. Ehl-i tasavvuf, çalışmakla elde edilen ilimlerden ziyade ilhamla öğrenilen ilimlere meyleder. Onun için musanniflerin yazdıkları ilimlere eğilmeye, oradaki sözleri ve delilleri araştırmaya önem vermemişlerdir.<br />
14. Takva, çok secdeden ötürü alında iz bırakma veya oruç tutmaktan sararma veya secde ve rükûdan belin bükülme hâli değildir. Eğilen boyunda veya sarkıtılan eteklerde takva aranmaz. Takva, kalplerdeki vera’ hâlidir. Güler yüzle karşıladığın kimse, seni asık bir yüzle karşılar ve bilgileriyle sana mihnet yüklerse, Allah böyle kimselerin sayılarını artırmasın!<br />
15. Mü’minin kalbi ölmez, ilmi, ölüm anında silinip gitmez. Kalbindeki berraklık kesinlikle sönmez.<br />
Hasan Basrî de bu mânâya şöyle işaret etmiştir: ‘Toprak imanın merkezini yeyip bitiremez’.<br />
16. Bâtın ilmi Allah’ın sırlarından bir sırdır. Allah Teâlâ o sırrını dilediği kulunun kalbine ilham eder.<br />
17. Kur’an takvanın, hidayetin ve keşfin anahtarı olduğunu açıkça beyan eder. Takva ise, öğretmen olmadan elde edilen ilimdir.<br />
18. Kalbe herhangi birşey geldiği zaman, ondan önceki hakikatler kaçışır ve yerlerini son gelene bırakır.<br />
19. Muamele ilminin en yüksek zirvesi, nefsin hilelerine ve şeytanın desiselerine vâkıf olmaktır. Böyle bir ilme vâkıf olmak her insana farz-ı ayn’dır. Fakat ne yazık ki halk bu farzı terketmiş ve vesveselere sebep olan birtakım fuzulî ilimlerle uğraşır olmuştur. İşte bu ilimleri vesile ederek şeytan onları yoldan çıkarmaktadır.<br />
20. Alimlerin birbirlerine hücum ettiklerini, birbirlerine hased ettiklerini ve anlaşamadıklarını gördüğün zaman, onların dünya hayatına karşılık ahiretlerini sattıklarına hükmet! Acaba bu kişilerden daha fazla aldanan bir satıcı var mıdır?<br />
21. Bir kimse herhangi bir imamın mezhebinde olduğunu söyler, fakat o imamın yolundan gitmez ise, onun en büyük hasmı bağlı olduğunu söylediği imamın ta kendisidir. O imam Allah’ın huzurunda şöyle der: ‘Benim mezhebim, istihraç ettiğim ahkâm ile amel etmektir. Dil ile “Ben şu mezhebe bağlıyım’ demek değildir. Dil çalışmak içindir, hezeyan için değildir. O halde, madem sen benim mezhebimden olduğunu iddia ediyorsun, öyleyse neden amel ve ahlâkta bana muhalefet ettin? Oysa ona uyarak Allah’a yaklaşmayı düşündüğün mezhebin esası amel ve ahlâk idi. Bir de utanmadan benim mezhebimden olduğunu iddia ettin. Böyle bir iddia şeytanın kalbe girmesine yardım eden kapılardan biridir. Birçok âlim bu kapının açılması sebebiyle helak olup gitmişlerdir’.<br />
22. Ahmaklıkta en ileri gitmiş olan kimse, nefsinin faziletine en çok inanan kimsedir. Akılda en ileri olan kimseler ise, nefsini en fazla itham edenlerdir.<br />
29<br />
23. Halk tabakasından biri zina eder veya hırsızlık yaparsa, onun bu suçu ilimle ilgili konuşmasından daha hafiftir. Çünkü Allah’ın dininin inceliklerini bilmeyen bir kimsenin, bu konularda söz söylemesi zamanla kendisini küfre sürükler. Aynen yüzme bilmeyen kimsenin kendisini denize atması gibi… Böyle bir kimse ise muhakkak boğulur.<br />
24. İnsanların en muttakîsi ve en âlimi, insanlara aynı gözle bakmayandır. Çünkü bazı insanlara rıza ve bazı kimselere de gazab gözüyle bakmak gerekir. Eğer gazab gözüyle bakılması gereken kişiye, rıza gözüyle bakarsan onun ayıplarını göremezsin; zira rıza, insanın gözlerindeki görme hassasını zayıflatır.<br />
25. Allah hakkındaki zannı kötü olan ve insanların ayıplarını araştıran bir kimseyi gördüğün zaman, bil ki böyle bir insanın kalbi hastadır. Mü’min kişi ise, bütün halk nazarında kalbi sağlam olan kimsedir.<br />
26. Kalp, takva ve iyi amellerle süslenip, kötü sıfatlardan arınmadıkça, o kalpte zikrin hakikati bulunmaz. Aksi takdirde, zikirden dem vurmak nefsin konuşması olup, bu konuşmada kalbin dahli yoktur. Böyle olunca da şeytanın kalpten sürülmesi mümkün değildir.<br />
27. Ruh rabbani bir emirdir. Rabbani demek, onun mükâşefe ilimlerinin sırlarından birisi olması demektir. Bu sırrı ifşa etmek salâhiyeti hiç kimseye verilmemiştir. Çünkü Allah’ın en sevgili kulu olan Allah’ın Râsûlü dahi bu sırrı açıklamamıştır.<br />
28. Şehvet kalbe galip geldiği zaman, kalbin en derin hücrelerine nüfuz edemese dahi, şeytan oraya gerleşir. Kötü sıfatlardan uzak olan kalplere gelince, o kalplerde şehvet olduğu için değil, zikirden gaflet edildiği zaman şeytan o kalplerin kapısını çalar. Fakat o kalpler zikre sarıldıkça şeytan geri çekilir.<br />
29. Duanın şartları yerine getirilmediği zaman nasıl geri çevrilirse, zikrin şartları da yerine getirilmediği takdirde böyle bir zikir şeytanı kaçırtmaz.<br />
30. Şeytanlar tek tek bir araya gelerek toplanmış ordulardır. Günahların her çeşidinin bir şeytanı vardır. Her günah kendi şeytanının davetiyle işlenir.<br />
31. Melekût âleminde suretler sıfata tâbidir. Öyleyse kötü mânâ, kötü surette görünür. Demek ki Şeytan, köpek, kurbağa ve domuz suretinde görünür. Bu suretler mânâların etiketidirler ve mânâların doğruluğunu aksettirirler. Bu sırra binaen rüyada maymun ve domuz görmek, kötü insana işaret ettiği gibi, koyun görmek de iç âlemi geniş insana işaret eder. Her rüya bu ölçüye göre tefsir edilir.<br />
32. Zaruri miktar dışında uyumak, kalbi öldürür ve kurutur. Yetecek kadar uyumak, gayb sırlarının keşfine vesile olur.<br />
34. Allah yolunun yolcusuna gereken şey, hassalarını kontrol altına almaktır. Bu kontrol karanlık bir yere çekilip düşünmekle ve başını önüne<br />
30<br />
eğmekle, herhangi bir örtüye bürünmekle elde edilir. Bu vaziyetler hakkın sesini dinlemek ve rubûbiyet huzurunun azametine işaret etmek için alınır. Görmez misin, Allah’ın Râsûlü’ne bu vaziyetteyken nida gelmiş ve o nida ‘Ey örtülere bürünen! Kalk ve uyar’ demiştir?<br />
35. Mide ile fere, ateşe açılan kapılardan birer kapıdır. Çünkü onun aslı tatmin olup doymaktır. Zillet ve inkisar ise cennetin kapılarından birer kapıdır. Çünkü onun aslı acımaktır. Cehennem kapılarından birini kilitleyen, cennet kapılarından birini açmış sayılır. Çünkü bu ikisi, birbirinin zıddıdır. Birisine yaklaşmak öbüründen uzaklaşmaktır.<br />
36. Kişinin kendi nefsine hâkim olması saadetin tamamı; şehvetin ve nefsin kişiye hâkim olması ise şekavetin tamamıdır.<br />
37. Fazla doymak ibadetten alıkoyar, ibadeti, kalbin parlaklığını ve düşünceyi kararttığı gibi bunlara bağlı olan hayatı da dumura uğratır. Aç kalmak ise, bütün bu menfi hâlleri müsbete çevirir. Çünkü az yemek bedenin sağlığını koruduğu gibi, çok yemek ve mideyi karışık yiyeceklerle doldurmak damarlarda karışıklık meydana getirir.<br />
38. Dinen yasaklanmış olan tartışmanın sonucu, başkasından dinlediklerine yanlıştır diyerek itiraz etmektir. Mücadelenin sonucu ise, başkasını susturmak, aciz bırakmak, konuşmasını çürütmek ve kendisine cehalet nisbet etmektir.<br />
39. Nefsini Allah’ın celâl ve azametini, yer ve gökteki saltanatını düşünmeye alıştıran bir kimse için bu şekilde melekütun garip ve acaip sanatına bakmaktan duyulan lezzet; zahirî gözle cennetin bağlarına ve meyvalarına bakmaktan duyulan lezzetten daha üstündür. İşte düşünürlerin dünyadaki hâlleri budur! Acaba ahirette bütün perdeler kalktığı zaman durumları ne olacaktır?<br />
40. Şayet sen Allah’ın marifetine aşık değil isen mazursun! Çünkü cinsî münasebete iktidarı olmayan bir kimse evlenmeye, çocuklar da saltanat tahtına ve tacına hevesli değildirler. Şevk ancak zevkten sonra hâsıl olacak olan bir hâldir. Zevk almayan bunu anlamaz. Anlamayan da aşık olmaz. Aşık olmayan ise istemez. İstemeyen ise idrak edemez ve idrak etmeyen ise esfel-i sâ’filîn ‘de bulunan mahrumlardan olur.<br />
41. Dinde, yücelmişlerin mertebesine erişmeyen kimselerin elinden onları sevmenin sevabı alınmış değildir. İstedikleri zaman onları severler ve bu sevgilerinden ötürü büyük sevaplara nail olurlar.<br />
42. Hased, helâllik istenecek bir zulüm değildir. Seninle Allah arasındaki bir günahtır. Helâllik ancak azalardan çıkıp başkasına zarar veren fiillerde vacibdir.<br />
43. Dünya ve ahiret, kalbin durumlarından iki durumdur. O durumların ölümden önce ve geçici olanına dünya, ondan sonraki kısmına ahiret deniliyor. Ahiret ölümden sonra olandır. Ölümden evvel acil bir şehvet veya bir payın içinde bulunduğu herşey senin için bir dünyadır.<br />
44. Ölüm anında insanda şu üç sıfattan başka hiçbir şey kalmaz:<br />
1. Kalbin dünya kirinden temizlenmesi.<br />
2. Kalbin Allah’ın zikriyle yakınlık kurması.<br />
3. Kalbin Allah sevgisiyle neş’eye garkolması.<br />
Kalbin temizlenmesi, ancak dünya şehvetlerinden kaçınmakla mümkün olur. Zikre yakın olmak ise, ancak çok zikir yapmakla mümkün olur. Allah sevgisi ise, ancak marifetle elde edilir. Allah’ın marifeti ise daima zikir yapılmadıkça bilinemez.<br />
45. Ölüm, dünyaya bağlı olanların zannettiği gibi yokluk değildir. Ölüm, sevgilinin huzuruna varman için geçmek zorunda olduğun engelden kurtulmaktır.<br />
46. Kibir, kulun Allah’ın azabından emin olduğunu gösterir. Azaptan emin olmak ise felâketlerin en büyüğüdür. Tevazu ise Allah’tan korkmayı ifade eder. Bu korku ise, saadetin rehberi ve âletidir.<br />
Kibrin ilaçlarından biri, emsal olan kimselerle toplantılarda bulunulduğu zaman onları öne geçirmek ve onların aşağısında oturmaktır. Fakat burada şeytanın bir kurnazlığı vardır. Şöyle ki: Kişi ayakkabılarının yanında oturur veya emsalleriyle arasında ne idüğü belirsiz kimseler bulunur ve böylece kendini mütevazi zanneder. Oysa böylesi, kibrin ta kendisidir. Çünkü kalbine ‘lâyık olduğum yeri başkasına terkettim ve tevazu gösterdim’ gibi vesveseler gelir ki işte bu vehim, kibrin ta kendisidir. Kendisine düşen vazife akranını öne alıp, onların arkasında oturarak ayakkabılığa düşmemektir.<br />
47. Saadetlerin esası akıl, anlayış ve zekâdır. Akıl nimetinin sıhhatli olması, Allah’ın fıtrat dünyasına büyük bir nimettir. Bu bakımdan eğer akıl, hamakat ve belâdetle ölüp dumura uğrarsa, o zaman her şeyden önce onu elde etmeye çalışman gerekir.<br />
48. Cin şeytanlarından emin olabilirsin. Fakat insan şeytanlarından şiddetle korun! Çünkü insan şeytanları, cin şeytanlarından iğva ve idlâl vazifesini almışlar ve böylece cin şeytanlarını istirahate göndermişlerdir.<br />
49. Allah’ın, kendilerine verdiği akıldan razı olmayan kimse yoktur. Fakat akılsızların en aşağılığı aklıyla övünen kişidir.<br />
50. Ahiret âlimleri, yüzlerindeki sükûnet, Allah’a karşı zillet ve tevazu ile bilinirler. Huni gibi açılıp kapanan ve gülerken kulaklara kadar yayılan ağızların sahipleri, hareketlerinde ve konuşmalarında hiddetli olan kimseler ise, onların bu şiddet ve hiddetleri gafletlerinden ileri gelmektedir. Böyle hareketler dünyaperestlerin âdetidir.<br />
51. İhtiyacı olan bir kimsenin o ihtiyaca ulaşması için ilk şart, o ihtiyacı sabahtan akşama kadar elde etmedikçe yemek yememektir.<br />
52. Kötü sonu hazırlayan birtakım günahlar vardır. Onlardan biri de velî olmadığı halde velilik iddia etmektir.<br />
32<br />
53. Herkesin kalbi vardır zannedilmesin!</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">İMAM-I GAZALİ HAZRETLERİNDEN SEÇME SÖZLER</span><br />
<br />
1. Dünya ahiretin tarlası ve hidayet konaklarından bir konaktır. Kendisine, mahiyetine uygun bir ifade olarak dünya denmiştir.<br />
2. Bazı kimseler nefislerinde bir yakınlık hissederek ibadetlerinde ve meclislerinde Allah’a yakın olduklarını zannederler. Böylece kendilerinden başka meclislerinde bulunan herkesin bağışlanacağı fikrine saplanırlar. Eğer böyle bir kimseye, bu şekilde sû-i edebinden dolayı Allah Teâlâ, müstahak olduğu muameleyi yapmış olsaydı, hemen o anda helak olurdu.<br />
27<br />
3. Her sâlik, bulunduğu menzil ile geçtiği makamlar hakkında konuşabilir. Kendisinin ulaşamadığı makamlar, ihata edemediği menziller hakkında ise hiçbir şekilde konuşamaz. Ancak onlara gaybî bir şekilde inanır.<br />
4. Allah Teâlâ ilim nurlarını insanoğlundan esirgememiştir; Allah Teâlâ cimrilik yapmaktan münezzehtir. İlim nurlarının kalplere akmamasının sebebi, o kalpleri doldurmuş bulunan bulanıklıklar ve kötülüklerdir. Çünkü kalpler kaplara benzer; bir kap su ile dolu ise, havanın o kaba girmesine imkân yoktur. Kalp mâsiva ile dolu oldukça Allah’ın celâl marifeti oraya girmez.<br />
5. İlimlerin içinde en şerefli olanı Allah’ın sıfat ve fiillerini bildiren ilimdir. İnsan bu ilimle kemâle ulaşır. Kâmil olmanın saadetini duyar. İnsanoğlu, Allah’ın celâl ve kemâl sıfatlarının komşuluğuna ulaştığı zaman, bu komşuluğun ona büyük saadetler kazandıracağı muhakkaktır.<br />
6. Kalplerin ve insan basîretinin cilası zikirdir. Zikri ancak muttaki kullar yapabilirler. Bu nedenle takva zikrin kapısı; zikir keşfin kapısı, keşif ise büyük zafere açılan kapının ta kendisidir.<br />
7. Kalbiyle arasındaki perdeler aralanan bir kimseye, mülk ve melekûtun tecellisi görünür. Böyle bir kimse, genişliği yerle gökleri içine alan cenneti müşahede eder.<br />
<br />
<br />
8. İbadetlerin esası kalbin tezkiyesidir. Kalbin tasfiyesi de marifet nurunun orada doğması ile mümkündür.<br />
9. İman üç mertebedir: a) Halkın imanı olan mukallidlerin imanı, b) Birtakım kelâmî delillere dayanan kelâmcıların imanı, c) Yakîn nuruyla görerek iman eden ariflerin imanı.<br />
10. Aklî ilimlerin şer’î ilimlere zıt olduğunu ve bu ilimlerin bir arada bulunmadığını ve bulunamayacağını zanneden bir kimsenin bu zannı, basiretsizliğinden ve körlüğünden ileri gelir. Basiretsizlikten Allah’a sığınırız.<br />
Aklî ilimler iki kısma ayrılır: a) Dünyevî, b) Uhrevî<br />
Dünyevi olanlar, tıp, matematik, kozmoğrafya, sanat ve fen ilimleridir. Uhrevî olanlar ise, kalbin hâllerini, amellerin âfetini, Allah’ın sıfat ve fiillerini bildiren ilimdir. İşte aklî ilimlerin bu iki grubu birbirine zıttır. Bütün gayretini bu iki kısımdan birisine sarfedip o sahada derinleşen bir kimse, genellikle öbür kısımda eksik kalır.<br />
11. Akılcılar tarafından inkâr edilen dinî ve gaybî birşey işittiğin zaman, onların bu inkârları sakın seni şaşırtmasın; zira şarkta bulunan bir insanın garbdaki hakikati bilmesi imkânsızdır.<br />
12. Etrafta ilâhî rüzgârlar esiyor; kalp gözlerini örten perdeleri açıyor. İşte bu gözler Levh-i Mahfuzda, yazılı olan birtakım hakîkatleri görürler.<br />
28<br />
13. Ehl-i tasavvuf, çalışmakla elde edilen ilimlerden ziyade ilhamla öğrenilen ilimlere meyleder. Onun için musanniflerin yazdıkları ilimlere eğilmeye, oradaki sözleri ve delilleri araştırmaya önem vermemişlerdir.<br />
14. Takva, çok secdeden ötürü alında iz bırakma veya oruç tutmaktan sararma veya secde ve rükûdan belin bükülme hâli değildir. Eğilen boyunda veya sarkıtılan eteklerde takva aranmaz. Takva, kalplerdeki vera’ hâlidir. Güler yüzle karşıladığın kimse, seni asık bir yüzle karşılar ve bilgileriyle sana mihnet yüklerse, Allah böyle kimselerin sayılarını artırmasın!<br />
15. Mü’minin kalbi ölmez, ilmi, ölüm anında silinip gitmez. Kalbindeki berraklık kesinlikle sönmez.<br />
Hasan Basrî de bu mânâya şöyle işaret etmiştir: ‘Toprak imanın merkezini yeyip bitiremez’.<br />
16. Bâtın ilmi Allah’ın sırlarından bir sırdır. Allah Teâlâ o sırrını dilediği kulunun kalbine ilham eder.<br />
17. Kur’an takvanın, hidayetin ve keşfin anahtarı olduğunu açıkça beyan eder. Takva ise, öğretmen olmadan elde edilen ilimdir.<br />
18. Kalbe herhangi birşey geldiği zaman, ondan önceki hakikatler kaçışır ve yerlerini son gelene bırakır.<br />
19. Muamele ilminin en yüksek zirvesi, nefsin hilelerine ve şeytanın desiselerine vâkıf olmaktır. Böyle bir ilme vâkıf olmak her insana farz-ı ayn’dır. Fakat ne yazık ki halk bu farzı terketmiş ve vesveselere sebep olan birtakım fuzulî ilimlerle uğraşır olmuştur. İşte bu ilimleri vesile ederek şeytan onları yoldan çıkarmaktadır.<br />
20. Alimlerin birbirlerine hücum ettiklerini, birbirlerine hased ettiklerini ve anlaşamadıklarını gördüğün zaman, onların dünya hayatına karşılık ahiretlerini sattıklarına hükmet! Acaba bu kişilerden daha fazla aldanan bir satıcı var mıdır?<br />
21. Bir kimse herhangi bir imamın mezhebinde olduğunu söyler, fakat o imamın yolundan gitmez ise, onun en büyük hasmı bağlı olduğunu söylediği imamın ta kendisidir. O imam Allah’ın huzurunda şöyle der: ‘Benim mezhebim, istihraç ettiğim ahkâm ile amel etmektir. Dil ile “Ben şu mezhebe bağlıyım’ demek değildir. Dil çalışmak içindir, hezeyan için değildir. O halde, madem sen benim mezhebimden olduğunu iddia ediyorsun, öyleyse neden amel ve ahlâkta bana muhalefet ettin? Oysa ona uyarak Allah’a yaklaşmayı düşündüğün mezhebin esası amel ve ahlâk idi. Bir de utanmadan benim mezhebimden olduğunu iddia ettin. Böyle bir iddia şeytanın kalbe girmesine yardım eden kapılardan biridir. Birçok âlim bu kapının açılması sebebiyle helak olup gitmişlerdir’.<br />
22. Ahmaklıkta en ileri gitmiş olan kimse, nefsinin faziletine en çok inanan kimsedir. Akılda en ileri olan kimseler ise, nefsini en fazla itham edenlerdir.<br />
29<br />
23. Halk tabakasından biri zina eder veya hırsızlık yaparsa, onun bu suçu ilimle ilgili konuşmasından daha hafiftir. Çünkü Allah’ın dininin inceliklerini bilmeyen bir kimsenin, bu konularda söz söylemesi zamanla kendisini küfre sürükler. Aynen yüzme bilmeyen kimsenin kendisini denize atması gibi… Böyle bir kimse ise muhakkak boğulur.<br />
24. İnsanların en muttakîsi ve en âlimi, insanlara aynı gözle bakmayandır. Çünkü bazı insanlara rıza ve bazı kimselere de gazab gözüyle bakmak gerekir. Eğer gazab gözüyle bakılması gereken kişiye, rıza gözüyle bakarsan onun ayıplarını göremezsin; zira rıza, insanın gözlerindeki görme hassasını zayıflatır.<br />
25. Allah hakkındaki zannı kötü olan ve insanların ayıplarını araştıran bir kimseyi gördüğün zaman, bil ki böyle bir insanın kalbi hastadır. Mü’min kişi ise, bütün halk nazarında kalbi sağlam olan kimsedir.<br />
26. Kalp, takva ve iyi amellerle süslenip, kötü sıfatlardan arınmadıkça, o kalpte zikrin hakikati bulunmaz. Aksi takdirde, zikirden dem vurmak nefsin konuşması olup, bu konuşmada kalbin dahli yoktur. Böyle olunca da şeytanın kalpten sürülmesi mümkün değildir.<br />
27. Ruh rabbani bir emirdir. Rabbani demek, onun mükâşefe ilimlerinin sırlarından birisi olması demektir. Bu sırrı ifşa etmek salâhiyeti hiç kimseye verilmemiştir. Çünkü Allah’ın en sevgili kulu olan Allah’ın Râsûlü dahi bu sırrı açıklamamıştır.<br />
28. Şehvet kalbe galip geldiği zaman, kalbin en derin hücrelerine nüfuz edemese dahi, şeytan oraya gerleşir. Kötü sıfatlardan uzak olan kalplere gelince, o kalplerde şehvet olduğu için değil, zikirden gaflet edildiği zaman şeytan o kalplerin kapısını çalar. Fakat o kalpler zikre sarıldıkça şeytan geri çekilir.<br />
29. Duanın şartları yerine getirilmediği zaman nasıl geri çevrilirse, zikrin şartları da yerine getirilmediği takdirde böyle bir zikir şeytanı kaçırtmaz.<br />
30. Şeytanlar tek tek bir araya gelerek toplanmış ordulardır. Günahların her çeşidinin bir şeytanı vardır. Her günah kendi şeytanının davetiyle işlenir.<br />
31. Melekût âleminde suretler sıfata tâbidir. Öyleyse kötü mânâ, kötü surette görünür. Demek ki Şeytan, köpek, kurbağa ve domuz suretinde görünür. Bu suretler mânâların etiketidirler ve mânâların doğruluğunu aksettirirler. Bu sırra binaen rüyada maymun ve domuz görmek, kötü insana işaret ettiği gibi, koyun görmek de iç âlemi geniş insana işaret eder. Her rüya bu ölçüye göre tefsir edilir.<br />
32. Zaruri miktar dışında uyumak, kalbi öldürür ve kurutur. Yetecek kadar uyumak, gayb sırlarının keşfine vesile olur.<br />
34. Allah yolunun yolcusuna gereken şey, hassalarını kontrol altına almaktır. Bu kontrol karanlık bir yere çekilip düşünmekle ve başını önüne<br />
30<br />
eğmekle, herhangi bir örtüye bürünmekle elde edilir. Bu vaziyetler hakkın sesini dinlemek ve rubûbiyet huzurunun azametine işaret etmek için alınır. Görmez misin, Allah’ın Râsûlü’ne bu vaziyetteyken nida gelmiş ve o nida ‘Ey örtülere bürünen! Kalk ve uyar’ demiştir?<br />
35. Mide ile fere, ateşe açılan kapılardan birer kapıdır. Çünkü onun aslı tatmin olup doymaktır. Zillet ve inkisar ise cennetin kapılarından birer kapıdır. Çünkü onun aslı acımaktır. Cehennem kapılarından birini kilitleyen, cennet kapılarından birini açmış sayılır. Çünkü bu ikisi, birbirinin zıddıdır. Birisine yaklaşmak öbüründen uzaklaşmaktır.<br />
36. Kişinin kendi nefsine hâkim olması saadetin tamamı; şehvetin ve nefsin kişiye hâkim olması ise şekavetin tamamıdır.<br />
37. Fazla doymak ibadetten alıkoyar, ibadeti, kalbin parlaklığını ve düşünceyi kararttığı gibi bunlara bağlı olan hayatı da dumura uğratır. Aç kalmak ise, bütün bu menfi hâlleri müsbete çevirir. Çünkü az yemek bedenin sağlığını koruduğu gibi, çok yemek ve mideyi karışık yiyeceklerle doldurmak damarlarda karışıklık meydana getirir.<br />
38. Dinen yasaklanmış olan tartışmanın sonucu, başkasından dinlediklerine yanlıştır diyerek itiraz etmektir. Mücadelenin sonucu ise, başkasını susturmak, aciz bırakmak, konuşmasını çürütmek ve kendisine cehalet nisbet etmektir.<br />
39. Nefsini Allah’ın celâl ve azametini, yer ve gökteki saltanatını düşünmeye alıştıran bir kimse için bu şekilde melekütun garip ve acaip sanatına bakmaktan duyulan lezzet; zahirî gözle cennetin bağlarına ve meyvalarına bakmaktan duyulan lezzetten daha üstündür. İşte düşünürlerin dünyadaki hâlleri budur! Acaba ahirette bütün perdeler kalktığı zaman durumları ne olacaktır?<br />
40. Şayet sen Allah’ın marifetine aşık değil isen mazursun! Çünkü cinsî münasebete iktidarı olmayan bir kimse evlenmeye, çocuklar da saltanat tahtına ve tacına hevesli değildirler. Şevk ancak zevkten sonra hâsıl olacak olan bir hâldir. Zevk almayan bunu anlamaz. Anlamayan da aşık olmaz. Aşık olmayan ise istemez. İstemeyen ise idrak edemez ve idrak etmeyen ise esfel-i sâ’filîn ‘de bulunan mahrumlardan olur.<br />
41. Dinde, yücelmişlerin mertebesine erişmeyen kimselerin elinden onları sevmenin sevabı alınmış değildir. İstedikleri zaman onları severler ve bu sevgilerinden ötürü büyük sevaplara nail olurlar.<br />
42. Hased, helâllik istenecek bir zulüm değildir. Seninle Allah arasındaki bir günahtır. Helâllik ancak azalardan çıkıp başkasına zarar veren fiillerde vacibdir.<br />
43. Dünya ve ahiret, kalbin durumlarından iki durumdur. O durumların ölümden önce ve geçici olanına dünya, ondan sonraki kısmına ahiret deniliyor. Ahiret ölümden sonra olandır. Ölümden evvel acil bir şehvet veya bir payın içinde bulunduğu herşey senin için bir dünyadır.<br />
44. Ölüm anında insanda şu üç sıfattan başka hiçbir şey kalmaz:<br />
1. Kalbin dünya kirinden temizlenmesi.<br />
2. Kalbin Allah’ın zikriyle yakınlık kurması.<br />
3. Kalbin Allah sevgisiyle neş’eye garkolması.<br />
Kalbin temizlenmesi, ancak dünya şehvetlerinden kaçınmakla mümkün olur. Zikre yakın olmak ise, ancak çok zikir yapmakla mümkün olur. Allah sevgisi ise, ancak marifetle elde edilir. Allah’ın marifeti ise daima zikir yapılmadıkça bilinemez.<br />
45. Ölüm, dünyaya bağlı olanların zannettiği gibi yokluk değildir. Ölüm, sevgilinin huzuruna varman için geçmek zorunda olduğun engelden kurtulmaktır.<br />
46. Kibir, kulun Allah’ın azabından emin olduğunu gösterir. Azaptan emin olmak ise felâketlerin en büyüğüdür. Tevazu ise Allah’tan korkmayı ifade eder. Bu korku ise, saadetin rehberi ve âletidir.<br />
Kibrin ilaçlarından biri, emsal olan kimselerle toplantılarda bulunulduğu zaman onları öne geçirmek ve onların aşağısında oturmaktır. Fakat burada şeytanın bir kurnazlığı vardır. Şöyle ki: Kişi ayakkabılarının yanında oturur veya emsalleriyle arasında ne idüğü belirsiz kimseler bulunur ve böylece kendini mütevazi zanneder. Oysa böylesi, kibrin ta kendisidir. Çünkü kalbine ‘lâyık olduğum yeri başkasına terkettim ve tevazu gösterdim’ gibi vesveseler gelir ki işte bu vehim, kibrin ta kendisidir. Kendisine düşen vazife akranını öne alıp, onların arkasında oturarak ayakkabılığa düşmemektir.<br />
47. Saadetlerin esası akıl, anlayış ve zekâdır. Akıl nimetinin sıhhatli olması, Allah’ın fıtrat dünyasına büyük bir nimettir. Bu bakımdan eğer akıl, hamakat ve belâdetle ölüp dumura uğrarsa, o zaman her şeyden önce onu elde etmeye çalışman gerekir.<br />
48. Cin şeytanlarından emin olabilirsin. Fakat insan şeytanlarından şiddetle korun! Çünkü insan şeytanları, cin şeytanlarından iğva ve idlâl vazifesini almışlar ve böylece cin şeytanlarını istirahate göndermişlerdir.<br />
49. Allah’ın, kendilerine verdiği akıldan razı olmayan kimse yoktur. Fakat akılsızların en aşağılığı aklıyla övünen kişidir.<br />
50. Ahiret âlimleri, yüzlerindeki sükûnet, Allah’a karşı zillet ve tevazu ile bilinirler. Huni gibi açılıp kapanan ve gülerken kulaklara kadar yayılan ağızların sahipleri, hareketlerinde ve konuşmalarında hiddetli olan kimseler ise, onların bu şiddet ve hiddetleri gafletlerinden ileri gelmektedir. Böyle hareketler dünyaperestlerin âdetidir.<br />
51. İhtiyacı olan bir kimsenin o ihtiyaca ulaşması için ilk şart, o ihtiyacı sabahtan akşama kadar elde etmedikçe yemek yememektir.<br />
52. Kötü sonu hazırlayan birtakım günahlar vardır. Onlardan biri de velî olmadığı halde velilik iddia etmektir.<br />
32<br />
53. Herkesin kalbi vardır zannedilmesin!</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hz. Ebubekr den Çok İbretli Öğütler]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=10306</link>
			<pubDate>Tue, 28 Jul 2020 11:20:09 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=10306</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">HAZRET-İ EBÛBEKİR’İN NASİHATİ</span><br />
<br />
Hazret-i Ebûbekir (r.a.) Yezîd bin Ebî Süfyan’ı bir fırkaya kumandan tayin edip Belkâ yolu ile Şam tarafına göndermiştir. Onun sancağı altında çok gönüllü asker toplanmıştır. İçlerinde Mekke’nin ileri gelenlerinden Süheyl bin Amr gibi büyük zatlar vardı. Halîfe Hazretleri, yaya olduğu halde onu yolcu etmiş ve şöyle nasihat etmiştir:<br />
<br />
“Ben, seni tecrübe etmek üzere tayin ettim. Güzel hareket edersen evvelkinden daha büyük bir makam veririm ve eğer fena hareket edersen seni azlederim.<br />
<br />
Allah korkusunu kalbinden çıkarma. Muhakkak Allâhü Teâlâ senin dışını nasıl görürse iç yüzünü de öyle görür. Allâh’a en yakın olan, ona ameliyle en çok yaklaşandır.<br />
<br />
Kibirden sakın. Zira Allah, kibri ve kibirli olanı sevmez. Kibirli ve kendini beğenenler ile düşüp kalkma.<br />
<br />
Askerinin yanına vardığında onlarla güzel arkadaşlık et. Onlara nasihat ettiğinde sözü kısa söyle. Zira söz uzun olursa bazıları unutulur.<br />
<br />
Sen kendini ıslâh eder, düzeltirsen insanlar da sana karşı iyi olurlar.<br />
<br />
Beş vakit namazı vaktinde, rükû’ ve secdesini tam yaparak; huşû ile kıl.<br />
<br />
Düşmanın elçileri yanına gelince onlara ikram et ve onları çok bekletme, askerinin halini öğrenmeden çıkıp gitsinler. Onlara fikrini bildirme ve ordunun eksik ve kusurunu gösterme. Asla sırlarını açıklama ki, işlerin bozulmasın.<br />
<br />
İstişare ettiğinde; danıştığında doğru söyle ki, istişare doğru olsun...<br />
<br />
Geceleri uyanık olup arkadaşların ile sohbet et ki, sana haberler gelsin ve perdeler açılsın.<br />
<br />
Geceleri askerine nöbet beklet ve karakollarını çoğalt ve vakitli vakitsiz onları dolaş. Gafil olanları adaletle ikaz et. Cezaya layık olanlara ceza vermekten korkma. Askerin hâlinden gâfil olma. Fakat gizli hallerini araştırarak onları rezil de etme. Görünen hallerine bak, insanların sırlarını meydana çıkarma.<br />
<br />
Ganimet malına hıyanet etme, fakirlik getirir ve muvaffakiyyete mani olur.”<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">HAZRET-İ EBÛBEKİR (R.A.)’IN BİR HUTBESİ</span><br />
<br />
Hazret-i Ebûbekir bir hutbesinde Allâhü Teâlâ’ya lâyıkıyla hamd ve senâ ettikten sonra şöyle buyurdu:<br />
<br />
Allâh’a itaat edip isyan etmemenizi, onu zikredip unutmamanızı, şükredip nankörlük etmemenizi, gazabından rahmetine sığınmanızı, ona lâyıkıyle senâda bulunmanızı ve ondan bir şey istediğiniz zaman havf ve recâ (korku ve ümîd) arasında bulunmanızı tavsiye ederim. Zîrâ Allâhü Teâlâ, Hz. Zekeriyâ aleyhisselâm’ı ve âilesini överek şöyle buyuruyor: “Onlar hayırlarda müsâbaka ederler, bizi korku ile karışık ümidle duâ ederler, onlar bize huşu ile boyun eğerler…” (Enbiyâ s., ayet 90)<br />
<br />
Sonra, bilmiş olun ey Allâh’ın kulları! Allah, hakkı mukabilinde sizin nefislerinizi rehin olarak aldı. Sizden bunun için ahid; söz aldı. Sizin az ve fânî amellerinize karşı, çok ve ebedî olan cenneti verdi.<br />
<br />
İşte Allâh’ın kitâbı elinizdedir; onun nûru sönmez, insanı hayretlerde bırakan acaibleri tükenmez. Onun nûrundan istifâde ederek nurlanın! Allâh’ın kitabının nasîhatlarından ibret alın, âhiret karanlıklarınızı onun nuruyla aydınlatın.<br />
<br />
Muhakkak Allâhü Teâlâ, sizi ancak kendisine ibâdet etmeniz için yarattı ve yaptıklarınızı bilen Kirâmen Kâtibîn meleklerini amellerinizi yazmakla vazifelendirdi.<br />
<br />
Sonra, ey Allâh’ın kulları! Bilmiş olun ki, bilmediğiniz bir ecele doğru gece gündüz gitmektesiniz. Sayılı günlerinizi Allâhü Teâlâ’nın razı olduğu amellere harcamaya ne kadar gücünüz yetiyorsa, öyle hareket edin. Buna da ancak Allâh’ın izni ile muvaffak olursunuz.<br />
<br />
Size takdîr olunmuş ömür içinde Allâh’a kullukta, iman ve ibâdette, hayır yarışlarında en öne geçin ki fena amellerinizin cezâsından kurtulup selâmete erebilesiniz. Birtakım insanlar, ömürlerini Hak Teâlâ’nın kulluğunda harcamadılar, asıl faydasını görecekleri hayırlı amelleri işlemeyi unuttular. Onlar gibi olup helâk olmayınız. Çabuk olup hayırlı ameller işlemeye gayret edin. Çünkü arkanızda hiç ihmal etmeyen, çok dikkatli takip edici (ölüm) vardır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">(İmam Suyûtî, Târihu’l-Hulefâ)</span><br />
<br />
• “Nerede! Gençlikleri ile öğünen, şehirler kurup, onları surlarla çeviren hükümdarlar nerede?<br />
<br />
Harp meydanlarında dâimâ galip gelenler nerede?<br />
<br />
Zaman üzerlerinden geçince, güvendikleri her şey ellerinden çıktı, kabir karanlıklarına gömüldüler.<br />
<br />
Haydi, hemen hayırlı amellerle meşgul olun ki kurtuluşa erebilesiniz.<br />
<br />
• “Ağlayabilen ağlasın, yoksa ağlar gibi görünsün, ağlamaya çalışsın.”<br />
<br />
• “Bir kardeşin Allâh rızâsı için, kardeşine yaptığı dua kabûl olunur.”<br />
<br />
• “Müslüman, her şeyden, hattâ başına gelen her türlü sıkıntıdan ve ayakkabısının bağının kopmasından bile mükâfatlandırılır; elinde olan bir şeyi kaybeder, fevkalâde telâşlanır; sonra onu elbisesi arasında bulur. Bundan da ecir kazanır.”<br />
<br />
Hz. Ebûbekir (r.a.) şöyle duâ ederdi:<br />
<br />
• “Allâh’ım! Ömrümün sonu hayatımın en hayırlı vakti olsun. Amellerimin neticesini hayırlı kıl ve sana mülâki olacağım (kavuşacağım) günü, en hayırlı gün eyle!”<br />
<br />
• “Allâh’ım! Son nefesimde hakkımda hayırlı olanı senden isterim.<br />
<br />
• “Allâh’ım! Bana ihsan edeceğin en son hayır senin rızan ve Cennet’ten yüksek dereceler olsun.”<br />
<br />
• (Birgün), Hz. Ebûbekir’e, avlanmış kanatları tam bir karga getirildi. Elinde çevirdikten sonra “Avlanılan her hayvan, kesilen her ağaç (Allâh’ı) tesbihi terk ettiğinden dolayı ölür.” dedi.<br />
<br />
• Hz. Ebûbekir (r.a.) methedildiği vakit şöyle söylerdi:<br />
<br />
“Allâh’ım! Sen nefsimi benden iyi bilirsin, ben de onlardan iyi bilirim. Allâh’ım! Beni onların zannettiklerinden daha hayırlı kıl! Bilmedikleri günâhlarımı da affeyle, bu söylediklerinden dolayı beni muâhaze etme; hesaba çekme.”</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">HAZRET-İ EBÛBEKİR’İN NASİHATİ</span><br />
<br />
Hazret-i Ebûbekir (r.a.) Yezîd bin Ebî Süfyan’ı bir fırkaya kumandan tayin edip Belkâ yolu ile Şam tarafına göndermiştir. Onun sancağı altında çok gönüllü asker toplanmıştır. İçlerinde Mekke’nin ileri gelenlerinden Süheyl bin Amr gibi büyük zatlar vardı. Halîfe Hazretleri, yaya olduğu halde onu yolcu etmiş ve şöyle nasihat etmiştir:<br />
<br />
“Ben, seni tecrübe etmek üzere tayin ettim. Güzel hareket edersen evvelkinden daha büyük bir makam veririm ve eğer fena hareket edersen seni azlederim.<br />
<br />
Allah korkusunu kalbinden çıkarma. Muhakkak Allâhü Teâlâ senin dışını nasıl görürse iç yüzünü de öyle görür. Allâh’a en yakın olan, ona ameliyle en çok yaklaşandır.<br />
<br />
Kibirden sakın. Zira Allah, kibri ve kibirli olanı sevmez. Kibirli ve kendini beğenenler ile düşüp kalkma.<br />
<br />
Askerinin yanına vardığında onlarla güzel arkadaşlık et. Onlara nasihat ettiğinde sözü kısa söyle. Zira söz uzun olursa bazıları unutulur.<br />
<br />
Sen kendini ıslâh eder, düzeltirsen insanlar da sana karşı iyi olurlar.<br />
<br />
Beş vakit namazı vaktinde, rükû’ ve secdesini tam yaparak; huşû ile kıl.<br />
<br />
Düşmanın elçileri yanına gelince onlara ikram et ve onları çok bekletme, askerinin halini öğrenmeden çıkıp gitsinler. Onlara fikrini bildirme ve ordunun eksik ve kusurunu gösterme. Asla sırlarını açıklama ki, işlerin bozulmasın.<br />
<br />
İstişare ettiğinde; danıştığında doğru söyle ki, istişare doğru olsun...<br />
<br />
Geceleri uyanık olup arkadaşların ile sohbet et ki, sana haberler gelsin ve perdeler açılsın.<br />
<br />
Geceleri askerine nöbet beklet ve karakollarını çoğalt ve vakitli vakitsiz onları dolaş. Gafil olanları adaletle ikaz et. Cezaya layık olanlara ceza vermekten korkma. Askerin hâlinden gâfil olma. Fakat gizli hallerini araştırarak onları rezil de etme. Görünen hallerine bak, insanların sırlarını meydana çıkarma.<br />
<br />
Ganimet malına hıyanet etme, fakirlik getirir ve muvaffakiyyete mani olur.”<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">HAZRET-İ EBÛBEKİR (R.A.)’IN BİR HUTBESİ</span><br />
<br />
Hazret-i Ebûbekir bir hutbesinde Allâhü Teâlâ’ya lâyıkıyla hamd ve senâ ettikten sonra şöyle buyurdu:<br />
<br />
Allâh’a itaat edip isyan etmemenizi, onu zikredip unutmamanızı, şükredip nankörlük etmemenizi, gazabından rahmetine sığınmanızı, ona lâyıkıyle senâda bulunmanızı ve ondan bir şey istediğiniz zaman havf ve recâ (korku ve ümîd) arasında bulunmanızı tavsiye ederim. Zîrâ Allâhü Teâlâ, Hz. Zekeriyâ aleyhisselâm’ı ve âilesini överek şöyle buyuruyor: “Onlar hayırlarda müsâbaka ederler, bizi korku ile karışık ümidle duâ ederler, onlar bize huşu ile boyun eğerler…” (Enbiyâ s., ayet 90)<br />
<br />
Sonra, bilmiş olun ey Allâh’ın kulları! Allah, hakkı mukabilinde sizin nefislerinizi rehin olarak aldı. Sizden bunun için ahid; söz aldı. Sizin az ve fânî amellerinize karşı, çok ve ebedî olan cenneti verdi.<br />
<br />
İşte Allâh’ın kitâbı elinizdedir; onun nûru sönmez, insanı hayretlerde bırakan acaibleri tükenmez. Onun nûrundan istifâde ederek nurlanın! Allâh’ın kitabının nasîhatlarından ibret alın, âhiret karanlıklarınızı onun nuruyla aydınlatın.<br />
<br />
Muhakkak Allâhü Teâlâ, sizi ancak kendisine ibâdet etmeniz için yarattı ve yaptıklarınızı bilen Kirâmen Kâtibîn meleklerini amellerinizi yazmakla vazifelendirdi.<br />
<br />
Sonra, ey Allâh’ın kulları! Bilmiş olun ki, bilmediğiniz bir ecele doğru gece gündüz gitmektesiniz. Sayılı günlerinizi Allâhü Teâlâ’nın razı olduğu amellere harcamaya ne kadar gücünüz yetiyorsa, öyle hareket edin. Buna da ancak Allâh’ın izni ile muvaffak olursunuz.<br />
<br />
Size takdîr olunmuş ömür içinde Allâh’a kullukta, iman ve ibâdette, hayır yarışlarında en öne geçin ki fena amellerinizin cezâsından kurtulup selâmete erebilesiniz. Birtakım insanlar, ömürlerini Hak Teâlâ’nın kulluğunda harcamadılar, asıl faydasını görecekleri hayırlı amelleri işlemeyi unuttular. Onlar gibi olup helâk olmayınız. Çabuk olup hayırlı ameller işlemeye gayret edin. Çünkü arkanızda hiç ihmal etmeyen, çok dikkatli takip edici (ölüm) vardır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">(İmam Suyûtî, Târihu’l-Hulefâ)</span><br />
<br />
• “Nerede! Gençlikleri ile öğünen, şehirler kurup, onları surlarla çeviren hükümdarlar nerede?<br />
<br />
Harp meydanlarında dâimâ galip gelenler nerede?<br />
<br />
Zaman üzerlerinden geçince, güvendikleri her şey ellerinden çıktı, kabir karanlıklarına gömüldüler.<br />
<br />
Haydi, hemen hayırlı amellerle meşgul olun ki kurtuluşa erebilesiniz.<br />
<br />
• “Ağlayabilen ağlasın, yoksa ağlar gibi görünsün, ağlamaya çalışsın.”<br />
<br />
• “Bir kardeşin Allâh rızâsı için, kardeşine yaptığı dua kabûl olunur.”<br />
<br />
• “Müslüman, her şeyden, hattâ başına gelen her türlü sıkıntıdan ve ayakkabısının bağının kopmasından bile mükâfatlandırılır; elinde olan bir şeyi kaybeder, fevkalâde telâşlanır; sonra onu elbisesi arasında bulur. Bundan da ecir kazanır.”<br />
<br />
Hz. Ebûbekir (r.a.) şöyle duâ ederdi:<br />
<br />
• “Allâh’ım! Ömrümün sonu hayatımın en hayırlı vakti olsun. Amellerimin neticesini hayırlı kıl ve sana mülâki olacağım (kavuşacağım) günü, en hayırlı gün eyle!”<br />
<br />
• “Allâh’ım! Son nefesimde hakkımda hayırlı olanı senden isterim.<br />
<br />
• “Allâh’ım! Bana ihsan edeceğin en son hayır senin rızan ve Cennet’ten yüksek dereceler olsun.”<br />
<br />
• (Birgün), Hz. Ebûbekir’e, avlanmış kanatları tam bir karga getirildi. Elinde çevirdikten sonra “Avlanılan her hayvan, kesilen her ağaç (Allâh’ı) tesbihi terk ettiğinden dolayı ölür.” dedi.<br />
<br />
• Hz. Ebûbekir (r.a.) methedildiği vakit şöyle söylerdi:<br />
<br />
“Allâh’ım! Sen nefsimi benden iyi bilirsin, ben de onlardan iyi bilirim. Allâh’ım! Beni onların zannettiklerinden daha hayırlı kıl! Bilmedikleri günâhlarımı da affeyle, bu söylediklerinden dolayı beni muâhaze etme; hesaba çekme.”</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hazret-i Aliyyü’l-Murtezâ’dan (K.v.) Hikmetler]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=10305</link>
			<pubDate>Tue, 28 Jul 2020 11:17:55 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=10305</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">HAZRET-İ ALİYYÜ’L-MURTEZÂ’DAN (K.V.) HİKMETLER</span><br />
<br />
• Ârifler nazarında zarif olmak istersen günah işleme.<br />
<br />
• Mekruhları terk eden, herkes katında muhterem olur.<br />
<br />
• Namaz hususunda tembellik imanının zayıflığındandır.<br />
<br />
• Kişinin tevâzuu, onu herkes nazarında yükseltir.<br />
<br />
• Allâh’a tevekkül et, onun yardımına kavuşursun.<br />
<br />
• Adalet mülkün temelidir.<br />
<br />
• Üç şey helâk edicidir: Cimrilik, nefsin kötü isteklerine uymak ve kibir.<br />
<br />
• İmânın üçte biri hayâ, üçte biri akıl ve üçte biri de cömertliktir.<br />
<br />
• Hayâ insanın siperidir.<br />
<br />
• Hırs bir yaradır ki onu topraktan başka bir şey kapatamaz. Nefsin hastalığı hırstandır. Tamahkâr insan zelil olur. İhtiraslı kimseyi hırsı öldürür.<br />
<br />
• Âhiret sevâbı dünyâ nimetlerinden üstündür.<br />
<br />
• Mevcud olandan ihsan et.<br />
<br />
• Sözün iyisi kısa ve öz olanıdır.<br />
<br />
• Bâtıl ancak bir müddet sürer. Hak kıyâmete kadar devam eder.<br />
<br />
• Amelini az görerek işleyenin amelinin sevabı çoğaltılır.<br />
<br />
• Hiddet (öfke) kişiyi helâk eder. Öfkeni yutmaya devam et ki âkıbetin güzel olsun.<br />
<br />
• Sanatı insanın hazinesidir.<br />
<br />
• Allâh’dan kork, başka şeyden korkmazsın. Allâh korkusu kalbe cilâ verir; parlatır.<br />
<br />
• Kalbin kederden boş olması, kesenin dolu bulunmasından iyidir.<br />
<br />
• Malın hayırlısı Allâh yolunda infâk edileni; harcananıdır.<br />
<br />
• İnsanın aklının derecesi sözünden, aslı ise işinden anlaşılır.<br />
<br />
• İnsanın kıymeti yaptığı güzel şey ile takdîr olunur.<br />
<br />
• Allâhü Teâlâ’nın takdîrine razı olmak, kalbi tedavi eder.<br />
<br />
Cimri zengin, cömerd fakirden daha fakirdir. Eli sıkı olanın gönlü de dar olur.<br />
Evliyânın anılması rahmetin inmesine sebeptir.<br />
Ölümü anmak kalbe cilâ verir.<br />
Bir günah çoktur, bin ibadet azdır.<br />
Sen babanın haklarına riayet et ki oğlun da sana riayet etsin; saygılı olsun.<br />
İlim rütbesi rütbelerin en yücesidir.<br />
Kısmetin seni arar bulur, rahat ol.<br />
Dünyaya gelmek ölümün habercisidir.<br />
Sâlih zâtların verdiği zahmet rahmet sayılır.<br />
İnsanın selâmeti dilini tutmaktadır.<br />
Sükût eden pişman olmaz.<br />
İnsanların en hayırsızı, herkesin kendisinden sakındığı adamdır.<br />
Allâh’ın kelâmı kalbin devâsıdır.<br />
Kur’ân-ı Kerîm’i okumak gönüllere şifâ verir.<br />
Oruç tutmak sıhhate sebeptir.<br />
Kişinin sadâkati; doğruluğu onun kurtuluşudur.<br />
Gece namaz kılanın yüzü gündüz güzel görünür. Gece namazı mü’minin nurudur. Geceleri namaz kılarak kalbini nurlandır.<br />
Dîn takvâ ile kemâle erer, dünyaya tamah ile bozulur.<br />
Birbirine buğz; düşmanlık edenlere dünya bile dar gelir.<br />
Dostun darbesi daha büyük elem verir.<br />
Dil yarası kılıç yarasından daha şiddetlidir.<br />
Helâl yemek kalbi nurlandırır.<br />
Herkesin rızkı Allâh’a aittir. Senin onu aradığın gibi rızkın da seni arar.<br />
Allâh’a itimad edenin ömrü huzurlu geçer.<br />
Düşmana itimat etmek helâke; mahvolmağa sebeptir.<br />
Dünyalık emeli yani; hırsı az olanın ömrü uzun olur.<br />
Emsâlinizle (denklerinizle) geziniz.<br />
Edeb peşinde olmak altın peşinde olmak</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">HAZRET-İ ALİYYÜ’L-MURTEZÂ’DAN (K.V.) HİKMETLER</span><br />
<br />
• Ârifler nazarında zarif olmak istersen günah işleme.<br />
<br />
• Mekruhları terk eden, herkes katında muhterem olur.<br />
<br />
• Namaz hususunda tembellik imanının zayıflığındandır.<br />
<br />
• Kişinin tevâzuu, onu herkes nazarında yükseltir.<br />
<br />
• Allâh’a tevekkül et, onun yardımına kavuşursun.<br />
<br />
• Adalet mülkün temelidir.<br />
<br />
• Üç şey helâk edicidir: Cimrilik, nefsin kötü isteklerine uymak ve kibir.<br />
<br />
• İmânın üçte biri hayâ, üçte biri akıl ve üçte biri de cömertliktir.<br />
<br />
• Hayâ insanın siperidir.<br />
<br />
• Hırs bir yaradır ki onu topraktan başka bir şey kapatamaz. Nefsin hastalığı hırstandır. Tamahkâr insan zelil olur. İhtiraslı kimseyi hırsı öldürür.<br />
<br />
• Âhiret sevâbı dünyâ nimetlerinden üstündür.<br />
<br />
• Mevcud olandan ihsan et.<br />
<br />
• Sözün iyisi kısa ve öz olanıdır.<br />
<br />
• Bâtıl ancak bir müddet sürer. Hak kıyâmete kadar devam eder.<br />
<br />
• Amelini az görerek işleyenin amelinin sevabı çoğaltılır.<br />
<br />
• Hiddet (öfke) kişiyi helâk eder. Öfkeni yutmaya devam et ki âkıbetin güzel olsun.<br />
<br />
• Sanatı insanın hazinesidir.<br />
<br />
• Allâh’dan kork, başka şeyden korkmazsın. Allâh korkusu kalbe cilâ verir; parlatır.<br />
<br />
• Kalbin kederden boş olması, kesenin dolu bulunmasından iyidir.<br />
<br />
• Malın hayırlısı Allâh yolunda infâk edileni; harcananıdır.<br />
<br />
• İnsanın aklının derecesi sözünden, aslı ise işinden anlaşılır.<br />
<br />
• İnsanın kıymeti yaptığı güzel şey ile takdîr olunur.<br />
<br />
• Allâhü Teâlâ’nın takdîrine razı olmak, kalbi tedavi eder.<br />
<br />
Cimri zengin, cömerd fakirden daha fakirdir. Eli sıkı olanın gönlü de dar olur.<br />
Evliyânın anılması rahmetin inmesine sebeptir.<br />
Ölümü anmak kalbe cilâ verir.<br />
Bir günah çoktur, bin ibadet azdır.<br />
Sen babanın haklarına riayet et ki oğlun da sana riayet etsin; saygılı olsun.<br />
İlim rütbesi rütbelerin en yücesidir.<br />
Kısmetin seni arar bulur, rahat ol.<br />
Dünyaya gelmek ölümün habercisidir.<br />
Sâlih zâtların verdiği zahmet rahmet sayılır.<br />
İnsanın selâmeti dilini tutmaktadır.<br />
Sükût eden pişman olmaz.<br />
İnsanların en hayırsızı, herkesin kendisinden sakındığı adamdır.<br />
Allâh’ın kelâmı kalbin devâsıdır.<br />
Kur’ân-ı Kerîm’i okumak gönüllere şifâ verir.<br />
Oruç tutmak sıhhate sebeptir.<br />
Kişinin sadâkati; doğruluğu onun kurtuluşudur.<br />
Gece namaz kılanın yüzü gündüz güzel görünür. Gece namazı mü’minin nurudur. Geceleri namaz kılarak kalbini nurlandır.<br />
Dîn takvâ ile kemâle erer, dünyaya tamah ile bozulur.<br />
Birbirine buğz; düşmanlık edenlere dünya bile dar gelir.<br />
Dostun darbesi daha büyük elem verir.<br />
Dil yarası kılıç yarasından daha şiddetlidir.<br />
Helâl yemek kalbi nurlandırır.<br />
Herkesin rızkı Allâh’a aittir. Senin onu aradığın gibi rızkın da seni arar.<br />
Allâh’a itimad edenin ömrü huzurlu geçer.<br />
Düşmana itimat etmek helâke; mahvolmağa sebeptir.<br />
Dünyalık emeli yani; hırsı az olanın ömrü uzun olur.<br />
Emsâlinizle (denklerinizle) geziniz.<br />
Edeb peşinde olmak altın peşinde olmak</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Şeyh Şamil Sözleri]]></title>
			<link>https://tunca.at/showthread.php?tid=10304</link>
			<pubDate>Tue, 28 Jul 2020 11:16:25 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://tunca.at/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://tunca.at/showthread.php?tid=10304</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">ŞEYH ŞAMİL SÖZLERİ</span><br />
<br />
1 – Kahrolsun sefil esâret ! Yaşasın şanlı ve güzel ölüm.<br />
<br />
2 – Düşmana karşı diri kedi, ölmüş aslandan iyidir.<br />
<br />
3 – Maddî silahlar yalnız başına hiçbir işe yaramaz.<br />
<br />
4 – Çar’ı büyük görenler Allah’a şirk koşan kâfirlerden farksızdır.<br />
<br />
5 – Vatanın kurtuluş ve istiklâli yolunda cehd ve cenk gereklidir.<br />
<br />
6 – Hürriyetimiz, zulim ve kahrın döktüğü kanlarla kazanılacaktır.<br />
<br />
7 – Şehidlerin ruhları yeşil kuş kanatları içinde Allah’a kavuşur.<br />
<br />
8 – Müslümanlık esasına göre kurulan idare teşkilâtı ile diktatörlük bağdaşamaz.<br />
<br />
9 – Vatan istilâcılarına isyan edenlerin kırık utangaç hali, benim için, ibadetle olanların sert ve dik tavırlarından iyidir.<br />
<br />
10 – Bir nâibe gönül bağlarken onda kerâmet aramayınız. Sadece şeriate saygı beslediğini ve hak yolunda yürüdüğünü görmek yeterlidir.<br />
<br />
11 – İstilâya uğrayan vatan toprakları sulh ile ele geçmez, cenkle alınır.<br />
<br />
12 – Ölümü sevgili gibi kucaklayan ve şehitliğe susayan insanlara, esaret teklif etmek çok boş ve gülünçtür.<br />
<br />
13 – Ey Allah’ın makbul kulları ! Ey vatan dağlarının emsalsiz ziyneti, şerefli muhafızlar ! Bu vatan sizindir, sizin olacaktır.<br />
<br />
14 – Savaşımız, çarların, ruhâni reislerin ve eşkiyaların milletimizden gaspettikleri haklarını iade için sonuna kadar devam edecektir.<br />
<br />
15 – Ben müslümanım, müslüman olarak kendilerini esarete almak isteyen zorba rejimlerle çarpışmak mecburiyetindedir.<br />
<br />
16 – Çarlar ölecektir, Petrolarınız ve Katerinalarınız gibi Nikola da gözleri arkasında gidecektir. Fakat Kafkasya mutlaka kurtulacak hür ve mesut olacaktır. Allah, hak ve vatan uğrunda çarpışanlara yardımcı olsun.<br />
<br />
17 – Bizden torunlarımıza kalacak en büyük miras, hürriyet uğrunda savaşmak, hakkı yayma uğrunda can vermek olacaktır. Torunlarımız hürriyet ve istiklal uğruna yapılan savaşların kuyruğu değil,başı olmalıdır.<br />
<br />
18 – Müslümanlığı ve vatanınızı kurtarmak istiyorsanız bir tek yolu vardır. Düşmanlarınızın ellerindeki öldürücü silahları aleyhinizde kullanmasına izin vermeyiniz.<br />
<br />
19 – Müslümanlar zulme dayanan bir devletin esiri olamaz. Zulüm sistemi ile teşkilatlanan Çarlık Rusya’sı ya zulümden vazgeçmeli, ya baş eğmeli ya da ortadan kalkmalıdır.<br />
<br />
20 – Ölüm bizi Allah’ımıza kavuşturan en ulvi hadisedir. Dünyaya geldik O’nun eserlerini gördük, O’nun emirlerindeki isabete inandık, O’nun eserlerine gönlümüzden vurulduk. Şimdi de sevine sevine O’na kavuşmayı özlemeliyiz. Ölüm kâfirler için bir azap bir ıztıraptır. Müslümanlar için bir surur ve saadet olmalıdır.<br />
<br />
21 – Kafkasya’nın hürriyeti için son kurşununa, son kılıcına ve sağlam kalan son bileğe kadar döğüşmeyen kâfirdir. Küfrün ve hıyanetin cezası merhametsizce ve derhal ölümdür.<br />
<br />
22 – Allah‘tan kullarına şer erişmez. (Kul kendi eli ile şerre ulaşır)<br />
<br />
23 – Nefsini baştacı eden, dinini hor görür.<br />
<br />
24 – Kamil kişi yürümeye nasıl başlarsa öyle bitirir.<br />
<br />
25 – Yüksekteyken küçülmeli, kuvvetliyken insaf etmelisin.<br />
<br />
26 –Mü’min (Allah yolnda) sendelerse Allah ona destek olur.<br />
<br />
27 – Müslüman idareciler işlerini şura ile görürler.<br />
<br />
28 – Arkadaşını affet… Affettiğini hatırlatma ve hatırlama.<br />
<br />
29 – İnsanların en yükseği ve en asili Allah’tan ençok korkanıdır.<br />
<br />
30 – Allah kuvvetlinin başaramadığını bir zayıfa başartmaya kadirdir<br />
<br />
31 – Allah’ın sana verdiği nimetlerle günah ve kötülük yolunda kuvvet kazandırmamalısın.<br />
<br />
32 – Her şeyin bir hizmet edicisi vardır. Dinin hizmet edicisi de edeb ve vatan görevidir.<br />
<br />
33 – Hayrın kümelendiği evin anahtarı tevazu, şerrin kümelendiği evin anahtarı ise gururdur.<br />
<br />
34 – Dünyada menfaat için sevgi gösterisinde bulunan insanlar kadar alçağı yoktur.<br />
<br />
35 – Hakkı kabul ve ilan etmek, İslâmî yaşayışın esasını teşkil eder.<br />
<br />
36 – Kâmil kimse vatanında her hangi bir şey kıpırdar veya doğarsa bundan haber olmalıdır.<br />
<br />
37 – Allah’a giden yollar gökteki yıldız sayısından fazladır. Biz o yollardan birini arıyoruz.<br />
<br />
38 – Allah büyüktür. Yardımını vatanı ve kendi uğrunda savaş edenlerden esirgemez.<br />
<br />
39 – Allah dilediğini imansızlık karanlığında boğar. Fakat sevdiği kulunu hidayete ve aydınlığa kavuşturur.<br />
<br />
40 – Gönüllerden kibiri çıkarmak, yüce dağları iğne ile kazımaktan daha zordur.<br />
<br />
41 – Milletim, siz Allah’a karşı çok günahlarla suçlusunuz. Siz dini ölüme mahkum ediyorsunuz. Namazlarınız, oruçlarınız nafiledir. Dualarınız Allah ile istihzadır. İbadetleriniz O’nu oyalamak arzusundan başka bir şey değildir. “Evet namaz kılın, oruç tutun, fakat unutmayın ki, en büyük ibadet Gazâ’dır.” Rus’lar topraklarımızı çiğniyorlar, ben size ancak kurtuluşun savaşta olduğunu söylüyorum.<br />
<br />
42 – Ey Dağistan ve Çeçenistan milletleri ! Dinleyiniz beni… Ben sizleri para ve menfaat için bu savaşlara sürüklemedim. Bu Allah’ın emridir. Toprağımızı hürriyetimize kavuşturmak ülkümüzdür. Bu emre itaat ediniz. Hiç biriniz kamasını kınına sokmasın. Parolamız ! Ölünceye kadar savaş olmalıdır.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">ŞEYH ŞAMİL SÖZLERİ</span><br />
<br />
1 – Kahrolsun sefil esâret ! Yaşasın şanlı ve güzel ölüm.<br />
<br />
2 – Düşmana karşı diri kedi, ölmüş aslandan iyidir.<br />
<br />
3 – Maddî silahlar yalnız başına hiçbir işe yaramaz.<br />
<br />
4 – Çar’ı büyük görenler Allah’a şirk koşan kâfirlerden farksızdır.<br />
<br />
5 – Vatanın kurtuluş ve istiklâli yolunda cehd ve cenk gereklidir.<br />
<br />
6 – Hürriyetimiz, zulim ve kahrın döktüğü kanlarla kazanılacaktır.<br />
<br />
7 – Şehidlerin ruhları yeşil kuş kanatları içinde Allah’a kavuşur.<br />
<br />
8 – Müslümanlık esasına göre kurulan idare teşkilâtı ile diktatörlük bağdaşamaz.<br />
<br />
9 – Vatan istilâcılarına isyan edenlerin kırık utangaç hali, benim için, ibadetle olanların sert ve dik tavırlarından iyidir.<br />
<br />
10 – Bir nâibe gönül bağlarken onda kerâmet aramayınız. Sadece şeriate saygı beslediğini ve hak yolunda yürüdüğünü görmek yeterlidir.<br />
<br />
11 – İstilâya uğrayan vatan toprakları sulh ile ele geçmez, cenkle alınır.<br />
<br />
12 – Ölümü sevgili gibi kucaklayan ve şehitliğe susayan insanlara, esaret teklif etmek çok boş ve gülünçtür.<br />
<br />
13 – Ey Allah’ın makbul kulları ! Ey vatan dağlarının emsalsiz ziyneti, şerefli muhafızlar ! Bu vatan sizindir, sizin olacaktır.<br />
<br />
14 – Savaşımız, çarların, ruhâni reislerin ve eşkiyaların milletimizden gaspettikleri haklarını iade için sonuna kadar devam edecektir.<br />
<br />
15 – Ben müslümanım, müslüman olarak kendilerini esarete almak isteyen zorba rejimlerle çarpışmak mecburiyetindedir.<br />
<br />
16 – Çarlar ölecektir, Petrolarınız ve Katerinalarınız gibi Nikola da gözleri arkasında gidecektir. Fakat Kafkasya mutlaka kurtulacak hür ve mesut olacaktır. Allah, hak ve vatan uğrunda çarpışanlara yardımcı olsun.<br />
<br />
17 – Bizden torunlarımıza kalacak en büyük miras, hürriyet uğrunda savaşmak, hakkı yayma uğrunda can vermek olacaktır. Torunlarımız hürriyet ve istiklal uğruna yapılan savaşların kuyruğu değil,başı olmalıdır.<br />
<br />
18 – Müslümanlığı ve vatanınızı kurtarmak istiyorsanız bir tek yolu vardır. Düşmanlarınızın ellerindeki öldürücü silahları aleyhinizde kullanmasına izin vermeyiniz.<br />
<br />
19 – Müslümanlar zulme dayanan bir devletin esiri olamaz. Zulüm sistemi ile teşkilatlanan Çarlık Rusya’sı ya zulümden vazgeçmeli, ya baş eğmeli ya da ortadan kalkmalıdır.<br />
<br />
20 – Ölüm bizi Allah’ımıza kavuşturan en ulvi hadisedir. Dünyaya geldik O’nun eserlerini gördük, O’nun emirlerindeki isabete inandık, O’nun eserlerine gönlümüzden vurulduk. Şimdi de sevine sevine O’na kavuşmayı özlemeliyiz. Ölüm kâfirler için bir azap bir ıztıraptır. Müslümanlar için bir surur ve saadet olmalıdır.<br />
<br />
21 – Kafkasya’nın hürriyeti için son kurşununa, son kılıcına ve sağlam kalan son bileğe kadar döğüşmeyen kâfirdir. Küfrün ve hıyanetin cezası merhametsizce ve derhal ölümdür.<br />
<br />
22 – Allah‘tan kullarına şer erişmez. (Kul kendi eli ile şerre ulaşır)<br />
<br />
23 – Nefsini baştacı eden, dinini hor görür.<br />
<br />
24 – Kamil kişi yürümeye nasıl başlarsa öyle bitirir.<br />
<br />
25 – Yüksekteyken küçülmeli, kuvvetliyken insaf etmelisin.<br />
<br />
26 –Mü’min (Allah yolnda) sendelerse Allah ona destek olur.<br />
<br />
27 – Müslüman idareciler işlerini şura ile görürler.<br />
<br />
28 – Arkadaşını affet… Affettiğini hatırlatma ve hatırlama.<br />
<br />
29 – İnsanların en yükseği ve en asili Allah’tan ençok korkanıdır.<br />
<br />
30 – Allah kuvvetlinin başaramadığını bir zayıfa başartmaya kadirdir<br />
<br />
31 – Allah’ın sana verdiği nimetlerle günah ve kötülük yolunda kuvvet kazandırmamalısın.<br />
<br />
32 – Her şeyin bir hizmet edicisi vardır. Dinin hizmet edicisi de edeb ve vatan görevidir.<br />
<br />
33 – Hayrın kümelendiği evin anahtarı tevazu, şerrin kümelendiği evin anahtarı ise gururdur.<br />
<br />
34 – Dünyada menfaat için sevgi gösterisinde bulunan insanlar kadar alçağı yoktur.<br />
<br />
35 – Hakkı kabul ve ilan etmek, İslâmî yaşayışın esasını teşkil eder.<br />
<br />
36 – Kâmil kimse vatanında her hangi bir şey kıpırdar veya doğarsa bundan haber olmalıdır.<br />
<br />
37 – Allah’a giden yollar gökteki yıldız sayısından fazladır. Biz o yollardan birini arıyoruz.<br />
<br />
38 – Allah büyüktür. Yardımını vatanı ve kendi uğrunda savaş edenlerden esirgemez.<br />
<br />
39 – Allah dilediğini imansızlık karanlığında boğar. Fakat sevdiği kulunu hidayete ve aydınlığa kavuşturur.<br />
<br />
40 – Gönüllerden kibiri çıkarmak, yüce dağları iğne ile kazımaktan daha zordur.<br />
<br />
41 – Milletim, siz Allah’a karşı çok günahlarla suçlusunuz. Siz dini ölüme mahkum ediyorsunuz. Namazlarınız, oruçlarınız nafiledir. Dualarınız Allah ile istihzadır. İbadetleriniz O’nu oyalamak arzusundan başka bir şey değildir. “Evet namaz kılın, oruç tutun, fakat unutmayın ki, en büyük ibadet Gazâ’dır.” Rus’lar topraklarımızı çiğniyorlar, ben size ancak kurtuluşun savaşta olduğunu söylüyorum.<br />
<br />
42 – Ey Dağistan ve Çeçenistan milletleri ! Dinleyiniz beni… Ben sizleri para ve menfaat için bu savaşlara sürüklemedim. Bu Allah’ın emridir. Toprağımızı hürriyetimize kavuşturmak ülkümüzdür. Bu emre itaat ediniz. Hiç biriniz kamasını kınına sokmasın. Parolamız ! Ölünceye kadar savaş olmalıdır.</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>